Kalben, Gönülden Geldiği Gibi

Yatak boş,
Oda boş,
Ev boş…
Duvarlara vuran ışık,
Yüzümde karanlık.
Yine mi sen,
Bayram günü gibi gelen?
Kaçamadım,
Külleri hala sıcak.
Kalbimi durdurup kaybolan bir tuzak
Oluyor
Her sokak…

SOFAR İstanbul‘un nefis etkileşiminden doğan ve ”Sadece” şarkısıyla geçen sene keşfedilen Kalben Sağdıç; sadeliğinin, dürüstlüğünün ve kök salacağı şarkılarının eseri.

Şarkılarıyla bütünleşen bir ismi var, annesi koymuş.

Önceleri farklı birçok alanda çalışmış. Bir şirkette marka müdürlüğü yapmış, senaryo yazmış, oyuncu da, içerik editörü de, sosyal medya direktörü de olmuş. Simültane tercümanlık, çevirmenlik ve yazarlık da yapmış.

Ama sanırım hiçbiri şu an yaptığı iş kadar dokunmamış ona, bata çıka gelmiş bugünlere, kendisini sevmeyi öğrenmek en büyük avantajı olmuş bu yolda.

Şarkılarında sıraladığı sözleri, her biri sivri bir ok kıvamında, keskinliği hat safha da… Acele etmeden, hissederek, dokunduğu herkese seslenerek; kalp atışlarını tetikleyerek ilerlettiği sözler, hüznü baki kılıyor.

Sevgili diye seslendiği, kendisini gözlemlemesine, dokunmasına izin verdiği herkes, herhangi biri olarak tanımlıyor ve ekliyor: ”İnsan en büyük kötülükleri sevdiğine yaparmış çünkü.”

Tom Waits’in hikayelerini, David Bowie’nin cesaretini seviyor.

Müziğini; ”Sade, ham, açık. Biraz terbiyesizlik var… Sokaktan, dükkanlardan, kalabalık hanelerin kaosundan uzak kalmak haddime değil.” şeklinde tanımlıyor.

Ayrıca ”Lulu’nın maceraları” adlı bir çocuk kitabı yazıyor, şu sıralar.

Berk Sayan ile yaptığı röportajdan:

Müzikle ilişkin nasıl başladı?
Müzikle annemin kalbinde tanıştım. Dünyaya çıktıktan sonra da birlikte dans ettik, şarkılar söyledik. Keza bizi aile olarak bir arada tutanlardan en değerlisi hep müzik oldu. 8 yaşında beş oktav bir Casio org aldılar, sağ olsunlar. Sonra taşındık, müzik dersleri de yarıda kaldı. 14 yaşında doğum günü hediyesi olarak gitar istedim. Hala o zamanlar nasıl çalıyorsam öyle çalıyorum gibi bir hissiyat içinde müzikle tanışmaya devam ediyorum.

İlk konserin neredeydi? Neler söyledin, kimler izledi, ortam nasıldı?
İçinde gerçekten bana yabancı gelen insanların olduğu ilklerimi soruyorsun diye düşünerek cevaplıyorum. İzmir Çiğli’de, büyükçe bir marketin otoparkında kalabalığın karşısına çıktım. Lisede kurduğumuz ve grup değil ısrarla orkestra dediğimiz ekibimizle birlikte ellerinde poşetler ve araba anahtarları olan 500 kişiye şarkılar çalmış, söylemiştik. Cardigans, Natalie Imbruglia, Bob Dylan, Sertab Erener, Doğan Canku gibi farklı isimlerden oluşan bir repertuarımız vardı. Kendime ait ilk şarkılarımı da çalmıştık. Heyecan, heyecan, ergenlik ve daha çok heyecan gibiydi. Bir başka ilk konser, Mitanni’de yemek yerken arkadaş gazına gelip şarkıcılığa başladığım gündür. İstanbul’daki ilk kışımdı. Ve Sofar Sounds İstanbul’da sadece kendi şarkılarımı söylediğim günü de unutamam.

