İnsan Nedir?

İnsan nedir? Çeşitli dallar insanı çağlar boyunca farklı şekillerde tanımlamış ve ele almıştır. Normal birine sorduğunuzda ise basit bir cevabı vardır. İnsan benim. Peki sen kimsin? Kaç kişi kendini tanıyor? Nelerden hoşlanırsın? Zaaflarını mı köreltirsin? Yoksa herkesten iyi yaptığın özelliklerini mi yüceltirsin? İnsan olmanın bedelini nasıl ödüyorsun? Biyolojide hayvan olarak geçer insan. Hayvan statünden seni ayıran nedir? Zeka, duygu, empati… Ya da daha farklı bir şey mi? Bu hayatta niye varsın? Çalışmak, para kazanmak, hep daha fazlasını istemek… Ya da daha farklı bir şey mi?

Sigmund Freud der ki: İnsanlarda iki mekanizma hüküm sürer. Saldırganlık ve cinsellik. İzlediğiniz filmler, diziler size dayatılan hayat, reklamlar tüketim ürünleri vs. gibi şeylerin içinde hep bu mesajlar vardır. Subliminal mesaj. Tüket ve var ol! Saldır ve hayatta kal! Cinsellik satar, her şeyin içine koyun ama soğansız olsun değil mi?


İnsanın, doğrusu her insanın dünyaya geliş amacı vardır. Tabii çoğu kendi benlikleri ve egoları altında kaybolur, çoğunun hırsı gözünü kör eder. Çoğu kaybolur. Azınlık bir kısım da kendini arar durur. Bu yazımda insandan bahsedeceğim ve bahsederken de çeşitli  akımlardan ve yazarlardan atıflarda bulunacağım tek bir kişi üzerinden yürümeyeceğim yani.

Mesela Marquis de Sade. Ne diye tanırsınız bu adamı? Sadist. Kısmen evet kısmen hayır. Onun gözünden bakarsanız, 30 yıl gibi bir süreyi hapishanelerde ve akıl hastanelerinde geçirmiş birine göre bugünle kıyasladığınızda aslında düşünceleri hafif bile kalıyor. Sadizm denince akla geliyor? Aslında sadizm ondan geliyor. Sade = Sadizm. Sade dini ve askeri eğitim almış biridir ve soylu bir aileden gelmektedir. Kısaca beklentinin büyük olması belki de onu farklı şekilde davranmaya itmiştir. Çağının en enteresan kişiliğidir Sade, fakat onu tek bir pencereden değerlendirmek yanlış olur. Bu sadece Sade için geçerli değil tüm insanlık için geçerli. Karşınızdaki kimseyi tek bir yönüyle değerlendirmek eksikliktir. Ömrünün pek çok kısmını hapiste geçiren bir insan için gözlem yeteneği fazla olan ve aslında her şeyin farkında olan bir insan Sade. Mesela diyor ki: “Ölmek, düşünmeyi, hissetmeyi, zevk almayı, acı çekmeyi bırakmaktır: fikirlerin de seninle birlikte yok olacaktır; acıların ve zevklerin mezarda senin peşinden asla gelmez. Dolayısıyla ölümü, kaygılarını besleyecek şekilde huzurlu düşün, ölümü sakin bir gözle görmeye kendine alıştır, huzurunun düşmanlarının sana aşılamaya çalıştıkları sahte korkulara karşı kendini teskin et.”
-Tanrıya Karşı Söylev.

Bir insanı sadece kötü ve aykırı özelliklerine bakarak ‘işe yaramaz’ ya da ‘kötü adam’, ‘sapkın adam’ damgası yapıştırmak. İşte bu oldukça korkunç bir düşünce yapısıdır. Peki bakın sapkın adam Sade (!) yine ne söylemiş: “Beni bedensel, günaha ilişkin dayanılmaz bir perhize mahkum ederek mükemmel bir iş yaptığınızı düşündünüz, ama yanıldınız, beynimi coşturdunuz, bana can vermek zorunda kalacağım hayaletler yarattırdınız.”
-Justine

“Bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse.” Der yine Sade, evet bu sözlerin hepsi hapishanede ömrünü tüketmiş ve bulduğu kağıtlara eserlerini yazmış bir adamın sözleri!

 

Vicdan azabını ortadan kaldırmak mümkün mü ?
-Bundan kolayı olamaz, insan yalnızca yapma alışkanlığı elde etmediği şeylerden pişmanlık duyar. Size acı veren şeyleri sık sık tekrarlayın, vicdan azabından kurtulmayı başardığınızı göreceksiniz. Tutkuların meşalesini, menfaatin güçlü yasalarını çıkarın karşısına, kısa zamanda darmadağın edersiniz bu duygunuzu. Vicdan azabı günahı ispatlamaz, yalnızca kolaylıkla boyunduruk altına sokulabilinecek bir ruhu gösterir.

