KADINLAR NE İSTER? Üç Kadın, Üç Dilek

Her dilekten bir düşünce, her düşünceden bir eylem doğar. Düşünce, karanlığı aydınlatmaya yarar.

Dünya, kadının önüne aşılacak engeller koyarken, bir yandan kendileri ve insanlık için daha özgür, daha aydınlık bir yaşam dileyen kadınların kanatlarından güç alarak yükseliyor. Bazılarının, diğerlerinin sesini duymama ayrıcalığına sahip olduğu dünyamız, sesini kitlelere duyurup fark yaratabilmiş kadınların kanatlarıyla, aydınlığa her gün biraz daha yaklaşıyor. Yıkılmaz görünen engeller, her dilekle, düşünceyle, eylemle daha akışkan, daha sorgulanır, daha aşılabilir hale geliyor.

“Kadının” değil “insanın” konuşulması gereken bir dünyada, insana ve dünyaya dair bir dileği olan; bir dilekten doğan düşüncelere tutunup hayalleriyle uçabilen kadınlar, yeryüzünde silinmez izler bırakıyor. Her biri, yaratmak istedikleri değişimin ateşleyicisi, kıvılcımı, ispatı ve hatta değişimin kendisi oluyor.

Virginia Woolf, feminist düşüncenin başyapıtlarından olan “Kendine Ait Bir Oda” adlı eserinde, “…isterseniz kütüphanelerinizi kilitleyin, ama benim zihnimin özgürlüğünü engelleyecek hiçbir kapı, hiçbir kilit hiçbir sürgü yoktur” diyor.  20. yüzyılın başlarında, Viktorya dönemi Londra’sında, erkek egemen kültürün baskıları altında, tutkuyla tutunuyor bu düşüncesine. Bugünden farklı bir evrende; kadın zekasının erkeğinkinden aşağı görüldüğü, kadının bilgiye ulaşma hakkına kilit vurulduğu, cinsiyet ayrımcılığının bilimle desteklenme eğiliminin var olduğu bir yeryüzünde geçiyor yolculuğu… “Kurmaca eserler yazacaksa, bir kadının parası ve kendine ait bir odası olmalıdır” diyor, entelektüel özgürlüğün maddi güce bağlı olduğunu savunarak. Kadının sosyal ve siyasal yaşamda var olmadığı bir dünyada, “kadının ekonomik özgürlüğü varsa var olacağı” iddiasını zihinlere kazıyor. Katılaşmış zihinleri, kendi yarattıkları duvarların ötesine taşıyacak soruları cesurca soruyor. “Sekiz çocuk yetiştirmiş bir gündelikçi kadının, dünya için, yüz bin sterlin kazanmış bir avukattan az değerli olup olmadığını” soruyor örneğin… Sorular düşünceleri, düşünceler eylemleri doğuruyor. İngiliz romanının gerçekçilik geleneği, Woolf’un bilinç akışı anlatımıyla yıkılıyor; dişil yazın sahneye çıkıyor. “Gerçeklik” kavramı, yalnız edebiyatta değil, yaşamın kendisinde değişmeye başlıyor. “Tek bir gerçek olduğu” inancı, yerini “gerçeğin değişken olduğu” inancına bırakmaya başlıyor. Kadının toplumdaki yerine dair gerçeklik de böylece sorgulanmaya başlıyor. Edebiyattan yaşama akan bir değişim toplumda vücut bulurken, Woolf, yüz yıl içinde değerlerin değişeceğini; kadının asırlardır hapsolduğu dört duvarı yıkıp istediği her şey olabileceği özgür bir dünyanın doğumunu ilan ediyor. İki dünya savaşının yaşandığı, monarşilerin yerini demokrasilerin aldığı, toplumsal yaşamın hızla değiştiği yirminci yüzyıl, Woolf’u haklı çıkarıyor. Dünya değişirken, bambaşka bir coğrafyada, bir diğer kadın çıkıyor tarih sahnesine.

 

