KİRAZ ÇİÇEKLERİYLE SÜSLENMİŞ MODERN İMPARATORLUK BAŞKENTİ: WASHINGTON D.C.

Bizans, Osmanlı gibi büyük imparatorluklara 1600 yıl başkentlik yapmış; tarihin, kültürün, mimarinin iç içe olduğu İstanbul gibi muhteşem bir şehirde yaşayanlara, bir yasayla oluşturulmuş 225 yıllık başkent Washington D.C., ilk bakışta çekici gelmeyebilir. Ama söz konusu olan modern çağın imparatorluğu Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) başkenti ise, aceleci davranmamakta fayda var. ABD’nin ilk başkanı George Washington’ın ismini onurlandıran bu anıtlar, parklar ve müzeler şehrinde, beklentilerinizden fazlasını bulacağınızdan emin olabilirsiniz. Şahsen ben buldum.

İki haftalık bir seminer için gittim Washington D.C.’ye. Avrupa’da epeyce dolaşmış olmama karşın, Amerika’ya ilk gidişimdi. Çeşitli havayollarının aktarmalı uçuşları mevcut. Ben Türk Hava Yolları’nın direkt uçuşunu tercih ettim. Çünkü direkt uçuşta hem bagajınızın kaybolma riski daha az, hem de seyahat süresi daha kısa. Tabi 11,5 saatlik bir uçak yolculuğuna kısa derseniz.

Havaalanında çalıştığım yıllardan ABD uçuşları için özel bir güvenlik kontrolü olduğunu biliyordum. Bu nedenle alana erken gittim. Yine de kontrol ve check-in işlemleri beklediğimden uzun sürdü. Bu, tüm ABD uçuşları için böyle. O yüzden ABD’ye gidecekseniz, alana en az 3 saat öncesinden gidin. Çünkü güvenlik kontrolü, pasaport işlemlerinden sonra da devam ediyor. Uçağa binmeden önce ilave bir kontrol daha var.

Cam kenarı seven yolculardansanız, ABD uçuşlarında bu tercihinizi gözden geçirin derim. Atlantik’i izleme hevesiyle ben de cam kenarı koltuk tercih ettim. Lakin uçak kalkıp ilk servis bittikten sonra tüm perdeler kapandı ve inene kadar da bir daha açılmadı. Yolculuk çok uzun olduğu için, kan dolaşımını sağlamak amacıyla sık sık kalkıp yürümek, açma-germe hareketleri yapmak gerekiyor. Cam kenarındaysanız ve yanınızdaki yolcu uyuyorsa, bu biraz zor oluyor. O yüzden koridor kenarı, mümkünse de acil çıkışın önündeki koltuklar en ideali. (Comfort veya business class uçacağım diyorsanız ayrı tabii). Uçuşunuzun saatine göre iki kere yemek veya bir yemek bir kahvaltı servisi var. İki servis arasında da mutfaktan istediğiniz zaman sandviç, kek, çay, kahve alabiliyorsunuz.

11 Eylül saldırılarından sonra, ABD’de güvenlik önlemleri bayağı sıkılaştırılmış. Washington Dulles Havaalanı’nda bagaj beklerken, bir polis köpeği gelip bizi ve bagajları kokladı sürekli mesela. Biraz can sıkıcı. Ama her şey pasaport kontrolünden çıkana kadar. Sonra yaşadığınız rahatlık ve özgürlük hissiyle oldukça tezat. Örneğin, Kongre Binasının bahçesine yayılıp güneşin tadını çıkarmanız mümkün. Girişte polis köpekleri tarafından koklandığınız bir ülkenin Kongre Binasının bahçesinde piknik yapar gibi yayılmak tuhaf bir duygu.

