İskoçya Dosyası: Glasgow

Viski, gayda, ekoseli etek, Loch Ness Canavarı, kaleler, Cesur Yürek. İskoçya deyince aklımıza ne kadar çok şey geliyor! Ama ezbere konuşmak olmaz. Kulak dolgunluğumuz olan her şeye bir gün tanıklık etmek için yola çıkmalıyız. Yoksa hayatımız sadece başkalarının anlattığı masallardan ibaret olur. Sanat Karavanı olarak sizi İngiltere’nin biraz kuzeyine çıkarmaya karar verdik. İskoçya’ya yolculuğa çıkıyoruz. İskoçlar hakkında duyduklarımızı görmeye, gördüklerimizi paylaşmaya gidiyoruz. Olur da bir gün yolunuz bu çılgın ülkeye düşerse bizim atacağımız adımlar size daha güzel maceralar yaşamanız için ilham kaynağı olsun istiyoruz. Şimdi kahvenizi, çayınızı koyun. Kuzeyin soğuk, yemyeşil, kıpır kıpır, enerjik, deli dolu ülkesine inişe geçiyoruz.

İskoçya 1-Bayrak

GLASGOW

1.GÜN

Londra’dan kalkan uçağımız sabah 8 gibi Glasgow Havaalanına iniş yaptı.  Kuzeye çıkmamıza rağmen çok şanslıyız, gökyüzünde tek bir bulut yok, güneş pırıl pırıl. Şehir merkezindeki, George Meydanı’na yakın, hostelimize gitmek için acele ediyoruz. Havaalanı küçük ama düzenli. Bizi şehir merkezine götürecek otobüsleri bulmakta zorlanmıyoruz. Şehir merkezine giden otobüsün biletini almak için şoföre yaklaşıyoruz. Yıllardan beri içtiği viskiden kınalı gibi duran beyaz bıyıklarının ardından “ ‘even pound”(Yedi pound, yaklaşıl 30 lira) dediğinde İskoçya’ya geldiğimizi anlıyoruz. Burası Birleşik Krallığa ait olabilir ama dili de insanı da kendine özgü. Bir an önce Glasgow’u gezmek istiyoruz.

Bildiğiniz üzere havaalanından şehir merkezine gitmek zaman alır. Bu arada size biraz İskoçya’dan bahsedelim. Birleşik Krallığı oluşturan dört ülke Galler, Kuzey İrlanda, İngiltere ve İskoçya’dır. İskoçya en çok nüfusa sahip ikinci büyük Birleşik Krallık Ülkesidir. 18 Eylül 2014’te İskoçya’da Birleşik Krallık’tan ayrılmak için bağımsızlık referandumu yapılmıştır. %84.5 olan katılımcıdan %55’i hayır oyu kullanarak Birleşik Krallık’ta kalmaya karar vermiştir. Ki bu durum zamanında sosyal medyada oldukça dalga geçilen bir konu olmuştur. Mel Gibson’ın başrolünde oynadığı Cesur Yürek ünlü İskoç asi William Wallace’in hayatını konu alır ve İngiliz ordusuna İskoç bağımsızlığı için hatırı sayılır bir mücadele vermiştir. Çıkardığı isyanlar sonuçsuz kalıp en sonunda İngiliz ordusu tarafından bozguna uğratılmıştır ama İskoçya’ya Birleşik Krallık’tan bağımsız olmanın tartışılması gerektiğini bir kere akıllara kazımıştır. Ancak referandum sonuçları gösteriyor ki İskoçya henüz tam bağımsızlığa hazır bir ülke değildir.

İskoçya 2-Cesur Yürek

İskoçya’da bilinen üç farklı dil konuşulur: İngilizce, İskoçça ve İskoç Germencesi. Ülkenin aslında sadece %70’i İngilizce bilir.  Nüfusun büyük bölümü Glasgow, Stirling, Edinburgh’un bulunduğu Central Belt Bölgesinde yaşar. Nehirleri, gölleri, vadileri ve dağlarıyla zengin bir doğaya sahiptir ve biliyorsunuz ki ünlü göl canavarı Nessie’nin Loch Ness’te yaşadığı iddia edilir. Aynı zamanda Harry Potter, James Bond, Game of Thrones gibi ünlü televizyon ve film yapımların çekimleri bu ülkede gerçekleştirilmiştir. Eskiden ekonomisi gemi yapımına dayanan İskoçya zamanla Japonya’nın gemi üretim pazarına girmesiyle güç kaybedip daha farklı ekonomik kanallarda güçlenmeye başlamıştır. Bunların başında konferans ve bilim turizmi, doğa turizmi, eğitim ve ormancılık gelmektedir.

