İnsanın Kendini Aldatmasının Bir Faydası Yok. Her Şey Boş! / Tolstoy

tolstoy1

Tolstoy, ömrünü “doğru”yu bulmaya adamış ve bu uğurda bir tren istasyonunda ölmüş bir filozof-yazar. Tanrı, din, yaşam, ölüm hakkındaki birçok düşüncesini çarpıcı şekilde dile getirmiş, “fakirlikle boğuşan yazar” kalıbına tamamen uzak bir kişi.

Annesi soylu bir aileden geliyor ve prenses ünvanını taşıyor, keza babasının da durumu iyi. Bir ucu görünmeyen kocaman bir çiftlik evinde doğuyor Tolstoy. Beş kardeşler. Annesi, Tolstoy iki yaşındayken ölüyor. Derken, seneler sonra babası öldüğünde Tolstoy dokuz yaşına giriyor ve geriye kalan beş kardeşi büyütmek görevi halalara kalıyor. İki halası da dindar ve yardımsever. Kocaman çiftliği dilenciler ve köylüler ile dolu. Bu insanlara her gün yemek, su ve kalacak yer veriliyor karşılıksız.

Lev Nikolayeviç, üniversiteye başladığında ömrünün sonuna dek ilgisini kaybetmeyeceği Arap-Türk dillerini seçiyor. Daha sonra ise kumara ve içkiye olan düşkünlüğünden dolayı kürkçü dükkanına, yani çiftliğe geri dönüyor.

Tolstoy, J.J Rousseau’yu ve onun İtiraflar’ını keşfettiğinde ona olan hayranlığı da başlamış oluyor, ta ki günün birinde kendi itiraflarını yazana dek. Rousseau’yu o denli benimsiyor ki, onun resminin bulunduğu bir madalyonu boynuna asıyor. İlk yazıları da Rousseau üzerine denemeler oluyor.

20’li yaşlarında çiftlikte kalmaya devam ediyor ve günlük tutmaya başlıyor. Kendinde gördüğü, düzeltmek istediği yanlışları maddeler halinde yazıyor defterine:

Kararsızlık, acelecilik, başkaları adına utanır olma duygusu, keyifsizlik, taklitçilik, döneklik, düşüncesizlik ve daha bir sürü şey…

İşte bu keyifsizlik/kararsızlık durumu sonunda yine kendini yaşadığı yere ait hissedemiyor ve subay olan kardeşinin yanına kaçıyor. Kırım ordusunun tarafına geçiyor; ama ordudayken de aradığını bulamıyor.

tolstoy-2

Tolstoy’un güzide eserlerinden biri olan Çocukluk’ta annesinin cenazesi başındaki Nikolai, herkesin ikiyüzlü olduğunu düşünmekte idi. “Gözyaşlarında bile bir çıkar kaygısı vardır insanların” diyordu kitapta. İçtensizlikten, yapaylıktan acı duyardı Tolstoy.

Sivastopol Hikayeleri’ni ve Kazaklar’ı yazdığı sıralarda iç hesaplaşmaları devam etmekteydi. Bir türlü yenemediği üç kötülük buldu kendinde; kumar tutkusu, haz düşkünlüğü ve boş gurur.

Yaşadığı küçük ve dar alandan uzaklaşıp çevredeki insanları gözlemleyebilmek için St. Petersburg’a giti. Burjuvazi onu hayal kırıklığına uğrattı, yine aradığını bulamadı. İtiraflarım’da bu zamanlarından şöyle bahsemiştir:

Savaşta insanlar öldürdüm ve yine öldürme amacıyla düelloya davet ettim. Kumarda kaybettim, köylülerin emeklerini çar çur ettim, onları cezalara çarptırdım ahlaksız bir hayat sürdüm ve insanları kandırdım. Yalan, soygun, her türlü zina, sarhoşluk, şiddet, cinayet, işlemediğim tek bir suç bile kalmamıştı, ama benim çağdaşlarım beni nispeten ahlaklı bir insan olarak gördüler ve de görüyorlar.

Yine Petersburg’ta tanıştığı “aydın” çevresini yerden yere vurdu:

Gerçekte bizi en çok ilgilendiren konu, mümkün olan en çok parayı ve övgüyü almaktı. bu uğurda kitap ve makale yazmak dışında bir şey yapamazdık.