Havaalanından çıktıktan sonra kalacağınız yere çeşitli şekillerde gitmek mümkün. Tabii bu kadar uzun uçuştan sonra en rahatı taksi kullanmak. Taksicilerin çoğu Afrika kökenli. Bana Etiyopyalı bir taksici denk geldi. Yol boyu bayağı sohbet ettik. Yıllar önce gelmiş, bir şekilde tutunmuş, sonra ailesini getirmiş. Aslında kapitalizmin hakim olduğu her ülke için söylenebilecek cümleyi o da tekrar etti: “Paran varsa, burası yaşamak için çok güzel bir şehir.” ABD’de dikkat etmeniz ve Türkiye’den farklı olan bir başka husus da bahşiş. Hem taksilerde hem restoranlarda bahşiş vermeniz “bekleniyor”. Ve bahşiş oranı minimum %15’den başlıyor. Hatta ödemeyi kredi kartıyla yaptığınızda, önce size üzerinde ödeme tutarı ve bahşiş hanesi boş bırakılmış bir slip geliyor, yazıp geri verdiğinizde nihai çekim işlemi gerçekleşiyor.

Otele vardığımda yerel saatle 20:00 civarıydı. İstanbul’dan 12:30 gibi kalkıp, saat farkı nedeniyle 18:30 gibi ABD’ye varınca, insanın feleği biraz şaşıyor. O yüzden olabildiğinde erken uyumaya çalıştım. Yeni uyku düzenime alışmak 2-3 günümü aldı.

Washington D.C. izlenimlerimi anlatmadan önce, şehrin tarihi hakkında kısaca bilgi vermek isterim.

Washington D.C. (District of Columbia), “Yeni kurulan ABD hükümeti nerede ikamet edecek?” sorusuna cevaben, 1790 yılında çıkarılan “Residence Act” ile Potomac Nehri’nin doğu kıyısında, Maryland ve Virginia eyaletlerinin bağışladığı topraklarla kurulmuş bir şehir. Doğrudan federal hükümete bağlı ve bu nedenle eyalet statüsünde değil. ABD’nin kuzeybatısında Washington isminde bir eyalet olduğundan, Washington D.C.’yi bu eyaletle karıştırmamak gerek.

George Washington’ın görevlendirdiği Fransız mimar Pierre Charles L’Enfant’ın, Paris ve Amsterdam gibi Avrupa başkentlerinden esinlenerek tasarladığı şehrin inşası, L’Enfant’ın anlaşmazlıklar yüzünden azledilmesinden sonra yardımcısı Andrew Ellicott tarafından sürdürülse de, şehir her zaman L’Enfant’ın imzasını taşımış. 1900’lerin başında gecekondularla ilk tasarlandığı halinden oldukça uzaklaşan başkent, 1901’de Mcmillan Planı’yla L’Enfant’ın öngördüğü haline getirilmeye çalışılmış. Bugün büyük parkları, bisiklet kullanıcıları için ayrılmış geniş yolları, tek kullanımlık kağıt ve plastik torbaların kullanımını azaltmak için çıkardığı yasasıyla Washington D.C. çevreci olarak nitelendirilebilecek bir şehir.

Washington D.C.’de, gökdelenler şehri New York’un aksine yüksek bina görmek zor. Bunun sebebi, yaygın inanışın aksine Kongre Binası ya da Washington Anıtı’ndan daha yüksek bir bina yapımını yasaklayan bir kanun olması değil, 1910’da çıkarılan ve binaların yüksekliğini komşu sokağın yüksekliğinden 6 metre fazlası ile sınırlayan “Heights of Buildings Act”. Gökyüzüne hasret kaldığımız şehrimi düşününce, 100 yıl önce bu kanunu çıkaranları tebrik etmek geliyor insanın içinden.

Bisiklet kullanıcılarına verilen önem nedeniyle şehri dolaşmanın en kolay yolu, her yerde özel yolları ve park noktaları bulunan bisikletleri kiralamak. Elbette her turistik şehirde bulunan hop on-off’larla, metroyla, yaya olarak ya da farklı bir deneyimle segway’lerle gezmek de mümkün. Nasıl gezerseniz gezin, ulaşım konusunda sıkıntı çekmeyeceğiniz kesin. Ben genelde metroyu ve yaya olarak gezmeyi tercih ettim. Bütün görülesi yerlerde metro durağı mevcut.