George Meydanı’na geldiğimizde otobüsten inmek için hazırlanıyoruz. Bu meydan büyük önem taşıyor çünkü İskoç yurttaşlığının bir simgesi. Meydanda şair Robert Burns, mucit James Watt, general Sir Robert Peel ve politikacı Sir Walter Scott gibi önemli insanın heykeli ve anıtı var. İnsanlığa farklı şekillerde hizmet etmiş insanların şehrin göbeğinden birlikte yer alması çok etkileyici. Zamanında Demir Leydi Margaret Thatcher İskoçya’daki sanayi bölgelerinde yaptığı yeniliklerle birçok insanın işsiz kalmasına sebep olmuştur. Öldüğünde George Meydan’ında sokak partileri ve kutlamaları yapıldığı da biliniyor. Meydanı çevreleyen binaların hepsi eski ve tarihi. Pırıl pırıl güneşin altında daha da ihtişamlı gözüküyorlar.

Glasgow 1-George Meydanı

Bavulumuzu peşimizden sürükleyip hostelimizi ararken  Buchanan Caddesi’nde bulduk kendimizi. Yeni yeni açılmaya başlayan pastanelerden, güzel çay ve hamur işi kokuları yükseliyordu. Karnımızın yavaş yavaş acıktığını hissettik. İskoç usulü bir kahvaltı yapabilir miyiz derken gözümüze Macintosh Tea Room tabelası çarptı.

Glasgow 2-Macintosh tea room 2

Adını ünlü İskoç mimar, tasarımcı ve sanatçıdan alan bu küçük işletmeye adımımızı attık. İçerisi aynı Macintosh’un post impressionist anlayışlıyla dekore edilmişti. Uzun sırtlı sandalyeler, cam üzerine boyamalar. Çizgiler ve noktaların bezendiği duvar kağıtları. Caddeyi kolaylıkla izleyebileceğimiz bir masaya oturduk ve kendimize klasik İskoç kahvaltısı sipariş ettik.

Glasgow 3-Macintosh Tea room 2

İskoçlar çayı en az bizim kadar koyu içiyorlar. Kahvaltı tabaklarında yumurtalı ekmek mutlaka yer alıyor. Ekmeklerin üzerine arzu ederseniz akçaağaç şurubu dökülüyor ve yine isteğe bağlı olarak yanında pastırma servis ediliyor. Garson size pastırmanızın dana etinde mi yoksa domuz etinde mi tercih edersiniz diye mutlaka soruyor. Sipariş verdikten sonra size sadece tabağınızdaki her şeyi mideye indirmek kalıyor.

Glasgow 3-Macintosh tea room 3

Saat on biri gösterene kadar Macintosh Tea Room’da kahvaltımızı edip kişi başı birer çaydanlık çay içtikten sonra otelimize yollandık. Odamıza yerleşirken bizle ilgilenen personel Glasgow’u gezmenin en kolay ve pratik yolunun City Sightseeing adı verilen otobüsler olduğunu söyledi. Bu otobüsler klasik Birleşik Krallık halk otobüsleri gibi iki katlıdır. Aldığınız bilet 24 ya da 48 saat geçerlidir ve istediğiniz durakta inip binme şansınız vardır. Sizi genellikle şehrin gezilebilecek en güzel yerlerine götürür. Durakları takip edince kaybolmazsınız ve her durakta bir sonraki otobüsün ne zaman geleceğini görebildiğiniz için gezinizi kolayca planlarsınız. Tek dezavantajı saat 5’ten sonra bu otobüslerin servisinin bitmesidir. O zaman ulaşım için gece otobüslerini ya da hafta içi 00:00’a , hafta sonu  02:00’ye kadar açık olan metroyu kullanabilirsiniz. Biz City Sightseeing bileti almayı seçtik. Çünkü bir günde Glasgow’u olabildiğince çok gezmek istiyorduk.

