Şu an Okuyorsun
Mimar Sinan ve Günümüz İstanbul Silüeti

Mimar Sinan ve Günümüz İstanbul Silüeti

Uzun zaman oldu size yeni bir şeyler anlatmayalı.  Fakat şu sıralar yeni şeyler öğreniyorum ve sizin de bunları düşünmenizi ve değerlendirmenizi arzuluyorum. Saygıdeğer Profesör Gülru Necipoğlu‘nun (Harvard Üniversitesi) “Sinan Çağında Mimarlık Kültürü ve Âdab: Günümüze Yönelik Yorumlar” (İstanbul, 2016) adlı makalesini okudum ve farklı bakış açıları kazandım. Hocanın görüşlerini özetle size aktaracağım, geniş haline “Osmanlı Mimarlık Kültürü” adlı kitaptan ulaşabilirsiniz. Aslında bu yazının amacı Mimar Sinan’ın eserleri ışığında günümüzde silüeti bir hayli değişen İstanbul’a bakmak. Biraz da tarihsel dedikodu vereceğim tabi ki.

Mimar Sinan (1488/90 – 1588), hepimizin bildiği üzere tarihimizin çok önemli figürlerinden biridir. Döneminde ve günümüzde bir “dahi” olarak anılan Sinan’ın yapıtları eşsizdir. Kendinden sonra gelenlere de ilham kaynağı olur. Seferler sayesinde birçok mimari üslupla karşılaşan Sinan, bunlardan ilham alarak zamanla kendi üslubunu oluşturur ve mühendis yanıyla birleştirerek birbirinden güzel yapılar ortaya koyar.

Mustafa Sai Çelebi’nin kaleme aldığı Mimar Sinan biyografisi sayesinde mimarın, bu eserleri yaparken neleri ele aldığını öğreniriz. Gülru hocanın anlatısına göre Sinan’ın dikkat ettiği 3 önemli husus şöyle:

1. Hiyerarşi ve Coğrafi Konum

Hiyerarşik mimari temsil sistemini kullanan Sinan, kişilerin statülerine göre eserlerini konumlandırır. Padişah ve hanedan mensubu kişilerin, banisi (yaptıran kişisi) olduğu camileri İstanbul’un tepelerine ve İstanbul’a yakın yerlere yerleştirirken; sadrazam vb. banilerin camilerini daha aşağıda kalan ve merkezi olmayan yerlere yerleştirir.

2. Âdab

Buradaki mimari adabı aynı günümüzdeki “sınırlarını bilme” olarak düşünebilirsiniz. Mimari adab, edepsizlik yapılmasını engeller; plan tipi, üslup, malzeme ve bezemeler için bir standart belirler. Örnek verecek olursak; padişah camileri, çift ve daha fazla minerali ve tek minarede çift şerefeli olur. Avlular, kubbeli revaklar içerir. Kimse, padişahın özel izni olmadan bunları kullanamaz, kullanırsa idama kadar gider.

Selimiye Camii

Ayrıca herkes, her yere cami yaptıramaz. Yeterli parası ve camiye gelecek cemaat olduğunu kadı mahkemesine ispat etmek zorundadır. Camiyi dolduracak cemaat yoksa halkın parasının harcanması israf olarak görülür. Lüzumsuz binalar yerine insana yatırım yapılması öngörülür. Mustafa Ali, nasihatnamesinde III. Murat’a şöyle diyor:

Mescid ve mektebi bırak âlem yap! Kâbe yapmak gibidir âdem yapmak. Taş ve ağaç çatmak lazım değil şahım. Şahlara âlem yapmak yaraşır.

3. Doğa

Mimar Sinan, eserlerinin doğa ile uyum içinde yükselmesine özen gösterirdi. Padişah camileri, sur içi (Eyüp, Galata, Üsküdar) tepelerine serpiştirilirken diğerleri daha mütevazi yerlere konumlandırılırdı. Örnek olarak Süleymaniye Camii‘ye bakarsak aşağıdan yukarıya tepeyle bütünleştiğini görürüz. Ayrıca, -bugün maalesef halka açık olmayan- seyir terasları, eşsiz, panoramik İstanbul manzarasının seyredilmesini sağlar.

