Kırmızı Pelerinli Kent: İçimden ona kadar sayacağım. On dediğimde Rio’da olacaksınız.

Rio de Janeiro deyince aklımızda büyük perhizden önceki karnavalı, sıcak havası, sambası, şarkıları ve daha nice keyifli şey belirir. Sanki salt güzellikle örülmüş bir şehir varmış gibi dünyada. Ama ben bunu demeye gelmedim, Rio de Janeiro’nun arkasındakileri önüne koymaya geldim. Eğer gitmek istiyorsanız, Aslı Erdoğan’a kulak verin. Hâlâ istiyor musunuz? Ben asıl şimdi istiyorum.

Aslı Erdoğan’ın kaleminden:

“Dünyanın en güzel yeri,” der Riolular kentleri için. Tek sesli bir koro biçiminde: “Dünyanın en güzel yeri…” Turistik elkitaplarından egzotik baharatlı filmlere, geçmiş zaman kâşiflerinden paket turlarla gelen karnaval turistlerine dek çeşitli ağızlardan dile getirilmiştir bu görüş. Ben de katılıyorum – ki bu “dünya” denen şeyden ne anladıklarını pek bilmesem de, onu yeterince gördüm sanırım.

İşte size bildik, sıradan, soluk kesici bir Rio fotoğrafı: Gümüş parıltılarla uzayıp giden gölgesiz kumsallar, kentin yüreğine dek uzanan Guanabara Körfezi’nin labirentimsi kıyıları… Yeryüzüne saplanmış hançerler gibi ufuk çizgisini parçalayan dağlar, baş döndürücü uçurumlar, yüce, yabanıl ve yırtıcı kayalıklar… Tek parça granitten oyulmuş Pao de Açucar (Şeker Ekmeği) Tepesi – kimi günler onu bir başparmağa kimi günler bir mezar taşına benzetirim. Binlerce yıldır gizlerini koruyan, bunca yağmalanmasına karşın hâlâ bakir, gençlik çağının ateşiyle kıpır kıpır cangıl… Tropiklere özgü keskin ışığın ve dağ yamaçlarını saran kızılımsı pusun altında, masallar diyarına dönüşen kent…

Rio’nun sayısız kez betimlenmiş yere göğe sığdırılamamış güzelliğine bir de ben övgüler düzmeyeceğim. Zaten benim bu Rio’yla bir ilişkim kalmadı çoktandır. Yalnızca kentin belleğimdeki en eski imgesinin tam da bu fotoğraf olduğunu, onu ilk kez kötü baskılı, üç kuruşluk bir kartpostalda gördüğümü söylemekle yetineceğim. Tek kelimeyle büyülenmiştim. En çok kayalar etkilemişti beni, yeryüzüyle yaşıt, ölümcül bir devinimin yontuları gibi duran, kül rengi, tunç, bakır, menekşe, kiremit rengi kayalar… Daha duygusal biri olsaydım, o kartpostalı mum alevinde yakar; küllerini, silah seslerinin geldiği Santa Teresa Vadisi’ne savururdum. Bense yalnızca yitirdim.

Dünyanın en güzel yerinin yolcularına, yolculuklarını kazasız belasız atlatmalarını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden artık. Brezilya’daki bütün serüvenlerin sonunun kanlı olduğunu, bu vahşi toprakların, on altıncı yüzyıldan beri her gezgini, ipini koparmışı, altın avcısını, çılgın yürekliyi alt ettiğini anımsatırım. Rio’nun AIDS ve suç rekorlarını bir an bile akıllarından çıkarmamalarını, hiçbir koşula tek başlarına dolaşmamalarını, saat, altın ya da altına benzer bir takı takmamalarını, kentin kanının üzerlerine sıçramaması için her türlü akılcı önlemi almalarını öneririm. Ayrıca Corcovado’dan (şu ünlü, devasa İsa heykelinin bulunduğu tepe) gün batımını izlemelerini –tropiklerde etkileyici ama çabucak olup biten bir gösteridir- ve kesinlikle taze papaya suyunu denemelerini…                                                                                   