Aslında ne kadar doğru konuşan bir yazar olduğunu görüyorsunuz değil mi? Sade bir insan, yanlış tanınmış bir insan. ‘İnsan nedir’ kalıbı için farklı birisi ama belki aradığımız tanımdır kendisi. Çoğu zaman herkes yanlış tanınır ve tanıtır kendini. Belki insan nedir tanımının cevabıdır. Kendisi tek bir açıdan bakılmış ve yanlış tanınmış biri… İnsanı hiçbir bilim hiçbir dal tam olarak ele alamıyor zaten değil mi?

Evet şimdi bir yazardan daha bahsedeceğim. Emily Bronte. Uğultulu Tepeler dediğinizi duyuyorum. Şuradan da hatırlarsınız, Twilight’da Bella’nın okuduğu kitap. Çoğu filmde kendisine atıfta bulunulur zaten. Bronte da Sade gibi aykırı bir tip, o devirde yasak olan şeyleri yazabilen baskıcı Viktorya dönemi yazarı. Tek eseri Uğultulu Tepeler basıldıktan bir yıl sonra da ölüyor zaten. Kitaba gelince; Okuyanlar bilir kitabı gayet de duygular açık seçik ve cesurcadır. Baskıya ve ayıplanan şeylere aldırmamış ve yazmıştır sevgili Bronte. Tıpkı Jane Austen gibi… Austen de korkmamış ve yazmıştır ortak noktaları ise şudur: İkisi de evden çıkmayan, babasının dizinin dibinde olan, romantik ilişkileri olmayan, evlenmemiş kişiler ama tespitler ve duygular neredeyse muazzam. Çağının dışında olmak ve farklı olmak kelimelerinin hakkını vermişlerdir. Evet insan nedir? Cevabı belki de Emily Bronte…

Ablası Chorlette, Emily’nin ölümünden sonra şöyle demiştir: “Bir erkekten daha güçlü, bir çocuktan daha sade, eşsiz bir tabiatı vardı. işin kötü yanı, başkalarına karşı merhametle doluyken kendine hiç acıması yoktu. Ruhu bedenine karşı amansızdı; solan gözlerinden, titreyen ellerinden, takati kesilen kollarından sağlıklı zamanlarındaki gibi davranmalarını umuyordu. Bu duruma şahit olmak, yine de itiraz etmeye cesaret edememek hiçbir sözcüğün anlatamayacağı kadar büyük bir acıydı.”

Kitaptan bazı alıntılar yapacak olursak daha iyi anlayacaksınız bence Bronte’u:

İnsanı insan yapan, yüzüne güzellik katan ve onu sevdiren tek şey kalbinin temizliğidir. Yoksa hepimiz aynıyız, etten ve kemikten oluşmuş bedenleriz. Bizi birbirimizden ayıran tek şey kalplerimizin özelliğidir. Eğer temiz ve güzel bir kalbiniz varsa, bu dışınıza yansır. Fakat kararmış, herkesin kötülüğünü isteyen, kıskanç biriyseniz, kalbinizin kötülüğü yine yüzünüze yansır. Ve dünyalar güzeli olsanız bile, kalbinizin karanlığı güzelliğinize gölge düşürecektir.

“Artık öyle bir hale gelmiştim ki, hiçbir şeye şaşırmıyor, hiçbir şeye hayret etmiyordum. Darağacının dibine geldiğinde bile cüretkârlığından taviz vermeyen caniler gibi olmuştum…”

Ve yazarın en çok katıldığım cümleleridir kesinlikle:

“Okunacak bir sürü iyi kitap var, oturun da okuyun biraz. Oturun şuraya da ruhunuzu kurtarın!”

“Kibarlık size bir şey kaybettirmez.”

Yazıyı noktalayacak olursak ‘insan nedir’ sorusunun cevabı Manas Destanı kadar uzundur. Biraz Marquis de Sade’dir. Biraz Emily Bronte’dur. Ama hiçbir zaman tek bir sözcük değildir. Zaaflarınız ve yücelttiğiniz duygularla varsınız. Düşünceleriniz ve karşı çıktığınız fikirlerinizle ayaktasınızdır. Diyebileceğim ise başkası istedi diye var olmayın, sizin tanımınız çok çeşitli, fikirlerinizi baskılamayın. Bakın değindiğim iki yazar özgürlükleri kısıtlı olsa da duygularını, düşüncelerini dizginlememiştir. Belki yanlış tanınacaksınız ama elbet anlaşılacaksınız! Ekim ayının başlarındayız, ne diyordu şair?

 

“Eylül toparlandı gitti işte

Ekim filanda gider bu gidişle

Tarihe gömülen koca koca atlar

Tarihe gömülür o kadar”

-Turgut Uyar

 

Tam olarak ‘o kadar’ olmayın, çünkü tanım aralığı sonsuz olan bir ünvana sahipsiniz sevgili okur. İnsansınız…

 

Okumadan geçmeyin:

Altın Yapraklar Dökerek Anlatılan Bir Varoluş: Sonbahar

 

Berna Sakman

Psikolojik Danışman
Sanat Karavanı Yazarı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Sürgün Şair Cemal Süreya

1931 yılında Erzincan’’da doğan Cemal Süreya’nın asıl adı Cemalettin Seber’dir. Henüz altı yaşında olan Süreya’nın ailesi 1938 Dersim harekâtı sonrası...

Kapat