İstanbul, Vapurdur; Vapur, İstanbul

Denize kıyısı olan kentlerde gemi kavramı vardır daha çok, İstanbul’daysa “vapur”. “Şehir Hatları Vapuru”, sadece ve sadece İstanbullu olana birçok şey ifade eder:

Bir kıtadan başka bir kıtaya yapılan fantastik, coğrafik ve hatta mistik bir yolculuk: Anadolu Yakası’na geçmek/Karşı’ya geçmek; her vapur yolculuğu sonucu sevgiliye ulaşmak; her sabah işe giderken edilen küfrün vapura binince yerini rahatlamaya bırakması ve yorgun/stresli iş çıkışları eve dönüş yolunda vapurdan inmek istememek; martıların simit uğruna rüzgâra meydan okumaları; adalara piknik yapmaya, yüzmeye, dilek dilemeye, bisiklet sürmeye, faytona binmeye, hafta sonu kaçamağı yapmaya gitmek; vapurdaki seyyar satıcıların, “Bitti miiii, bitmediiii, bir de yanındaaaa falancaaaaaaa” nidaları; yirmi dakikalık ortalama seyahatte, müzisyenlerin bozuk para karşılığı az akortlu performansları; vapur tuvaletlerinin önlenemez ve önlenmesine asla çaba harcanmadığı pis kokuları; bazılarında “Kim bu?” dediğimiz vapurlara verilen kişi isimleri, bazıları “Barış Manço” ismini taşıyan vapurlar; insanın uzuvlarının isimlerini vapurun bazı kısımlarına verilmesiyle “vapurun kıçına mı yoksa burun tarafına mı otursak” gibi kurulan cümleler; başka kentlerde sadece ve sadece kendi amaçları doğrultusunda kullanılan, traktör/kamyon gibi büyük taşıt lastiklerinin İstanbul’da aynı zamanda iskeleye gelen vapurların yumuşak bir şekilde yanaşması için iskele kıyısındaki almış oldukları hayati ikinci görevleri; her vakit karşılaşabileceğimiz Sait Faik öykülerinden, Orhan Veli şiirlerinden, Yusuf Atılgan romanlarından, Ara Güler fotoğraflarından, Haldun Taner oyunlarından, Safa Önal senaryolarından, Atıf Yılmaz filmlerinden, Sadri Alışık’ın can verdiği karakterlerden simalar; kaçırılan her vapur sonrası iç çekmeler.

Ve iskele… Ve halat… Ve dalga…

Ve köpük… Ve şamandıra… Ve aklıma şimdi gelmeyen bir sürü ve’ler…

istanbul-vapurdur-vapur-istanbul-1

Kavafis, “Başka bir deniz bulamazsın” derken boşuna dememiştir; Melih Cevdet “Ada vapuru yandan çarklı” deyince aklımıza elbette sadece İstanbul gelir; Turgut Uyar ayrı yazar “Ver elini Haydarpaşa demişiz / Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl”; Cemal Süreya “Şimdi, diyorum / Şimdi. / Bir deniz, denizde vapur” ile İstanbul’a göz kırpar.

Kayıklardan Şirket-i Hayriye’ye

İstanbul’un vapurla ilk flörtleşmesi 19. yüzyıl ortalarına rastlar. O vakte kadar Boğaz, Haliç ve Adalar arasında kayık ile yapılan ulaşım, dönemin sanayi toplumların deniz ulaşımlarında kullanmaya başladıkları buharlı gemilere yerine bırakır. II. Mahmut döneminde Tersane-i Amire tarafından 1827 yılında İngiltere’den satın alınan Swift adlı vapur, İstanbulla sevişmeye başlar. Belli bir süre yabancı uyruklu şirket ve kişilerin elinde bulunan vapur seferleri, Osmanlı tarafından yasaklandıktan sonra artan ulaşım talebi üzerine Tersane-i Amire’ye ait Mesir-i Bahri ve Eser-i Hayr adlı Osmanlı bandıralı vapurlar İstanbul içinde ve de İstanbul, Tekirdağ, İzmit, Bandırma arasında sefer yapmaya başlar.