Evliya Çelebi‘ye göre; Haliç’e dönük dış avludan, Topkapı Sarayı, Üsküdar, Boğaz Hisarı, Beşiktaş, Galata, Kasımpaşa ve Okmeydanı görülür. Boğazda dolaşan binlerce kayığın görünümü “bir harem-i seyr-i cihan yirdür”. Bu görünüm birçok mimarlık tarihçisi tarafından Venedik’e benzetilir. Ekolojik sisteme saygılı ve doğayla bütünleşen bir anlayış vardır.

4. Sinan Hakkında Yanlış Bilinen Gerçekler

Gelelim tarihsel dedikodulara ve şehir efsanelerine. Bazı kaynaklarda, Sinan’ın Mihrimah Sultan‘a aşık olduğu, romantik bir ilişkileri olduğu iddiası geçiyor. Bu iddianın kaynağı kurgusal bir Arthur Stratton romanından başka bir şey değil. Tarihsel bir gerçeklik yok.

İkinci iddia Sinan’ın, Şehzade Camii‘nin restorasyonu için bıraktığı şişe içindeki kağıt. Mektupta, taşların ömrünün 400 yıl olduğu ve yenileme yöntemleri yazıyormuş. Gülru hoca diyor ki; her şeyden önce şunu sormak gerekir; eserlerinin ebediyen yaşamasını isteyen Sinan, neden 400 yıllık taş kullansın ve kendinden yüzyıllar önce Anadolu’ya bırakılan eserlerin sağlam olduğunu bilmiyor muymuş?

Şehzade ve Süleymaniye Camii

Üçüncü iddia Sinan’ın, Süleymaniye Cami‘nin restorasyonu için bıraktığı bir diğer şişe içindeki kağıt. Yine nasıl yenileyeceklerini anlatmış. Topkapı Sarayı’nda gizli muhafaza ediliyormuş. Hoca bu sefer şunu soruyor; neden hiçbir bilim insanı bu ilginç belgeyi yayımlayarak dünya ilmine tanıtmayı düşünmemiş?

5. Günümüz İstanbul Silüeti

Şimdi ben bunları size niye anlattım? Niçin anlattım? Günümüzde, mimarlık adabının nasıl çiğnendiğine buralara bakarak değerlendirelim. Tabi ki Gülru hocanın anlatımıyla: Haliç Metrosu, Çamlıca Camii ve Mimar Sinan Cami.

Öncelikle İstanbul’un Venedik ile görüntüsünün benzetilmesine ve iki şehrin mirasını nasıl koruduğuna bakalım. Denize dönük panoramik görüntü ve doğayla bütünleşen eserler bakımından benzeyen iki şehir, bugün bir hayli farklılık gösterir. Bunun sebebi Venedik’in, şehrin tarihi silüetini bozacak yapılara izin vermemesidir. Ayrıca çok katlı devasa cruise gemilerinin şehrin ortasından geçmesi yasaktır. Oluşan kamuoyu da bu tarihselliği korumak adına birliktir. Bizde her şey bunun tam tersidir. Gittikçe şehrin her yanından “fışkıran” gökdelenler İstanbul’un silüetini bozmaktadır. Cruise’ların yasaklanması bir yana Galataport gibi projelerle daha da imkan sağlanması söz konusudur.

Boğaz’da yükselen camiler

Diğer mimari yapılara bakacak olursak; adabtan yoksun bir şekilde Boğaz tepelerinde yükselen camileri görürüz. Alüminyum kaplı parlak kubbeleriyle göz alan mahalle camileri, konumları ile yine silüetin doğal akışını bozarlar. Günümüzde en tartışmalı olan camilerden biri ise Çamlıca Camii‘dir. İskandan ve cemaatten yoksun, padişah camilerine özenen yapı, teraslama ve sahnelemeden de yoksundur. Etrafına işlevsel yapılar konularak cemaat çekmeye uğraşılır. Koca Sinan’ın izinden gidildiği söylense de ölçüt olarak onu geçmek, hatta Ayasofya‘yı bile geçmek hedef alınır. Minare ve şerefe sayılarına, kubbe ve minarelerin ölçütlerine bakıldığında da Selimiye ve Sultan Ahmed camileri ve Mescid-i Nebevi ile yarışır. Bu açıdan bakıldığında mimari adabtan yoksun bir yapı olarak görülür.