Washington’ın kalbi, dikdörtgen bir alana yayılan “National Mall”. Alışveriş meraklıları “Mall” kelimesini görüp heveslenmesin. Bölgenin alışveriş merkeziyle hiçbir alakası yok. Bir ucunda Kongre Binası (Capitol Hill), ortasında Washington (Washington Monument) diğer ucunda Lincoln Anıtı’nın (Lincoln Memorial) bulunduğu, ortası park ve Yansıtma Havuzu (Reflecting Pool) kenarları Smithsonian Enstitüsü’nün müzeleriyle çevrilmiş bu dikdörtgen alan, şehrin en popüler bölgesi.

w2

İlk geceyi uyuyarak geçirdikten sonra, Washington D.C.’de ilk günümü de seminerle geçirdikten sonra akşamüstü ilk iş National Mall’a gittim. Yolda kulakları sağır eden sirenler ve gündüzü aydınlatan ışıklarıyla motorlu polisler, jeepler görünce, her turist gibi kamerama sarıldım. Başkan Obama’nın konvoyunu görmek, şehirdekiler için sıradan, benim gibi yabancılar için olağandışı bir durum sonuçta.

Bütün müzeler 17:00 civarında kapandığından, müzeleri hafta sonuna bırakıp gezmeye Washington Anıtı’ndan başladım. Başkentliler koşmayı çok seviyor. O yüzden parkın içinden yürürken ve anıtların çevresinde dolaşırken sürekli koşan birilerini görüyorsunuz. Yine ortadaki yeşilliklerde, ABD’ye özgü sporları yapan üniversiteli gençleri ve ortalıkta gezinen sincapları görmek mümkün.

Washington Anıtı, adından da anlaşılacağı üzere ABD’nin ilk başkanı George Washington anısına dikilmiş, dünyanın en yüksek dikilitaşı. Washington D.C.’nin de en yüksek yapısı. Erken saatte gelip kuyruğa girebilirseniz, tepesine çıkabiliyorsunuz. Ben uğraşmadım. Ama uzaktan bakınca taş yığını gibi görünen Anıt’ın, yakından oldukça etkileyici olduğunu söylemem gerek.

Anıt’ın hemen ilerisinde II. Dünya Savaşı Anıtı var (National World War II Memorial). Atlantik ve Pasifik Okyanuslarını temsil eden kemerler ve savaş zamanındaki ABD eyaletlerini temsil eden sütunlarla anıt, özellikle WWII meraklıları için görülmeye değer.

Hemen yanında Washington Anıtı’nı yansıtmak için yapılmış olan Yansıtma Havuzu ve en uçta da Lincoln Anıtı var. Köleliği kaldıran Amerikan Başkanı olan Abraham Lincoln’nün anısına inşa edilen yapı, aynı zamanda Martin Luther King Jr.’ın meşhur “I have a dream” (bir hayalim var) konuşmasını yaptığı yer. Konuştuğu noktada durup, Washington Anıtı’nı ve havuzdaki yansımasını izlemek, -hele ki benim gibi gün batımına denk geldiyseniz- gerçekten çok etkileyici.

w3

Washington’ın anıtlar şehri olduğunu söylemiştim. Yukarıda yazdıklarıma ilaveten çevrede sayısız anıtı gezebilirsiniz. Bunlar içinde Türkiye’nin de katıldığı Kore Savaşı için yapılan Kore Savaşı Gazileri Anıtı’nı (Korean War Veterans Memorial) görmeden geçmemek lazım.

w4

w5

Vietnam Gazileri Anıtı (Vietnam Veterans Memorial) çevredeki bir başka anıt. Bu bölgeden çıkıp Tadil Basin denilen göletin etrafından dolaşarak, ABD’nin kurucu babalarından ve Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazarı Thomas Jefferson için yapılan anıta ulaşabilirsiniz. Ben Eylül ayında gittiğim için göremedim. Ama bahar aylarında giderseniz, o yol kiraz ağaçlarının çiçekleriyle bezeniyor ve başlıkta da gördüğünüz üzere muhteşem görüntüler ortaya çıkıyor. Kiraz ağaçları ilk olarak 1912 yılında Tokyo Belediye Başkanı tarafından şehre armağan edilmiş. Her yıl festival olarak da kutlanıyor.

