Le Tableau (2011)

Jean-François Laguionienin yönetmenliğini yaptığı Le Tableau (Mutluluğa Boya Beni) 76 dakika içinde dünya tarihini ve gerçeklerini oldukça şiirsel bir biçimde anlatıyor. Filmi henüz izlemeyen okurlarımız için öncelikle filmi izlemelerini tavsiye ederiz, bu yazı bir film tanıtım yazısı değil inceleme yazısıdır.

Son günlerde aklımda çok tartışmaya açık bir soru var; Söz mü daha etkilidir, yoksa resim mi? Bu soru karşılıklı oturarak günlerce tartışabileceğimiz bir soru. Özellikle son yarım yüzyılda teknolojinin gelişmesi ile hayatlarımıza giren diziler, filmler, belgeseller… ile belki resmin son zamanlarda daha öne çıktığını söyleyebiliriz. Bu da akla şu soruyu getiriyor; Resmi daha etkili yapan göz müdür yoksa kulak mı?

Filmimiz küçük bir burjuvazi dünyasında başlıyor. Bu dünyada üç kesim var; Tam boyalı olanlar, yarım boyalı olanlar ve eskizler. İlk dünyamızın yer aldığı küçük çerçevemizde de görkemli bir şato, bahçe ve orman yer alıyor. Şato’nun kapıları sadece tam boyalı olanlar için açık, yarım çizili olanlar bahçeye itilmiş ve eskizler görünmeden ve duyulmadan gölgelerde yaşamak zorunda. Orman ise bilinmeyenin korkusu… Bu tablo akıllara 1789 Fransız İhtilali öncesi Avrupa hiyerarşisini getirebilir. Bu hiyerarşi içinde yarım çizili olanların ve eskizlerin en büyük arzusu ressamın geri dönmesi. Tıpkı Fransız Devrimi öncesi Ortaçağ’da beklenen Tanrı gibi… 
le-tableau-2

Bu burjuvazi ortamında artık klasikleşen bir hikaye var karşımızda, bir aşk hikayesi. Tam çizili olan Ramo ve yarım çizili olan Claire’in hikayesi.

Bu aşk sonunda ana karakterimiz olan Lola, Ramo ve biri tam boyalılar tarafından yaralanan iki eskizin ormanı keşfetmesine neden olacak.

Tam çizililerden kaçan Ramo ve eskizler, Claire’in yerine gelen Lola ile gölde sürüklenerek ormanın içine girerler. Ancak o zaman fark ederler ki orman sanıldığı gibi korkulacak ya da onlara zarar verecek bir yer değil.

Gerçek hayatta aslında bilmediğimiz ve bu yüzden büyük bir korku ile yaklaştığımız şeyleri anımsatıyor bu orman. İnsanlık tarihini ve haklarını derinden etkileyen ırkçılığın bile temelinde bunun olduğunu günümüzde yeni yeni fark ediyoruz.

Yaşar Kemal “Tek Kanatlı Bir Kuş” kitabında korkunun bilgisizlikten doğduğunu söyler. Bu sözüne bir ilave yaparak korku bilgisizlikten ya da çok bilmekten doğar diye düşünüyorum. Hangisinin daha trajik olduğu sizlere kalmış.

Henüz keşfettikleri bu gerçek ile şatoyu arkalarında bırakarak ormanın içinde ilerlemeye başlarlar.  Sonunda öyle bir noktaya ulaşırlar ki Lola bir anda kendini tablonun dışında bulur. Artık gerçek dünyaya adım atmışlardır. Tablonun dışına çıkmışlardır.

le-tableau (1)

Lola artık kendi tablosunun dışındadır ve faklı bir tablonun, benzetme yaparsak farklı bir dünyanın üstünde duruyordur. Ona yetişmeye çalışan eskizler ve Ramo kendi tablolarından yavaş yavaş çıkarken Lola kendini bu farklı tablonun içinde bulur. Bu tablo yeşillerin ve kırmızıların savaşı ile ilgilidir. Lola kırmızılar tarafından bir casus sanılmış ve tutsak edilmiştir ancak Lola’nın açıklamasına rağmen kırmızılar asla bir tablonun içinde olduklarına inanmazlar, çünkü savaş ciddi bir iştir onlara göre.

le-tableau (2)