Çamlıca Camii

Mimar Sinan Camii de konumu ve malzemeleri ile eleştirilir. Gökdelenlerin, Avm’lerin yükseldiği Ataşehir’de ve otoyol kenarında olması yapıyı yalnızlaştırır ve önemini kaybettirir. Uygulanan üslup da Sinan’ı taklit etmeye çalışmaktan öteye geçemez.

Ataşehir Mimar Sinan Camii

Haliç Metro köprüsüne gelirsek; yukarıda bahsedilen Evliya Çelebi’nin tasvir ettiği manzarayı görmek artık mümkün değildir. Tevazu sahibi eski köprünün yerine böylesi “teknoloji harikası” bir köprü inşa edilmesi Sinan’ın tasarladığı panoramik görüntüye engel olur. Köprünün devasalığı yüzünden geniş açılı perspektif yok olur. Çelebi’nin bahsettiği görüntüyü merak edenlerin ise ancak eski fotoğraflara bakmaları gerekir.

Makaleden bağımsız olarak, saygıdeğer mimar Seda Özen Bilgili’nin bir tweet’ini de şuraya bırakayım. Süleymaniye çevresinde giderek çoğalan kafelerin, görüntüyü ne kadar katlettiğinden bahsediyor. Tüm bunları düşündüğünüzde ne kadar haklı değil mi?

Sonuç olarak bakıldığında; “eski adamların” daha düşünceli davrandığını ve adab bildiklerini söylemek yanlış olmaz. İstanbul’un gittikçe kötüleşen görüntüsünün sebebi, rantlaşma ve tarihi miras düşünülmeden hareket edilmesidir. Para uğruna dikilen gökdelenler, binalar, kafeler; cemaatsiz yüzlerce cami ve adab kurallarından yoksun yapılar, tarihi ve doğal silüeti katlederler. İstanbul’un gökdelenlerden ne kadar sancı çektiğini daha köprüden çıkışta karşılaştığınız Levent’te; Anadolu yakasında ise Kartal’da görebilirsiniz. Çamlıca Kulesi gibi doğal silüeti delip geçen yapılar da insana “bu yapı burada ne mana?” diye sorgulamalar yaşatır.

Devrim Erbil, İstanbul’a Mavi Bakış (resmin HD hali için: https://twitter.com/sanatkaravani/status/1585060374042546176/photo/1)

Sinan gibi dahi bir adamın, yapılarını kondururken milim milim hesapladığı, her türlü etkeni işin içine katarak dokuduğu İstanbul, bugün hala aynı tarihsel görüntüye sahip olabilirdi. Ama günümüzde dahi hala gelişmeyen ve birleşmeyen kamuoyu, tarihimizi korumakta geç kalmamıza sebep olur. Diğer medeniyetlere baktığınızda; tarihi mirası nasıl koruduklarına şahit olabilirsiniz. Örnek olarak; Barselona bugün, eski ve yeni şehir olarak ikiye ayrılır. Ciutat Vella dedikleri eski şehir (old town) binlerce yıllık tarihi yapılarını aynen korur. Peki biz bugün tarihi yarımada dediğimiz bölgeyi niye aynı özenle koruyamıyoruz?

Tarihi belleğin oluşması, sadece kitaplardan okuduğumuz siyasi olayları öğrenmekten ibaret değildir. Müzelerde korunan eserlerden; köşe başındaki bir Osmanlı çeşmesine kadar her şey bize bırakılan kültürel bir miras, tarihi bir bellektir. Sadece mimari değil her alanda “saygı duymayı” öğrenmek belki de özlediğimiz “toplumsal birliği” yeniden sağlayabilir.

Umarım umut, bu toprakları çoktan terk etmemiştir.

Not: Bazı görseller Prof. Gülru Necipoğlu’nun makalesinden alınmıştır.

Bu yazı sana nasıl hissettirdi?
Emin Değilim
0
Heyecanlı
0
Hüzünlü
0
Mutlu
0
Şaşırtıcı
0
Yorumları Gör (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published.

© 2011 Sanat Karavanı, Tüm Hakları Saklıdır.

Yukarı Kaydır