Kayboluyorsun | Christian Jungersen

“Karanlık sarp kayalıkların ortasından; keskin virajların üzerinden kıvrıla kıvrıla son hız aşağı iniyoruz, kurumuş fundalıkların, kurşuni renkteki solgun ağaçların arasından.” (sf.5)

Böyle başlıyor son romanı ‘Kayboluyorsun’ a Danimarkalı yazar Christian Jungersen. Şiirsel bir tasvir olduğu kadar bir romanın ilk cümlesi için sarih ve akışkan. Adeta birden o yolculuğa okur da dahil oluveriyor. Zira roman boyunca da sürüyor bu naif ve sade anlatım. Christian Jungersen çeşmeden su içer gibi kolay yazıyor ve okutuyor. Tabii bu keyifli okumada Nur Bier’in Danca’dan yaptığı başarılı çevirinin de hakkını vermek lazım.


Ayrıntı yayınlarından çıkan bu 414 sayfalık romanın son okuması ise Tayfun Koç tarafından yapılmış, lakin redaksiyonun ve imla hataları düzeltmelerinin çeviri kadar başarılı olduğunu söylemek zor.

Halen Malta’da yaşayan yazar C.J, eleştirmenler tarafından en iyi ilk roman değerlendirmesini aldığı “Undergrowth” (1999) ve Danimarka’da hiçbir romanın erişemediği başarıyı tam 18 ay çok satanlar listesinde kalarak yakaladığı ikinci romanı “İstisna” dan sonra  şimdi de “Kayboluyorsun” (orijinal adı: Du Forsvinder) ile güvenlik ve refah toplumunun çatlaklarına sızarak, insan psikolojisinin yaralarını kaşıyor.

Ana karakter (Mia) üzerinden anlatım tekniğinin hakim olduğu psikolojik romanda; mutlu bir evliliğe, ergenlik çağında sevimli bir çocuğa (Niklas), güzel bir işe ve sosyal ortamıyla iç içe geçen huzurlu bir hayata sahip olan Mia’nın bir anda alt üst olan dramatik hayatı konu ediliyor.

Yani bir anlamda,  normalde yılın sadece beşte birini güneşli geçiren Kopenhag havasını soluyan Mia’nın üzerine meşum bir kaza sonucu eşinin beyninde tümör oluştuğunu öğrenmesiyle kara bulutlar çöküyor. Eşi Frederik’in beynindeki tümör nedeniyle bambaşka bir insana dönüşmesini gözlemleyen Mia, bu dönüşümün aslında ne zamandan beri vuku bulduğunu anladıkça, hayati bir öneme sahip yol ayrımına doğru hızla ilerliyor roman boyunca: Kocası ve ailesi için mi yaşayacak yoksa kendi yoluna mı gidecek?

Kocasının hastalığından mütevellit kendini nörolojiye ve nöropsikolojiye veren ve giderek mutluluğu; beyindeki dopamin ve diğer muhtelif nörotransmitterlerin düzeyinin yükselmesiyle oluşan geçici bir durum olarak açıklayan Mia’nın psikodramatik serüvenini yazar C.J öyle sade ve akıcı bir dille bize anlatıyor ki tüm bu nörolojik semptomları insan kendinde de aramadan edemiyor. Üstelik romanın kurgusundaki sinematografik başarıdan dolayı okur kendisini bir anda psikolojik gerilim türü bir Avrupa Sineması izliyormuş gibi hissediyor. Kuşkusuz böyle hissetmemizin arkasında yazar C.J’nin senaryo denemeleri ve verdiği sinema derslerinin de payı vardır elbet.

Kötülükleri ve mutsuzluğu hep başkalarında görmeyi yeğleyen, ölümü ve ayrılığı asla kendine yakıştıramayan günümüz modern toplumların aslında nasıl bir anda çöküşe geçebileceğini fısıldıyor bize Danimarkalı son romanı Kayboluyorsun’da.

Kimbilir belki de aslında yaşam denilen şey bir Bukowski şiirinden ibarettir…

 

“mahvolmuş hayatlar
olağandır
bilgeler için de
ahmaklar için de.

Ancak
o mahvolmuş hayat
bizimki olduğunda,
işte o zaman
farkına varırız
intiharların, ayyaşların, hapishane
kuşlarının, uyuşturucu müptelaları
ve benzerlerinin.
varoluşun
menekşeler kadar,
gökkuşağı
kasırga
ve
tamtakır
mutfak
dolabı
kadar
olağan
bir
parçası
olduklarının.”

 

Okumadan geçmeyin:

Kazuo Ishiguro ve Nobel

 

 

Çağdaş Kaya

Ege Üniversitesi mezunu
Fotoğrafçı-Müzisyen
Edebiyat ve Mitoloji ile ilgileniyor
Sanat Karavanı Yazarı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Şair Nigar Binti Osman

Osmanlı döneminin meşhur kadın şairi Nigar Hanım; dışarıdan bakıldığında tertip ettiği ya da katıldığı toplantıların gözdesi olan, güzel sanatlar aşığı,...

Kapat