1857’de Avrupa’ya giden yazar “uygarlık nedir, iyi-kötü nedir?” soruları üzerine düşünmeye başladı. Yaşadığı yere tekrar geri döndüğünde köylü çocukları için bir okul açtı. Köylüleri tanımaya çalıştı. Tanımaya çalışsa da eleştirmesine rağmen soyluların çevresinden geri duramadığını anladı. Çünkü bu insanlar kendi kendilerine ihanet etmiş insanlar topluluğuydu ona göre, belki de Tolstoy’u anlayıp onu kabul edeceklerdi. Bu uğurda kendinden yaşça küçük soylu bir kızla evlendi. Evliliğinin ilk yıllarını sadece karısı ve çocuklarını mutlu etmek için harcadı. Böyle devam edemeyeceği açıktı, çünkü kafasındaki soru işaretleri de çoğalmaya başlamış, hiçbirine cevap veremediği için de bunalmıştı. “Neden yaşıyorum?” yakalandığı hastalıkla birlikte ölüm korkusu da iyiden iyiye belirdi.

Çocuklarımın eğitimleriyle ya da köylülerin nasıl kalkınacaklarıyla ilgili planlar yaparken aklıma şu soru geldi ‘ne için?’

Tüm bu sorular acil olarak cevaplanmalıydı, yoksa yaşaması imkansız bir hale gelecekti.

Tolstoy 50’li yaşlardayken ayaklarının altındaki her şey uçup gitmeye başladı ve intihar etmemek için bir şeyler yapması gerektiğini fark etti. Önce, evindeki ipleri attı, kendini vurmamak için ava çıkmayı bıraktı. Evi, karısı, çocukları, parası, kısaca zamanına göre her şeyi var gibi görünüyordu, en azından mutlu olması için gereken her şey. Sorularının cevabını bilimde aradı, çünkü din, tanrı gibi kavramlar ona çocukluğundan beri uzak geliyordu; fakat bilim bu sorulara cevap vermek şöyle dursun, Tolstoy’un ümitsizliğini daha da güçlendiriyordu.

İnsanın kendini aldatmasının bir faydası yok. Her şey boş! Mutlu kişi henüz doğmamış olandır. Hayattansa ölüm daha iyidir ve insan kendini bu hayattan kurtarmalıdır.

der İtiraflarım’da.

Tolstoy’un bu ikilemleri en üst düzeye çıkmadan önce Savaş ve Barış’ı kaleme alır. Kimi insan –Tolstoy da dahil olmak üzere- romanı İlyada ve Odysseia ile karşılaştırır. Karşılaştırılmasının nedeni, İlyada nasıl bir Yunan destanıysa, Savaş ve Barış da Rus destanıdır, demek içindir.

Kardeşinin ölümüyle birlikte aşkı her şeyin temelinde tuttuğu fikir çatırdamaya başladı. Aşkın yerini ölüm aldı. Aşkına verdiği değer, diğer yandan da ölüm düşüncesi Anna Karenina’da kendini gösterir.

Tolstoy, ne Hıristiyan ne Müslüman ne de başka bir dindendir. Kendi doğrularıyla ve inandıklarıyla yaşar. Kiliseden aforoz edilir; çünkü İsa’ya dua etmeyi Tanrı’ya hakaret olarak görür.

tolstoy-4

Rusya’da iyice zorlaşan köy yaşamı devrime kadar devam eder; fakat devrim durumu daha da kötü yapmıştır. Tolstoy “şiddete dayanmayan direniş” düşüncesini benimsemiştir ömrünün diğer yarısında. Mahatma Gandhi kendi direniş yöntemini de Tolstoy’un düşüncelerinden yararlanarak geliştirmiş, hatta bir dönem ikisi mektuplaşmışlardır bile.

Yaşamı boyunca kusurlarını kapamaya çalışan, değerleri sorgulayan, insan ikiyüzlülüğünü anlatan, her koşulda yalnız olduğumuzu gösteren, özeleştiriyi de sonuna kadar yapan alçakgönüllü bir adamdı Tolstoy. Yaşamın değerinin ne olduğunu bulamadan öldüyse de, bu yola çıkmış olmasına kadarki artıları yadsınamaz. Lenin’in de dediği gibi “Tolstoy, devrimin aynasıdır.”


 

 

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
şükran-moral
“Haksızlığa Tahammülü Olmayan Bir Sanatçıyım” Şükran Moral – Röportaj

Heteroseksist düzenin hüküm sürdüğü bir dünyada, yapmış olduğunuz avantgarde işlerle tanıdı insanlar sizi. Bugüne kadar hakkınızda pek çok şey söylendi....

Kapat