Otobüse bindiğimizde bize bir kulaklık verdiler. Bu kulaklığı oturduğunuz koltuğun önündeki kulaklık girişine taktığınızda geçtiğiniz sokakları, varacağınız duraktaki turistik yerleri ve şehrin tarihini dinleme fırsatı buluyorsunuz. Geçtiğiniz sokaklardan daha önce kimler geçmiş, burada ne gibi önemli ve tarihi olaylar yaşanmış, Glasgow’un efsaneleri nelerdir hepsini öğreniyorsunuz. Biz Riverside Müzesinden bu şekilde haberdar olduk. İlk olarak Glasgow’un şehirleşme ve ulaşım sürecini sergileyen bu yerde soluğu aldık.

Copyright: Culture & Sport Glasgow (Museums)

Glasgow ile ilgili en güzel şey müzelerinin hemen hemen hepsinin ücretsiz olması. Riverside’da zengin koleksiyonuna rağmen ücretsizdi. Clyde Nehri kenarına kurulmuş müzenin içerisinde 3,000’den fazla parçanın sergilendiği söylenmektedir. İçerde Glasgow’da eskiden kullanılan tramvaylardan otobüslere, lokomotiflerden metrolara, bisikletlerden arabalara kadar birçok parça vardı. Aynı zamanda bu ulaşım araçlarının kullanıldığı yerlerin replikaları inşa edilmişti. Yani eski metroyu ziyaret ederken gerçekten bir sokaktan metroya giriş yapıyorsunuz. Bir merdivenden aşağı inip koridordan geçiyorsunuz ve metro vagonuna ulaşıyorsunuz. Son olarak müzenin dışında bir geminin demirlediğini görüyorsunuz. Eskiden kullanılan ticaret gemilerinden biri olarak sergilenen bu geminin bütün kamaralarına girip çıkıyorsunuz. Kaptanların nerede, tayfaların nerede, korsan saldırılarına karşı silahların nerede ve malların nerede tutulduğunu görebiliyorsunuz.

Glasgow 6-Riverside Museum 2

Glasgow 7-Riverside Museum 3

Glasgow 8-Riverside Museum 4

Glasgow 9-Riverside Museum 5

Glasgow 10-Riverside Museum 6

Glasgow 11-Riverside Museum 7

Glasgow 12-Riverside Museum 8

Glasgow 13-Riverside Museum 9

Glasgow 14-Riverside Museum 10

Riverside Müzesinden çıkıp otobüsümüzü yakalıyoruz ve bilinen en eski dördüncü İngilizce eğitim veren üniversitelerinden biri olan Glasgow Üniversitesine doğru yola çıkıyoruz. Bu üniversite kütüphanesindeki kitaplar ve birçok görsel ve işitsel kaynaklarla dünyanın en büyük arşivlerinden birine sahiptir. Kelvingrove Parkı ve Kelvingrove Müzesi ile komşu olan bu üniversitenin muhteşem bir mimarisi vardı. Ana kapısından girdikten sonra sizi karşılayan yemyeşil avluda ders işlendiğini görmek bizi çok şaşırttı. Hocaların peşlerinde kayıt cihazları ve defterlerle koşan öğrencilerin hali bana Eski Yunan’da sofyaların peşinde gezen öğrencileri hatırlattı. Biraz durup ders yapan grupları izledik. Bir grup sanattan konuşuyor, biri politikadan bahsediyor, biri dünyada yaşanan göçleri tartışıyordu. Onları katılmak istedik. O kadar rahat bir öğretim ortamları var ki bize karşı çıkacaklarını hiç sanmıyorduk. Ama daha gezecek çok yerimiz vardı. Kütüphanenin final dönemi olduğu gerekçesiyle kapalı olduğunu öğrenip soluğu Kelvingrove Parkı’nda aldık.