Anıtlar arasındaki gezintimi bitirdikten sonra, Lincoln Anıtı’ın arkasındaki köprüden Potomac Nehri’ni geçerek ABD’nin en büyük mezarlıklarından olan Arlington Ulusal Mezarlığı’na ulaştım. Denk gelmedim ama, her gün yapılan ve hayatını kaybeden ve kimliği belirlenemeyen Amerikan askerlerine ithaf edilen “Meçhul Asker Anıtı” önündeki tören oldukça etkileyiciymiş.

Birinci haftadan gezmek için kalan zamanımı yine anıtları ve parkları gezerek harcadım. Akşamları ise hem Washington D.C.’nin, hem de metroyla ulaşımı çok kolay olan komşu Virginia Eyaleti’nin cafe ve restoranlarını keşfettim. Yeme-içme anlamında oldukça fazla seçenek var. Özellikle 15.000’den fazla öğrencinin öğrenim gördüğü Georgetown Üniversitesi’nin bulunduğu ve adını üniversiteden alan bölge, doğal olarak son derece hareketli. Sayısız kafeterya, restoran seçeneği var. Yine Virginia tarafında Clarendon bölgesi çok güzel ve eğlenceli.

Potomac Nehri’nin Virginia tarafında bulunan ve ismini beşgen şeklinden alan ABD’nin Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın merkezi Pentagon’un bulunduğu Pentagon City de akşamları oldukça hareketli. Yerel restoranlar yanında, çeşitli ülke mutfaklarından yemekler bulmak da mümkün. Bu arada, Pentagon’un yanında bulunan ve 11 Eylül saldırısında ölenler için yapılan anıt mezarlık da çok etkileyici.

Hafta bitip, hafta sonu gelince, sıra çok merak ettiğim Smithsonian müzelerini gezmeye geldi. Smithsonian Enstitüsü 1846’da bilgiyi artırmak ve yaymak amacıyla kurulmuş. Birçok müzeyi ve araştırma merkezini içeriyor ve Amerikan Hükümeti tarafından yönetiliyor. Sayısız müze olduğu için, aralarından seçim yapmak gerekiyor. Müzelerin tamamı ücretsiz. Bu müzeleri gezmeye başlamadan önce, hem bilgi almak, ziyaretinizi planlamak hem de yapıyı görmek için Smithsonian Enstitüsü Binasına (The Castle) gitmekte fayda var.

Ben en çok merak ettiğim Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi’nden (National Air and Space Museum) başladım. Bu müzeyi “Müze’de Bir Gece – Night At The Museum ” filmlerinden hatırlayabilirsiniz. Adından da anlaşılacağı üzere, ABD’nin ve genel anlamda insanın uzay yolculuğu macerasını ve havacılığın tarihini anlatan bir müze. Sayısız bölüm ve eser var. Wright Kardeşler ve Atlantik’i geçen ilk kadın pilot Amelia Earhart için ayrılan bölümler çok güzel.

w6

Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi’nden sonra hemen yanındaki Amerikan Yerlileri Ulusal Müzesi (National Museum of the American Indian) ile devam ettim. Amerikan yerlilerinin kültürüne meraklıysanız ya da öğrenmek istiyorsanız, içeride bayağı bir zaman geçirebilirsiniz. Zaten ben de öyle yaptım ve son olarak Kongre Binası’nın yanındaki Botanik Bahçesini gezerek günü tamamladım.