Bu bitmeyen savaştan sıkılan küçük davulcu Macenta’nın yardımıyla iplerinden kurtulan Lola, Macenta ile birlikte tablonun dışına çıkar ve Ramo ve eskizlerle buluşur. Yabancısı oldukları küçük bir evin içindedirler.  Terk edilmiş gibi görünen bu evin içinde ressamı ararlar ancak görünürde kimse yoktur.

le-tableau (3)

Kendilerini içinde buldukları bu evde Macenta Lola’ya bir soru sorar; “Ressamı görünce ona ne soracaksın?” Macenta ona neden bir savaş resmi çizmek istediğini sormak istiyor, onun yerine neden bir deniz çizmediğini. Lola’nın aklında ise daha çok şey var; neden bazılarının mutlu bazılarının ise mutsuz olduğu gibi. Bu sahne aynı soruyu kendime sormama neden oluyor. Ne sorardım?

Onlar tartışırlarken Ramo yabancı bir ses duyar ve küçük grubumuzu sesi takip etmeye çağırır. Karşılarında şimdi yeni bir tablo vardır.

le-tableau (4)

Yeni bir tablo, yeni bir karakter; Garance. Grance ile beraber iki yeni tablo daha vardır; bir soytarı olan Orande de Mars ve ressamın oto portresi. Orande de Mars neşeli bir soytarı olmakla beraber nüktedandır da. Ressamın oto portresi ise pek huysuzdur. Çünkü ressam onu bu şekilde resimlemiştir. Ressama aşık olan Grance ve ressamın oto portresi arasında bir çatışma vardır. Ancak tüm bunların arasında ressam ortada yoktur.

le-tableau (2)

le-tableau (3)

le-tableau (4)

Garange tutkulu bir kadın gibi, ressamdan söz ediyor ve ressamın ona duyduğu aşktan. Lola, Garange’un tablosunun içinde onu dinliyor.

Lola ressamla tanışmayı çok istiyordur, Garance belki de Venedik’e dönmüş olabileceğini söyler. Çünkü ona göre ressam orayı çok seviyordur, rüya gibi bir yerdir orası.

le-tableau (5)

Böylece Garance’ın tablosunda Venedik’e gider Lola, Ramo da onun peşine takılır. Kendilerini karnavalın içinde bulurlar. Burada herkes durmaksızın dans ediyordur. Sürekli dans etmek biraz sıkıcı, biraz da yorucudur ama yapacak bir şey yoktur, ressam böyle resmetmiştir onları.

le-tableau (5)

Bu arada gerçek dünyada bir fırtına kopar ve tüm ışıklar söner. Yalnız kalan Macenta ve eskizler küçük bir kibritin yardımıyla göz gezdirirler çevrelerine. Karşılarında bir katliam vardır. Yırtılmış, karalanmış, parçalanmış resimler… Bunu yapanın ressamdan başkası olmadığı bellidir. Demek ki ressam o kadar da iyi biri değildir.

Bunun üzerine uyarmak için Lola ve Roma’nın yanına koşarlerken kendilerini farklı bir tablonun içinde bulurlar. Bu tabloda Venediktedir ve Garange’ın tablosu ile bağlantılıdır. Magenta ve eskizler, Lola ve Ramo’yı ararken onlarda bu kargaşanın içinde kaybolmuşlardır. Lola bir gondolla ressamı aramaktadır. Ramo ise ara sokakta tanıştığı bir ressamın düşürdüğü boyasını almıştır. Sonunda birleşen küçük grubumuz aradıkları şeyi bulurlar. Ancak tam anlamıyla değil.

le-tableau (6)

Bu onlarca ressam, asıl ressamın tablonun içine koyduğu küçük kopyalardan başka bir şey değildir.

Lola, Macenta ve eskizden duyduklarına inanmaz, ressamın böyle bir şeyi yapması olanaksızdır. Ancak Ramo’ya göre artık ressama ihtiyaç kalmamıştır. Çünkü artık kendi boya tüpleri vardır. Ve daha fazla boya bulabilirlerse kendilerini boyayadabilirler. Yine Ortaçağ’a bir gönderme yapmak istiyorum. O karanlık dönemlerde insanlar cennette ki yerlerini para ile almaya çalıştılar ta ki buna gerek olmadığını görene kadar. Bu da aklıma Lev Troçki’nin sözünü getiriyor: “Bırakın din adamları başka bir dünya vaad etsinler. Biz cenneti yeryüzüne kuracağız!” Demek ki bu dünyayı çizende biziz silende.