Düşünce dünyanı en iyi tarif eden isimler/filmler kitaplar/albümler hangileri?
Sevinç Tevs’in sesiyle tanışmak inanılmaz bir deneyimdi. Kalın sesli olmaktan utanmayı Sevinç Tevs sayesinde bırakmaya başladım. PJ Harvey’nin utanmaz sözleri, Tom Waits’in hikayeleri, David Bowie’nin cesareti, Patti Smith, Led Zeppelin, The Cure, Michael Nyman, Arthur Russell, Anthony & The Johnsons, The Smiths, James, Tori Amos, Björk, Deftones, Babe Ruth, Shocking Blue; Jülide Özçelik, Birsen Tezer, MFÖ, Müslüm Gürses, Nazan Öncel, Ajda Pekkan… Nasıl sayarım da bitmez. Filmler de bir başka alem. Bir tane söyleyip kendimi durdurayım. Michael Haneke’nin “The Seventh Continent”ı aile, yuva ve düzen kavramlarının topuklarını karıncalandırdığı için beni çok heyecanlandırmıştı. Bir sürü isimden bahsedebilirim ancak başkalarının yaptığı harika şeylerden bahsedip de parsayı toplayan insan olmaktan çekinirim. Sinema öyle bütünlüklü bir sanat dalı ki, emek veren herkesin ellerinden öpmek lazım. (konuyu kapadı) Kitaplara ise Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı ile başlayabilirim. Son zamanlarda içime en fazla işleyen Müfit Özdeş’in Son Tiryaki’si oldu. Ursula K. LeGuin’de yakaladığım tadın en lokalini ve sadesini buldum bu kitapta. Sahaflarda dolaşırsanız bir yoklama çekmenizi öneriyorum. Reşat Nuri Güntekin’in Eski Hastalık’ı, George Bataille’ın Annem’i, Sait Faik Abasıyanık’ın Son Kuşlar’ı, Knut Hamsun’un Açlık’ı, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı… Şimdi fark ediyorum da edebiyatta müziğe göre daha tutucu ve klasiklerden yana bir tercih mekanizması geliştirmişim. Yeni, farklı ve şaşırtıcı önerileri merakla beklerim.

Hiç dinlememiş birine müziğini nasıl anlatırsın?
Aklıma gelen ilk kelime sade oluyor. Sade, ham, açık. Biraz terbiyesizlik var. Çocuklara küfür öğretip sonra da söyletip bir de güldüğümüz bu neşeli toplumun parçası olarak sokaktan, dükkanlardan, kalabalık hanelerin kaosundan uzak kalmak haddime değil. İnsanları izlemeyi severim. Onlara katılmayı da. Kalabalıkta çok müzik var. Süslenip püslenip önümüzde salınmadığından, belki bazen duyamıyoruz ancak dinleyince orada olduğunu fark etmek her daim mümkün. Yanı başında sana şarkı söyler gibi söylemek istediğimi düşünerek müzik yapıyorum. Müzikte dostlukla, aşkla ve bir şeyleri değiştiren özel bir kalenderlikle ilgili tınılar olsun, olsun ki daha fazla gülüşelim, paylaşalım.

Şu ara kafayı taktığın sanatçı/albüm/şarkı/soundtrack hangisi? Neden?
Büyük bir aşkla Elliot Smith dinliyorum. Ötesinde, sevdiklerimin çaldığı, dinlettiği güzel şarkılarla çevrelendiğim bir dönemdeyim. Şanslıyım. Siz de sevdiğiniz şarkıları sevdiklerinize dinletin ve pencerelerden şarkılar yükselsin. Oh.

Röportaj Kaynak: http://hafifmuzik.org/
Dahası için; SanatOnline

Anıl Basılı

Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğrencisi, gazeteci adayı, torpilsiz televizyoncu, kültür-sanat işçisi, psikoloji, mitoloji ve sinemasever.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Side’nin Antik Sırları

Antalya yaz mevsimlerinin vazgeçilmez şehri olarak akıllara kazınsa da şehrin köklü geçmişi ve ağırladığı sayısız uygarlık bu tatil şehrine pek...

Kapat