Glasgow 15- Üniversite ve Kelvingrove Parkı

Bu park şehrin içinde dinginliği ve sessizliği kolayca bulabildiğiniz bir yerdi. 1852’de Londra’daki Kristal Palas’ın başbahçıvanı Joseph Paxton tarafından kurulmuştu. Ortasından Kelvin Deresi’nin aktığı bu parkta anıtlar, heykeller, konser alanı, kaykay pisti, bowling ve kriket sahası vardı. Stewart Çeşmesi parkta bulunan en önemli kültür mirası çünkü 1872’de şehre Katrine gölünden temiz suyun getirildiği bu kaynak Lord Robert Stewart tarafından inşa edilmişti. Temiz su kaynağının gelmesiyle yaşam koşulları daha iyileşen Glasgow göç almaya başlamış ve zaman içerisinde dünyanın önde gelen gemi sanayisi merkezlerinde  biri haline gelmiş. Parkın içindeki konser alanı 1995’de vandalizme uğramış. Birçok askeri bandonun, İskoç sokak sanatçılarının hatta Franz Ferdinand’ın konser verdiği bu sahne 2012 Nisan’ında 245.000 pounda (aşağı yukarı 1 milyar Türk Lirası)  tekrar yenilenmiş. O zamandan, özellikle yazın beri müzik festivallerinin düzenlediği bir alan haline getirilmiş.

Glasgow 17-Kelvingrove 1

Kelvingrove Parkı’nı geride bırakıp Kelvingrove Müzesine ayak bastık. Bu müze doğa ve sanat tarihi müzesiydi. Avrupa’nın en geniş koleksiyonuna sahip olduğu söylenmekteydi. 22 farklı temada 8000’den fazla parçanın sergilendiği müzede Salvador Dali, Claude Monet, Vincent Van Gogh ve Pierre Auguste Renoir’ın eserlerine rastladığınız gibi İskoçya sanat tarihine de yolculuk ediyorsunuz. Sanat tarihi kadar doğa tarihi adına da parçaları görüyorsunuz. Örneğin Darwin’in evrim teorisi ile ilgili geniş bir koleksiyona göz atma şansınız oluyor. Ayrıca müzede Doğu ve Mısır kültürlerine ait koleksiyonlara da denk geliyorsunuz. Mısır firavunlarının nasıl mumyalandığından çok tanrılı dinlere sahip eski Yunan, Hindistan ve Çin İmparatorluğuna ait heykellere yolculuk ediyorsunuz. Müzeyi olabildiğince detaylı geziyoruz ve bu neredeyse yarım günümüzü aldı. Kapanmadan önce gitmek istediğimiz bir müze daha var, hemen son City Sightseeing otobüsünü yakaladık.

Glasgow 18-People's Palace

Saat dörde doğru People’s Palace’a vardık. Glasgow’un sosyal hayatının 1750’den günümüze kadar sergileyen bu müze 1898 yılından beri hizmet vermektedir. Sergi salonuna çıkmadan Victoria tarzı ile inşa edilen camdan kış bahçesinde hem gezip hem de sandviçlerimizi yedik.

Glasgow 19-People's Palace

Ardından kiremit kırmızısı binanın üst katlarına yöneldik. Glasgow’un gece hayatıyla ilgili çok önemli bir koleksiyona denk geldik. Bu koleksiyonda 1940 ile 1960 arası çok büyük bir çoğunluğun müzikhollerde zaman geçirdiğini, burada sosyalleştiğini hatta insanların birbiriyle tanışıp evlendiğini öğrendik. Gece hayatının Glasgow’un önemli sosyalleşme biçimlerinden biriyken alkolizmin tırmandığını ve bunun için bazı yasaklamaların getirildiğinden haberdar olduk. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında nüfusunun büyük bir kısmının azaldığını ve bazı çocukların şehir saldırıya uğrayınca başka şehirlere gönderildiğini öğrendik. Glasgow’un sanayisi gelişmeye başladığında konut sıkıntısı yaşandığını ve evinizin kapısını kalacak yer için çalan birini içeri almazsanız kanuna aykırı davranmış olacağınızı duyunca epey şaşırdık. Ama bundan daha şaşırtıcı olan şey İskoçya’da Irn-Bru diye bir içeceğinin Coca-Cola’dan bile fazla bu ülkede tüketildiğini öğrenmiş olmamızdı. İskoçlar yerel markalarının Coca-Cola gibi  küresel bir şirketle yarışabilmesinden adeta gurur duyuyorlardı.

