”İnsanın kendi karmaşasını görüp anlaması çok korkunç bir şey.” Bergman

“Birisi beni olduğum gibi severse, sonunda kendime bakmaya cesaret edebilirim, belki.”

Ingmar Bergman, nereden bakılırsa bakılsın, nev-i şahsına münhasır bir kişilikti. Sade bir güzelliğe sahip imgeleri, onun sinemasının alamet-i farikasıydı. Amacına giden yolda Bergman’nın en büyük yardımcılarıydı, bu revnaklı imgeler. Moda denilen netameli düşman, yıllar içinde her şeyi yuttuğu gibi duygularımızı da yutana kadar elbette. Bergman, artık modası geçmiş bir “kuzey hüznü” satıcısı olarak anılmaya başlandı kimi çevrelerde. Her ne kadar, kimi zamanlar o kendini ” bir illüzyonist, bir şarlatan…” olarak tanımlasa da ve “hüzün taciri” eleştirilerini çok ciddiye almasa da yarattığı evreni ondan daha çok sahiplenmiş olan hayranları vardı; ve bu, hak edilmiş hayranlığın hatırına, onlar kızgındı.

Peter Cowie’nin belirttiği gibi “dıştan çok içe, bilinçaltının mahzenine inen…” bir sinema dili yaratmıştı, Bergman. Yine, Woody Alen’ın ” kameranın icadından beri, belki de en büyük sinema sanatçısı Bergman’dır…” sözleri de artık fazlasıyla kulak ardı edilmekte.

“Her sabah uyandığımda hayata karışmak için özel bir çaba sarf ediyorum. Yüzüme taktığım maske mi gerçek, yoksa altında saklı olan ve benim “ben” demekten çekinmediğim varlık mı? Her şey sahte, gerçekten nasıl güldüğümü bile hatırlamıyorum. Yüzüm, gülüşüm, bakışlarım önceden tasarlanmış, dış dünyadan korunmak için bir kabuk gibi kullanıyorum onları. Sesime bile dayanmam mümkün değil.”

“Dil hep ağrıyan dişi yoklar. İnsan acıyı hep aklında tutar.”

Bugün şayet sinemadan yedinci sanat olarak bahsediliyorsa, bunu borçlu olduğumuz isimlerin başında Bergman geliyor. Hayata, insana, kişiliğimizin oluşum biçimine, sahteliklere, aksayan kanayan yanımıza, aldatıcı rollerimize, egomuz ve maskelerimize, yalnızlığımıza, sevgi ve adalet duygumuza, bağlılığımıza, saplantılarımıza, yaşanmamışlıklarımıza, örselenmişliklerimize, kayıtsızlığımıza kısacası insana ait ne varsa en derin yanımıza varoluşumuza dokunmuş bir filozoftur Bergman. Sinemayı filozofik bir araç kılmıştır. Psikoanalitik bir ameliyat masası yapmıştır. Neşteri vurduğunda kanayan yanımıza bakınır, bir aynaya bakınırcasına kendimizle hasaplaşırız.

Başka hiçbir yönetmen Bergman kadar ulusal bir sinemaya egemen olamadı belki de. Ve çok azı böylesine kişisel ve tutarlı bir eser külliyatı bıraktı geride. Sinemayı istikrarlı felsefi meditasyonunun bir aracı olarak kullanan ilk sinemacı olduğu iddia edilir ve şimdiye kadar bir ardılı da yoktur.

Sormuşlar; gidişat kötü, dünya nasıl kurtulacak? 
“Utanç”, demiş Bergman. Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir.

Okumadan geçmeyin:

Ahmet Hâşim: “Hayat kitaba sığmayacak kadar geniştir, fakat tekrarlarla doludur.”

 

Ozan Aziz Dilber
İçimizin imârını sanat vesilesiyle yapabileceğimize inanıyorum. Kendi hikayemi didik didik ederken başkalarına da anlatacak hikayeler biriktiriyorum. Bu yüzden 2015 yılından beri Sanat Karavanı ailesinin içerisindeyim. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunuyum. Tanpınar’ın dizeleri ile bitireyim: ”Rahatını bozduk zavallı bir taşın / eşyanın uykusundan uyandırdık / varlığın çarkına takıldı hiç yere.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
24 Yıllık Uğraş Sonucu İnşa Edilen Yüzen Ada

Kanadalı sanatçılar Catherine King ve Wayne Adams, gelir düzeylerinin hiçbir zaman bir ev satın almaya yeterli olmayacağını düşündü ve hayli...

Kapat