Halide Edip Adıvar, yazar, siyasetçi, öğretmen ve gazeteci kimlikleriyle sesini dünyaya duyuruyor. İşgal yıllarında milli mücadelenin parçası; Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde Türk edebiyatının en çok eser veren yazarlarından oluyor. Türk kadınının toplum içindeki hak ettiği yeri almasını tutkuyla savunan Adıvar, Türkiye’de kadın haklarının tutkulu savunucusu haline geliyor. Kadınların eğitim hakkı, aile ve sosyal yaşam içindeki yerlerinin medeni toplumlarla bir olması gerektiğini savunurken, kadını “dişi” değil “insan” olarak tanımlıyor. Kadınların erkeklerle her alanda “eşit” olduğu düşüncesine sımsıkı tutunarak Türk toplumunda büyük değişimlere etki ediyor. Meşrutiyet devrindeki yazılarında “…kadınlarda artık bir uyanma vardır… Kadın kuvvetli olmak zorundadır. Kadın ve erkek için ayrı tahsil düşünülemez” iddiasıyla değişim tohumlarını zihinlere ekiyor. 1. Dünya Savaşı’yla, kadının gücü ve etkisi sorgulanamaz bir yükselişe geçiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun görünmez kadınları, erkekler tarafından eylemlere gönderilecek kadar sokağın parçası haline geliyor. Kadının, parçası olduğu toplumun geleceğine somut bir etki ve katkı sağlamaya başladığı bu dönemde, Adıvar, 20 yaşındaki tüm kadınların milletvekili adayı olabileceği iddiasıyla, kadının geleceğine somut bir etki ve katkı sağlıyor. “Kadınlara seçim hakkı vermeyen partilerin hiçbirine bağlı olmadığını” dile getirerek, kadın haklarının ateşli savunucusu olmaya devam ediyor.  Kadını, yeniliğin ve değişimin ateşleyicisi olarak görüyor, gösteriyor. Adıvar, büyük toplumsal değişimlerin orta yerinde, kadının var oluş mücadelesini göğüslüyor; düşünceleri eylemlere, eylemleri toplumsal gerçekliklere dönüşüyor. Kadının yaşamın her alanında var olduğu, kamusal alanda erkekle eşit ve yan yana bulunduğu, karma eğitimin hayata geçtiği, köylü kadının eğitim gördüğü, modernleşmenin kadın üzerinden gerçekleştiği bir toplumun doğuşunu mücadelesiyle gerçek kılarken, kadının sesini Türkiye sınırlarının dışına, dünyaya taşıyor.

Dünya yeni bir yüzyılı karşılarken, yeni bir dilekten, taptaze düşünceler ve eylemler filizleniyor. Dünya, bir başka genç kadının kanatlarından güç alarak aydınlığa biraz daha yaklaşıyor. Pakistan’ın kuzeyindeki Swat bölgesinde, Malala Yusufzay adında 10 yaşında bir kız çocuğu, okulunun Taliban tarafından kapatılmasıyla, bir dileğin, bir düşüncenin peşine tutkuyla düşüyor. “Eğitim bir haktan bir suça dönmüştü” diye anlatıyor o günleri Malala… “İki seçeneğim vardı, biri sessiz kalıp öldürülmeyi beklemek, öbürü ise ses çıkarıp öldürülmek. Ben ikinciyi seçtim” sözleriyle mücadelesini dünyaya anlatıyor. Öğretmen ve tutkulu bir aktivist olan babasından aldığı ilhamla, her fırsatta, her ortamda kız çocuklarının eğitim hakkı için yazıyor, konuşuyor, mücadele ediyor. Pakistanlı kızların eğitim hakkı için sürdürdüğü mücadelesi, Malala adını Taliban’ın ölüm listesine yerleştiriyor. 2012 yılında, Taliban’ın düzenlediği saldırıda başından ve boynundan vuruluyor Malala. Büyük zorlukların, umutsuz anların ardından sağlığına kavuşuyor; 2014 yılında, henüz on yedi yaşında, Nobel Barış Ödülüne layık görülüyor. “Bir çocuğun, bir öğretmenin, bir kitabın ve bir kalemin dünyayı değiştirebileceği” düşüncesiyle, ışığını tüm dünyaya yayan bir barış ikonuna dönüşüyor. Böylece Malala, dilediği değişimin kendisi haline geliyor. Kendi deyimiyle, “dünyada var olan iki güçten, kılıçtan ve kalemden daha kuvvetli olan üçüncü gücün, kadınların gücü olduğunu” dünyaya ispatlarken, hakları ellerinden alınıp susturulan kız çocuklarının yaşamlarını değiştirmeye başlıyor.

Dünya var oldukça yeryüzünden geçen; insanlığın bilincini şekillendiren; dünyayı aydınlığa doğru yükselten onca dilekten, onca düşünceden, eylemden yalnızca üçü…  Kendileri gibi yüzlercesinin içinden, yalnızca üç kadın, üç dilek… Kendi olmayı isteyen; kendine, insana, dünyaya dair inancının elinden alınmasına izin vermeyen; özgürlük, eşitlik, ‘bir’lik mücadelesi veren her kadın, gizli kanatlarıyla dünyaya güç vermeye devam edecek. Aydınlanma yolunda, bir dileğin, bir düşüncenin, bir insanın dünyayı değiştirmeye daima gücü yetecek.

 

Aslı Eti
Boğaziçi Üniversitesi Felsefe bölümü
İletişimci, yazar
Sanat Karavanı Yazarı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
No Lab, Afrika Sanatını İstanbul’a Getiriyor!

No Lab sanat oluşumu, "Modern Africa/A Rainbow Nation" adlı sergisini, Global Karaköy'de açıyor! Afrika sanatı, tüm renkleriyle,canlılığıyla ve matraklığıyla iki...

Kapat