Ertesi günü tamamen Ulusal Doğa Tarihi Müzesine (National Museum of Natural History) ayırdım. Ama gezmeye başlayınca gördüm ki, bir gün bile yeterli değil. Burada bir günde gezilmesi mümkün olmayan muhteşem bir müzeyi bir paragrafta anlatmaya çalışmayacağım. Sadece Washington D.C.’ye giderseniz, mutlaka ama mutlaka bolca zaman ayırın ve gezin diyebiliyorum. Pişman olmazsınız. Meşhur Umut Elması’nı (Hope Diamond) görmek de ikramiyesi olur.

Ve elbette Ulusal Sanat Galerisi de (National Gallery of Art) sanat tutkunlarının görmeden geçmemesi gereken bir müze. Dünyanın en iyi koleksiyonlarından birine sahip bu müze için de sadece “mutlaka görün” diyebiliyorum.

Bu dört müzenin haricinde görülecek irili ufaklı bir sürü başka müze de var. Ben en ilginçlerinden birini daha yazıp, müze kısmını bitirmek istiyorum.  Son müzemiz, “Newseum”. Adından da tahmin edebileceğiniz üzere gazetecilik ve habercilik müzesi. Smithsonian’a bağlı olmadığı için bu müze diğerleri gibi ücretsiz değil. Ancak verdiğiniz her dolara değeceğine emin olabilirsiniz. Müzenin girişinde bulunan ve özgür basın için Amerikan Anayasası’na yapılan ilk eklemenin (First Amendment) yazılı olduğu duvar da görülmeye değer.

w7

Washington D.C.’ye gidip de Beyaz Saray’ı (White House), görmemek olmaz. Beklediğimden daha küçük olan ve ABD başkanlarının ikamet ettiği bu yapıyla ilgili esas ilginç şey, etrafında rahatça dolaşabilmeniz. Havaalanındaki sıkı kontrolden sonra Kongre Binasının bahçesindeki rahatlığı anlatmıştım. Bu da bir başka tezat. Mesela elimi demir parmaklıktan sokup aşağıdaki fotoğrafı çekerken kimse müdahale etmedi.

w8

Son olarak Washington D.C. seyahatinde başıma  gelen hoş ve ilginç bir olayı anlatmak istiyorum. Alışveriş yapmak için tavsiye ettikleri Tyson’s Corner Mall adında büyük bir AVM’ye gittim. Virgina Eyaletinde ama metroyla 20-25 dakikada ulaşılabiliyor. Metrodan indikten sonra alışveriş merkezinin içine dönerek giden bir tüp geçit var. Geçitten yürürken kulağıma gelen Candan Erçetin şarkısını başta hariçten bir ses zannetsem de, AVM’nin önündeki bayrakları ve çadırları görünce olayı anladım. Türk Hava Yolları ve Türk Büyükelçiliği ile Virginia Eyaletinin ortaklaşa düzenlediği Türk Günü’ne denk gelmişim. Çadırlarda dönerler, baklavalar, kahve falları. Her yerde Türk bayrakları. Bir anda evde gibi hissediyor insan.

Dönüşte otobüsle 5 saat uzaklıktaki New York’a geçip oradan İstanbul’a geri geldiğim için, o kısmını New York yazısında anlatayım. Ama Washington D.C.’nin kesinlikle görülmesi gereken bir yer olduğunu da tekrar belirteyim. Zira anlattığımdan fazlası var. Ben sadece kendi hikayemi anlattım.

Mehmet ÇAĞIRICI

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Bu Kadar da Olmaz Canım! Aşırı Ünlü 32 Oyuncu ve Onlara Çok Benzeyen Dublörleri

Film sektörü, dışarıdan bakıldığında çok büyülü gözükür. O efekti nasıl yapmışlar, o zıplama nasıl gerçekleşti, ortalığı patlatırken kimseye zarar gelmedi...

Kapat