Cehennem Sahiden Başkaları Mıdır? Ya, İçimizde Bir Cehennem İle Yaşıyorsak? | Jean Paul Sartre

” Demek cehennem bu. Hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını…

Acı, ateş, kızgın ızgara hepsi sizsiniz demek…

Ne gülünç şey!

Kızgın ızgaranın ne gereği var: Cehennem başkalarıdır.”

Varoluşçuluk yani egzistansiyalizm insanın deneyimini ve bu deneyimin tekilliğini insan doğasını anlamanın temeli olarak gören bir felsefe akımıdır. Bu akım insan özgürlüğüne inanır ve insanların davranışlarından sorumlu olduğunu öne sürer.


Varoluşçuluğun temsilcilerinden biri olan Jean Paul Sartre, 21 Haziran 1905 yılında Fransa’da doğdu. Babasını küçük yaşta yitiren Sartre, annesinin yanında büyüdü. Sarbonne Üniversite’sinde Almanca profesörü olan dedesi tarafından yetiştirildi. Paris’te başladığı lise eğitimini Rochell’de tamamladı. 1929 yılında yüksek öğretmen okulundan mezun oldu.

Öğrencilik yaptığı sırada tanıştığı kız arkadaşı Simone de Beauvoir ile ilişkisi bir ömür boyu sürdü. 1931 ve 1945 yılları  arasında Paris’teki okullarda öğretmenlik yapan Sartre Berlin’de 2 yıl da Alman felsefesini inceledi. 2. Dünya Savaşı’da esir düştü ve savaştan sonra Fransa’nın siyasal yaşamında önemli bir yer edinmeye başladı. Hayatı boyunca kişinin özgürlüğünü savunan Sartre,  ‘Varoluşçuluk’ akımının öncülüğünü yaptı.

 

İnsanın kendi varolşunu sorgulaması, onu fark edene kadar sürdüğü yaşam ve farkındalığından sonraki yaşadıkları sırtındaki kamburu gibidir. Nereye gitseniz kurtulamazsınız bu sorgudan. Ve en nihayetinde yaptığınız davranışlarınızdan sorumlusunuzdur ölene kadar.

Edvard Munch – Çığlık

Sartre’ın da varoluşunda ilk olarak görülen, insanın önceden tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını kendi öz benliği ile verdiği kararlar doğrultusunda sürer. İnsanın içinde bulunduğu koşullarda yaptığı tercihleri, onun kim olacağını ve ne olacağını belirler. Bu, ‘varoluş özden önce gelir’ sözünün anlamıdır. İnsan önceden -zaten belirlenmiş- bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eylemleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Kahraman ya da alçak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur.

Sahiden öyle mi?

Sartre’ın bu savına eleştirel gözle bakmak gerekirse, insan sadece yaptıklarından mı sorumludur; yoksa yaşadığı çocukluk, aile, eğitim, sosyal çevre gibi insanı insan yapan değer ve kavramlar da buna neden olabilir mi? Yani, mutlu bir çocukluk geçirmiş, iyi eğitim almış bir bireyin katil olma oranı sizce nedir?

”Tanrı yoksa her şey mübahtır ve dolayısıyla insan terk edilmiştir, çünkü ne kendisinde ne de kendisinin dışında tutunacak hiçbir şey bulamaz.”

 

Sartre’ın hem savunduğu hem de uyguladığı aydın tavrı, onu entelektüeller arasında özel bir konumda tutar. Şöyle ki hem tamamen özgürlükçü ve bağımsız bir konumda bulunup hem de sıkı bağlanımları gerektiren pek çok politik tavrı, tereddüde ya da çelişkilere düşmeksizin sergileyebilmiş ve zamanın bütün sorunları konusunda neredeyse aktif bir tavır sergileyebilmiştir. Bu bakımdan Sartre için çağının tanığı ve vicdanı diye söz etmek yanlış olmaz

 

İlk romanı Bulantı’yı öğretmenlik yaptığı yıllarda yazdı Sartre. 1938’de basılan bu kitap, savunduğu güçlü bireyci ve toplum karşıtı düşünceleriyle özgün bir eserdir.

” Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. Bütün bu adamlar; vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar da önem veriyorlar. Bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşamadığı adamlardan biri aralarına karışmayagörsün, suratları hemen değişir.”

Bulantı romanının kahramanı Antoine Roquentin’dir. İlk kez yerde gördüğü bir taş parçasını eğilip almak istediğinde bunu yapamadığını fark eder; çünkü bu anda varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı duymaya başlar, varlıkların varoluşuna, doluluğuna karşı duyulan bir bulantı. Dünyanın özündeki kendine anlamsız varlığı karşısında duyulan bir bulantıdır bu. Sartre’a göre bu bulantı bizi varlıkların kendiliğinden, varoluşlarından ve dolayısıyla anlamsızlıklarından ayırır ve bilinçli bir varlık olma konumuna getirir.

”Bu sağlamlığın, bunca dayanıksız olması heyecanlandırıyor insanı”

Varoluş çabası içindeki Antoine’in Bouville’deki hayatını anlatırken, Sartre romanın her cümlesinde ayrı bir ruh zenginliği ve var olma anlayışındadır. Antoine yalnız ve özgür bir insandır. Bayağılıktan ve bayağı insanlardan tiksinir. Çevresindeki her şey; eşyalar, cisimler ve insanlar onu etkiler. Hiçbir şey onu hayata bağlamak için yeterli değildir.

Ve nihayetinde Sartre Bulantı’da akademik dilden kaçınmış, sıradan insanları ve onların yaşamlarını ele almak için felsefeyi sokağa indirmeyi başarmıştır.

Roman ve oyunlarının yanı sıra felsefe eserleri ile de tanındı Sartre. Fransa’nın güncel siyasi olayları içinde etkin rol aldı. 1964’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer bulundu ama ödülü almayı reddetti.

1960 – 1971 yılları arasında Gustave Flaubert’le ilgili incelemeler yaptı. Sonraki yıllarda ise çok az yazdı. Yaşamının son döneminde gözleri görmemeye başladı. Bir akciğer uru yüzünden yaşamını yitiren Sartre, geride felsefe ve edebiyat açısından büyük değerde eserler bıraktı.

”Varoluş, insanın sıyrılamadığı bir doluluktur.”

 

Okumadan geçmeyin:

Olmayacak Duaya ”Yine de Amin” Dedirten Kadın / Sinem Sal

 

 

Hatice Durmuş
İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu.
Sağlık sektöründe çalışıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Savaşın Küllerini Yok Eden Sanatçı: Saba Jallas

Yemenli sanatçı Saba Jallas, dünyanın en korkunç gerçeği olan savaşın verdiği acıları çizimleriyle dile getiriyor. Doğduğu yer olan Sana’da büyüyen...

Kapat