kirmizi-pelerinli-kent-2

Bir de gazetecilerin, uluslararası yardım örgütlerinin, insan hakları savunucularının,  “sınır tanımayan” kuruluşların Rio’su var. Nüfusunun üçte birinin açlık sınırında yaşadığı, diz boyu suça batmış, ucuz melez eti, kokain ve silah ticaretiyle palazlanan bir kent bu. Altı yüz tepesinin tamamına favela’larca el konmuş, sokaklarına yüz binlerce evsiz barksız, paslı çiviler gibi saçılmış. Toplu kıyımların, uluorta infazların, menenjit ve AIDS salgınlarının, bahçesinde sokak çocuklarının kurşuna dizildiği Candelaria Katedrali’nin, kumsalları basan Uzili soyguncu çetelerinin, öldürdükleri insanların çetelesini tutacak kadar bile aritmetik bilmeyen “justiceiro”ların (adalet dağıtıcıları!) mekânı… Çok çalıştırılmış, az beslenmiş, iliğine kemiğine dek sömürülmüş bir halkı korumaya (kimden?) çalışan, iyi niyetli, eli açık, safdil örgütler… Rio, şeytani göz kırpışıyla gülüp geçer bunlara. Çabuk pes edeceklerini, vicdanları hesabına bir-iki sayı kaydettikten sonra, kurulu bir saat gibi tıkır tıkır işleyen, can sıkıcı, acılarında da, hazlarında da tutumlu 1.Dünya’larına  döneceklerini bilir. Sivrisinek ısırıkları, bağırsak parazitleri ve eline çabuk, konforlu, hijyenik serüvenlerin anılarıyla dopdolu… Henüz doyuma ulaşmamış olanlarınsa, bezginlik içinde kapağı Nikaragua’ya ya da Zapatistaların yanına atışını keyifle izler. Hiçbir zaman ele geçmeyen, delifişek, cilveli, düzenbaz Rio!

Görkemli Rio fotoğrafı ve onun negatifi, bir çift maske, o kadar; karnaval geleneğini yüzlerce yıldır sürdüren kentin büründüğü çeşit çeşit kılıktan yalnızca iki tanesi. Benim anlatacağım Rio ise ikiden fazla boyutta kurulu bir labirent, daha doğrusu hem zamanda, hem uzamda iç içe geçmiş labirentler dizisi. Çıkmazlar, kör noktalar, gizli odalar, ürkünç yankılar, çırpınışlar, belirsiz kehanetlerle dolu…

Az sonra Rio sokaklarına çıkacaksınız. Korkunçluğunu her an duyuran bir varlığın ok menzilinde bir yolculuk olacak bu; ölümün kötü kokulu soluğu sürekli yüzünüzde; karanlık ve sapkınlıkla yüklü bir bakış hep sırtınızda… Bir kuyunun üzerine eğilmiş ve ansızın, aslında onun sizi izlediğini fark etmişsiniz gibi… Arzunun derebeyliğinde acınası tahtına oturtulmuş, peşkeş çekilen insan bedeniyle karşılaşacaksınız. Etin hiç sönmeyen yangını, budalalığı ve eşsiz güzelliği; hafif, uçucu kaçıcı, gelgeç bir yaşam ve her köşe başında bir ölüm…

İki yıl önceydi. Varoşlardaki bir bayram kutlamasında, paçavralara sarınmış, bacakları ve kaba etleri açıkta bir kadın görmüştüm. (Cinsiyetini anlamam dakikalar almıştı.) Toplama kampından çok geç kurtarılmış, birkaç gün içinde ölmeye yazgılı gibi duruyordu kadın. Yirmisinde de olabilirdi yetmişinde de. Dişlerinin çoğu dökülmüştü, dirsekleri derisini yırtarak dışarı fırlamıştı. Samba yapıyordu. Zevkle kendinden geçmiş, kahkahalar savura savura… Yüzü, ancak çocuklarda görülebilecek, o saf, katıksız neşeyle ışıl ışıl… İşte, açlıktan ölmek üzere olan bir kadının bulanık, sisli, dipsiz gözlerine bakıp da mutlulukla, gerçek mutlulukla karşılaştığınızda Rio’nun labirentlerinden içeri dalmış olacaksanız. Tıpkı benim yaptığım gibi.

Artık size –ve bana- gerekli olan bir parça cesaret. Bir tekneden karanlık sulara atlamadan ya da pokerde kartları açmadan önce gereken kadar belki. Unutmayın! Karşınızdaki Rio de Janeiro (İsminin “Ocak Irmağı” anlamına geldiğini biliyor muydunuz?) Bu kent, sonsuz rastlantılar oyununda öyle ustalaşmıştır ki onun karşısında şeytan bile amatör sayılır. Blöf yaptığına inandırdığı an kare as çıkartır.

Şimdi gözleriniz kapayın. İçimden ona kadar sayacağım. On dediğimde Rio’da olacaksınız. Ne yazık ki gözlerinizi ne zaman açmanız gerektiğini ben söylemeyeceğim.

Helin Ay

İstanbul Tıp Fakültesi öğrencisi.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
KARINCALAR İÇİN KARTPOSTAL

Karıncalar İçin Kartpostal projesi, Cape Town şehrinde yaşayan ve 1 Ocak 2013’den bu yana her gün minyatür bir resim çizen...

Kapat