Kuzguncuk’tan bir ses: Hişt hişt!

Saat 16.30, Eminönü’nden kalkan bir vapurla Üsküdar’a geçiyorum ve kulağımda bir ses, Sait Faik’ten. Etrafıma bakınıyorum, her şey olağan. Bu ses nereden geliyor? Benden başka kimsenin duymadığını ayrımsadığım bu ses, Üsküdar’a varmamla gürül gürül… Siz de duyuyor musunuz?

Üsküdar’dan bir yürüyüş tutturuyorum, solumda deniz ve sonrası denizi kucaklayan yalılar ile. Kısa ama uzun soluklu… Ses(im) bir harf daha yükseliyor, bir harf daha… Kısa ve uzunun kesiştiği yerde beliren şeyle duruyorum, karşımda Çınaraltı. Hayır hayır, Çengelköy’ün Çınaraltı’sı değil, Kuzguncuk’un bu; kısa bir deniz mavisi ile uzun bir caddenin tam kesiştiği yerde.

Evet, buradan itibaren Kuzguncuk gezim başlıyor, sesi bulmalıyım.

–hep birlikte. 

Ama ilkin Çınaraltı’nda bir ağacın gövdesine sarılıyorum, aklımda ölüm olduğunu söyleme Süreya. Yaşam diyorum. Birçok şey istiyorum o anda, o yerde. Bir çay istiyorum, denizi avuçlamak istiyorum, sarılmak istiyorum, o tanımadığım insanlarla konuşmak istiyorum.  İsteklerim bitmiyor ama bir süre sonra geri dönmek üzere kalkmalı sanki, daha İcadiye Caddesi bekliyor beni. Arkama denizi alıp caddeye sokuluyorum. Kaldırımlar “Merhaba, nasılsın?” diye sesleniyor. Ah nasıl demeyin, burada yaşayan insanların özü kaldırımlara ilişmiş. Burada sadece telefonlarına gülümseyen insanlar yok, yanağıma gülümseyen insanlar var.

“Hişt hişt.”

ekmek-teknesi

Yürüyorum, yürüdükçe açılıyorum. Cadde boyunca kaldırımlara taşan masalarda konuşan elleri, renkli renkli cumbalı evleri, güzel baharı, kedili kadınları, çay evinde boşalan bardakları, ‘ekmek teknesi’ tabelasını, Perihan Abla’yı ve el yapımı çikolataları görüyorum. İstanbul’da kaybolmayan bir şeyler var burada, bir mahalle. İstanbul’da kaybolmayan doğa biraz da… Ve bir başka yöne döndüğümde cami-kilise-sinagog görüyorum ardı sıra, “Güzelsin sen Kuzguncuk!” diyorum. Bu kaldırımlarda oturup bir kahve içmeli bol köpüklüsünden, aldığımız çikolatalarla.

“Hişt hişt.”

perihan-abla-sokagi

 

kuzguncuk-resmi-2

Kaybolmayan birtakım şeyler diyorum, Kuzguncuk’la bana sesleniyor, bir Sait Faik öyküsünde.

 “Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.

Hişt hişt!

Hişt hişt!

Hişt hişt!”

Yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları diye bağırıyorum Kuzguncuk’ta.  Benden önce daha nicelerin bağırdığı gibi ya da benden sonra nicelerinizin bağırdığı gibi bağırıyorum. Kutsal topraklara varmadan önceki son durak olduğunu söylenen Kuzguncuk’ta akşamı karşılarken, caddeden Çınaraltı’na geri dönüyorum. Çınarın yeşiline bir kez daha tutunarak martılara göz kırpıyorum.

Kuzguncuk’ta yaşayanlara bir kez daha imreniyorum, Can Yücel’e de.

“Ben Kuzguncuk’ta yeşil bir dal buldum, ona tutundum.

Kuzguncuk’ta oturuyorum; martılarla aynı katta.”

Ve size de diyorum, hişt hişt’ i duyuyor musunuz? O halde Kuzguncuk’a.

Not: Bahsettiğim çikolata dükkânın adı Lebosi, çikolataların her biri ayrı güzellikte. İcadiye Caddesi üzerinde sağda bulunmakta.

Helin Ay

İstanbul Tıp Fakültesi öğrencisi.

1 Comment

  1. Selçuk Özcan

    Selçuk Özcan

    15 Mart 2015 at 22:50

    Gayet sempatik eline sağlık 🙂

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Aile Boyu Sanat : Fang Ailesi

“Şimdi suratına bir tane çaksam, sanat diyebilir miyim buna?” Dürüst olalım. Hangi birimiz kitap alırken arka kapakta okuduklarımızdan, kitabın aldığı...

Kapat