Saat 5.30’da müze kapanırken biz de hostelimize doğru yürüyorduk. Güneş henüz tam olarak batmamıştı. Bütün gün güneşli olduğu için sokaklarda hala tatlı bir sıcaklık vardı. İşten çıkanlar eve gitmeden önce bir tek viski içip tanıdık tanımadık herkesle muhabbet etmek için birer ikişer İskoç publarına akın ediyordu. Biz de kendimize göre bir pub bulabilmek için Viktorya İstasyonu’na yakın sokaklarda dolaşmaya başladık. Derken mükemmel bir ezgi kulaklarımızı doldurdu. Etrafımızdaki kalabalık koşar adım bu sese yönelmeye başladı. Neye uğradığımızı şaşırdık ama merakımıza yenik düşüp kalabalığı takip ettik. Duyduğumuz şey gaydaya benziyordu. Ancak canlı bir ritimle çalınıyordu ki sese yaklaştıkça dans etme isteğiniz artıyordu. Daha çok yaklaşmaya başladık. Yürüdüğümüz sokağın köşesini dönün sabah kahvaltı ettiğimiz Buchanan Caddesine çıktığımızda bir sürü insanın dans ettiğini gördük. Ezgi caddenin ortasından yükseliyordu. Sadece gayda değil davullarda ezgiye eşlik ediyordu. İşten yeni çıkmış insanlar, okuldan dönen insanlar, sokak satıcıları, evsizler, polisler, turistler, biz kısacası hepimiz bu ezgiyle dans ediyorduk. Yerinizde durmanız mümkün değildi. Geleneksel danslarına yabancı olduğumuzu görenler bize adımları gösteriyor, kolumuza girip dans ettiriyordu. Kalabalığın arasından geçip müzik yapan bu sokak sanatçılarını daha yakından görmek istedim. İşte o anda bozuklukların atıldığı kutunun üzerinde Clanadonia  yazısını gördüm.

Glasgow 20

Dünyanın en çok sevilen sokak müziği gruplarından birine denk gelmiştik. Ekose etekli, iri yarı bu adamlar yüzlerinde pamuk gibi bir ifadeyle hem çalıyor hem dans ediyorlardı. Publardan insanlar kadehlerini kaldırarak, adımlarını yere daha hızlı vurarak, tezahürat ederek, kalabalığı daha çok coşturmaları için onları gaza getiriyordu. Güneşin son ışınları Glasgow Cathedral’in arkasında kaybolmaya başlarken gaydadan son uzun nota üfleniyordu. Sonra birden her şey sessizliğe gömüldü.  Birlikte dans eden herkes olduğu yerde kaldı ve çok büyük alkış koptu. Sokak sanatçıların hepsi yerlere kadar eğilip bizi selamladılar.

Glasgow 21-kathedral

Dakikalar içinde cadde eski sakinliğine geri döndü. Biz de bulduğumuz ilk puba girip kendimize yiyecek bir şeyler söyledik. Glasgow’daki ilk günümüz dolu dolu geçmiş ve mükemmel bir şekilde sonlanmıştı. Ancak daha gezilecek çok yer vardı. Edinburgh’u planlamaya başladık. Biz yarını planlaya duralım sizi Clanadonia’nın ezgileriyle bir süre yalnız bırakalım. Yarın perili hikayelerin başkentinde görüşmek üzere.

Sevgi Aslı Bulut

Bilkent Üniversitesi üçüncü sınıf İletişim ve Tasarım öğrencisiyim. İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında yandal yapıyorum. Elime geçirdiğim her fırsatta dünyayı geziyorum.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Bir Kültür Çatışması: Marsilya

Fransa’nın en büyük ikinci şehri olma özelliğine sahip olan Marseille (Marsilya) sizi bir kültür karmaşasının içine davet ediyor. Şehir bir...

Kapat