Tanzimat döneminde değişen toplumsal yaşamdan vapurlar da etkilenir. Değişen sosyolojik yapının aktörlerine – özellikle de Boğaziçi’nde yaşayan zümreye- daha güvenilir, hızlı, rahat bir uygun deniz ulaşımı için dönemin iki önemli ismi Cevdet ve Fuat Paşalar, Şirket-i Hayriye’nin kurulması adına ilk adımları atar. Böylelikle dönemin padişahı Sultan Abülmecid’in Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’ya verdiği emirle 17 Ocak 1851’de Şirket-i Hayriye kurulur. Bu olay aynı zamanda Osmanlı’da kurulan ilk anonim şirket olması açısından da ayrıca önem arz etmektedir.

Şirket- Hayriye vapurlarının kaptanlığı da Boğaziçi halkı tarafından tanınan, saygı gören kişiler tarafından seçilmekteydi. İlk kaptan Fransız Louis Goujan’dır. Şirketin kurulduğu ilk yıllarda vapurların kaptanlığı ve çarkçılığını gayrimüslimler yönetirken, bunları çoğu da Rum’du. Şirketin gelişmesiyle birlikte Karadeniz’de geleneksel yöntemlerle kaptanlık yapan Müslümanlar da şirket bünyesinde yer almak istemelerine karşın, bu durum hemen mümkün olmadı. İlk Müslüman kaptan Beykozlu Rıza Ömer Kaptan olarak tarihimize kendini yazdırdı.

Şirket-i Hayriye vapurları, ilk zamanlarda kıyıya yanaşmazdı. Yolcular, kayıklar vasıtasıyla indirilip bindirilirdi. Çetrefilli bu durum sonrası iskeleler inşa edilmeye başlandı. Boğaziçi’ndeki ilk iskele Üsküdar İskelesi’dir.

İstanbul’daki toplumsal yaşamın en önemli ulaşım aracı olan vapurlar, aynı zamanda da en önemli eğlence yerlerinden biriydi. Şirket-i Hayriye, Mehtaplı Geziler adı altında eğlenceler düzenlerdi. Öyle ki bu eğlenceler kapsamında kimi şehir tiyatroları oyuncuları da bu gezilere şovlarıyla katkıda bulunurdu.

Şirket-i Hayriye, Bir Sabah Kalktığında Devceleyin Bir Denizcilik İşletmelerine Dönüşür

Şirket-i Hayriye, Cumhuriyet ilanından sonra varlığını sürdürmeye devam eder. Ancak, 1945 yılında çıkarılan bir kanunla 15 Ocak 1945 günü devletleştirilerek, Türkiye Denizcilik İşletmelerinde “Şehir Hatları” adı altında işletilmeye başlanır. TDİ bünyesindeki Şehir Hatları 2005 yılında, Özelleştirme Yüksek Kurulunun kararıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesine devredilerek yeni bir döneme adım atar. 2010 yılına kadar çeşitli düzenlemeler geçiren Şehir Hatları, aynı yıl belediye bünyesine bağlı kurulan İstanbul Şehir Hatları Turizm San. Tic. A.Ş’ne bir başka devirle işletilmeye devam etmekte.

istanbul-vapurdur-vapur-istanbul-2

Vapur mu deniz otobüsü mü?