Böylece küçük grubumuz Venedik’in içinden ressamın atölyesine doğru bir çıkış ararlar. Sonunda ressamın oto portresine çıkacaklardır. Ressamın oto portresi her zaman kızgındır ancak resim yapmayı biliyordur. Atölyenin içinde ihtiyaçları olan renkler de vardır. Küçük grubumuz resim yapmayı öğrenir ve buldukları renkleri kendi yaptıkları küçük torbaların içine koyarak ilerlemeye başlarlar.  Artık kendi tablolarına dönme zamanıdır.

le-tableau (7)

Bu arada kendi tablolarında işler pek iyi gitmemektedir. Tam çizili olanlar Ramo’yu bulmak için Claire’ı esir almış ve tüm eskizlerle, yarım çizilileri toplamıştır.

Küçük grubumuz kendi resimlerine ulaşmak için tekrar savaş tablosunun içinden geçmek zorundadırlar. Magenta’nın iyi bir fikri vardır. Sabah olupta iki tarafta savaşmak üzere birbirlerine yürürlerken ilginç bir şey fark ederler. Artık yeşiller ve kırmızılar yoktur. Sadece morlar vardır. Size hangi dönemi anımsatıyor bu?

Eskizler ve yarım boyalı olanlar ormanın içine kaçarak, tablonun dışına çıkarak küçük bir macera yaşayan iki eskizimizi kendilerini boyarken bulurlar . Artık ellerinde fazlasıyla boya ve fırça vardır. Artık herkes tam boyalı olabilir. Öbür yandan esir alınan Ramo ve Claire siyaha boyanarak idam edilmek üzeredirler. Ancak bu idam yarım kalır çünkü kendilerini rengarenk boyayarak ortaya çıkan diğer çizimler onları kurtarır. Yeni renkleriyle ortaya çıkan bu çizimler bir anda kendilerini aşağı tabaka olarak görenlerin sevgilisi olur. Artık ortada yarım kalan bir şey yoktur. Bir farklılıkta yoktur. Bu bana Fransız İhtilali sonrası ortadan kalkan sınıfları hatırlatıyor. Sahi diyorum, biz birbirimizi nasıl sınıflandırıyoruz? Neye göre yapıyoruz bunu? Aslında farklı olmasak da öyle olduğumuzu mu farz ediyoruz, birbirimizi tanımadan, bilinmeyenin korkusuyla mı yaklaşıyoruz?

le-tableau (8)

Artık herkes mutludur, Lola dışında. Çünkü onun istediği tam bir çizim olmak değildi. Böylece tekrar tablosundan dışarı çıkar Lola. Bu sefer içinde bulunduğu evi, ressamın atölyesi, terk edip arkasında bırakır.

Şimdi güneş karşısında capcanlı parlamaktadır ve ressam çimlerin üzerinde resim yapmaktadır. Sonunda onu bulmuştur Lola. Ona kendi tablosundakilerin ressamın onları terk ettiğini düşündüğü söyler. Ancak bu ressama göre saçma bir düşünce; “Basit bir çizim çoğu zaman özenle bitirilmiş bir resimden daha etkileyicidir.”

Macenta Lola’ya ressamı görürse ona ne soracağını sormuştu filmimizin başlarında. Ancak Lola bir soru sormuyor, aksine ressam bir soru yöneltiyor ona; Buraya neyi öğrenmek için geldin? Lola hiçbir şey diyor, sadece seninle tanışmak istedim.

Ve şimdi…

le-tableau (6)

Bizlerde kendi tablomuz dışına çıkarak ressamı bulabilir miyiz dersiniz?

 

Güntülü Akkaş

Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencisi. Maceraperest bir sanat aşığı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
İngiliz Ressamın Atatürk Portreleri ‘Bu Kalp Seni Unutur Mu?’ Sergisinde!

İngiliz ressam Ned Pamphilon'un yaptığı Atatürk resimleri, 'Bu Kalp Seni Unutur Mu?' sergisinde ziyaretçilerle buluşuyor. Mustafa Kemal Atatürk ve İstanbul...

Kapat