Şirket-i Hayriye’den bu yana çeşitli tasarımlarla seyir halinde İstanbul vapurları. Ve hepimizin alışık olduğu tasarımıyla, İstanbul’u İstanbul yapan değerler arasında. Gelişen ve büyüyen İstanbullulara, daha iyi hizmet vermek adına birkaç yıl evvel günümüz şartlarına daha uygun, konforlu olan tasarımlarıyla bizlere hizmet vermeye başlamıştı. Eski alışık olduğumuz tasarımından çok uzak olmayan bu vapurlar, eskileriyle birlikte yol almaya devam ederken, birkaç ay evvel bazı iskelelerde sefer yapmaya başlayan yeni tasarımlarına şahit olduk. İlk karşılaştığımda, yeni tasarlanan deniz otobüsleri sanmış olduğumuz bu vapurlar, eski nostaljik havasından oldukça uzakta. İstanbul’un Galata Kulesi gibi, Kız Kulesi gibi, Topkapı Sarayı gibi, Ayasofya gibi, Süleymaniye Camii gibi bir değeri olan vapurlarımızın, eski bildiğimiz/aşina olduğumuz, bizi biz yapan eski tasarımlarından örnek alınarak çağın şartlarına da uygun olarak yapılmasını arzu ederdik.

Yeni olan herhangi bir şey, her zaman “iyi” değildir. Yeni ve iyi arasında her daim doğru bir orantı yoktur; konfor ve estetik arasında da.

İstanbul’da “yeni” uğruna, bina mimarisinde, sokak/cadde planlamasında, ulaşım araçlarında birçok düzenleme yapılmakta. Ancak bunlar İstanbul’un tarihsel, sosyokültürel ve ekonomik yapısına nasıl uymakta tartışılır.

İstanbul’daki birçok kişi ve kurum, İstanbul’un nasıl bir tarihsel geçmişe ve değere sahip olduğunun maalesef farkında değil. Onlarca Roma, Bizans, Osmanlı ve de Cumhuriyet değerleri gün be gün yok olup gitmekte. Geriye kalan ise, niteliksiz Ortadoğulu turistlerin fazlalaşması, her bir mahallede/semtte açılan başka şehirlerin güzelleştirme ve kalkındırma dernekleri ve bunun doğurduğu sonuç “kent” kültürünün silinmesi.

Artık, onlarca yıl sonra İstanbul’a dair hatırlayabileceğimiz hiçbir şey kalmayabilir; şiirlere, şarkılara, romanlara, öykülere ve filmlere ev sahipliği yapmış İstanbul’u bu kaynaklardan takip edip hüzünlenmemiz an meselesi.

Velhasıl, İstanbullar için şehir içi yolcuğunun tek sahiplenesi ulaşım aracıdır Şehir Hatları Vapuru. Her yolcunun kendine ait bir köşesi vardır içinde, kenarında, ucunda. O köşeden görmek isterler İstanbul’u: Karaköy-Kadıköy seferlerinde İsa Kulesi’nden –yani nam-ı diğer Galata Kulesi- Hezarfen olmayı ister Reha; Kız Kulesi’nin ölmeyen prensesidir her okul gidişlerinde Deniz; Eminönü’ne giden Üsküdarlı Süleyman Amca, adaşı Kanuni’ye değil de kendine yapıldı hisseder Sinan’ın Süleymaniye’sini ve Burgazada ziyaretlerinde elinde kalemi defteriyle Sait Faik’leşir Can; her sabah Tevfik Fikret’tir, Orhan Veli’dir Boğaz seferlerinde Kadir. Rehabilite görevini görür Şehir Hatları Vapuru İstanbul’da. O köşelerden bakıp unutulur rutin hayat; sakinleşir Reha, umutlanır Deniz, inanır Kadir, gülümser Can.

Şiirde, şarkıda, romanda, öyküde, yaşamdadır hep İstanbul’un vapuru. Ondandır ki, vapur denen ulaşım aracı, İstanbul ve İstanbullu için yarıp geçer denizi. Vapur, İstanbul denizine; İstanbul’un denizi, vapura sevdalı. Sırf bundan dolayı bile İstanbul bambaşka bir kenttir.

İstanbul, kenttir; kent, İstanbul.

İstanbul, vapurdur; vapur, İstanbul.

 

 

 

 

 

 

 

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Sabun kokusu, ot kokusu, sakız kokusu: Alaçatı

“Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: ‘Dünyada neler gördünüz?’dese, herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki!” demiş Sabahattin...

Kapat