NASIL BİR KADIN, DAHA BİR KADIN? KADIN OLMAK, KADIN YAZAR OLMAK, ANNE OLARAK YAZAR OLMAK ÜZERİNE: SİYAH SÜT

‘’ Bu kitap okunur okunmaz unutulmak için yazıldı. Suya yazı yazar gibi…’’

‘’…dayanabilmek ve sonra hayata, bir mucize gibi yeniden başlayabilmek için..’’

Kadın olmak nasıl bir şeydir? ’Kadın’ olmayı yıllarca reddedip görmezden gelebiliriz. Ama zaman gelir, o garipsediğimiz, inkar ettiğimiz, görmezden geldiğimiz ya da görmezden gelmeye çabaladığımız gibi olmuşuzdur. Belki de istemeyerek ya da öyle olmayı istemediğimizi söyleyerek. Ama oluruz, oluyoruzdur, olmuşuzdur. Siyah Süt, bunun dile gelmiş, yazıya dökülmüş hali.

‘’ Ne var ki hayat, biz planlarımızı yaparken peşimiz sıra sessizce gelip pek süslü, fiyakalı planlarımıza Miki kulakları, vampir dişleri, pos bıyıklar çizen yaramaz mı yaramaz bir çocuk. Sen istediğin kadar planladığını zannet geleceği, o gene bildiğini okur. ‘’

Kız çocukları, hepsi, gelecekteki çok önemli bir şey için hazırlanıyor sanki. Çocukluğundan beri bu ‘’çok önemli şey’’ için söylenenleri bir bir önemsiyor, içselleştiriyor, o söylenenler olmaya karar veriyorlar. Duygusallaşıyor, sakinliyor, sessizleşiyor, çok şeyi-her şeyi kabullenir oluyor, sormamaya başlıyor, kendileri dışındakilerin beklentilerine göre hareket ediyor, kendilerini duymamaya başlıyorlar, bu öğretiliyor çünkü, içlerindeki sesleri azaltıyor, kalanların da seslerini kısıyor, kısıyorlar, kısıyoruz. Duyamıyoruz!

Büyümeye başlayan bir kadın; oyun oynamayı, hayal kurmayı bırakır, sessizleşir, susar. Öyle mi? İplerini artık ‘o’nun ellerine bırakma zamanının geldiğini düşünür. ‘’O kadın’’a. Kimdir o kadın? Pratik Akıl Hanım, Can Derviş Hanım, Hırs Nefs Hanım, Sinik Entel Hanım, Anaç Sütlaç Hanım? Elif Şafak’ın parmak kadınları… Şafak’ın karakter yaratma kabiliyetinin sıkı göstergeleri. Kadınlığa, kadınlara biçilmiş rollerin kalıp bulmuş hali bu parmak kadınlar. Hepsinde mutlaka size benzeyen, sizden bir şeyler bulacaksınız. Hangisi? Ya da hangileri? Gerçekten hangisi? Bir seçim söz konusu olmalı mı? Hangisinin doğruları doğru? Siyah Süt’e; Şafak’ın , cevaba, cevaplara ulaşabilmek için onlarla savaşı demek yanlış olmaz.

Kadınlar kendilerine biçilen rollere ne zaman büründü? Sahi kadınlar ne zaman kadın oldu? Kadınlığın bir sınırı var mı? Varsa eğer nerede kadınlığın sınırları? Dünyaya getirdiği, emzirdiği çocuklarda mı? Aşklarında, sevgililerinde mi? Yazar, tüm bu soruların peşinde koşan kendisini yazıyor kitapta.

Bunlarda ve bunların ötesinde bir şey kadınlık. Sınırları olmayan. Peki ya gerçekten sınırların olmadığına mı inanıyoruz? İçinde büyüdüğümüz toplumunun zihnimize kazınan kodları! Ah, şaşkın kalmak kendi sınırlarını çizmekte.

‘’ Kadınlık ‘’, kadınlar için kendilerinin en göz kulak ardı edilmiş parçalarıdır. Hem kendileri tarafından hem de dışarıdakiler tarafından göz kulak ardı edilmiş nadide parçaları. Saçının şekli, ojesinin rengi, topuklu ayakkabıları, kibar konuşmaları, naif halleri, sessizliği, sakinliği, işvesi, çocukları sevmesi, pişirdiği yemekler, kaynattığı reçeller, becerikli elleri, doğurabilme yetisi. Kadın olmanın sınırları içinde sayılabilecek şeylerden birkaçı işte. Öğrenilen rollerden birkaçı.

Bunlar birdenbire öğrenilmez tabii. Kimlikler bir anda oluşmaz, roller bir anda biçilmez, roller bir anda üstlenilmez. Anne-babalarımızın bizi kucaklarına aldıkları andan itibaren (aslında cinsiyetimiz belli olur olmaz başlıyor bence bu süreç, daha dünyaya gelmeden) hayata veda vaktimiz gelene kadar öğreniriz rollerimizi, görevlerimizi.

Ölene kadar bir kimlik edinme sürecidir yaşam. İçinde dünyaya geldiğimiz kültür, bizi büyütenlerin sahip oldukları örf-adet, gelenek-görenekler, içinde yaşadığımız ya da yaşamımız boyunca içinden geçtiğimiz toplumlar ve o toplumu etkileyen sosyal, ekonomik,siyasal, psikolojik değişimler kimlik edinmemizde etkili faktörlerdendir. Kültürler ve toplumlar içerisinde oluşturulmuş kalıplar bizlerin kimliğini oluşturur.

Toplumun oluşturduğu gerçekler, bireyler tarafından sorgulanmadan oldukları gibi kabul edilirler ve bireyler hayatları boyunca o gerçekleri değişmez olarak kabul ederler! Bu genellemeyi de görürsünüz satırlarda. Kadın ya da erkek bütün bireyler bu gerçekleri öğrenek, sosyal rollerini kabullenmeye adım adım yaklaşırlar. Bu süreç böyle ilerler.

Toplumun bireylerden beklentisi, başkalarının beklentilerine göre rollerine uygun davranmalarıdır. Bu güçlü etki davranış ve tutumları, kimliği oluşturur. Birey, başkalarının beklentilerine yanıt vermek için bu rollere göre davranmaya çalışır, bu şekilde yaşar.

Örneğin; bir anne. Anne olduğunu söyler, bu kimliği içselleştirebilmek için de sosyal hayatta toplumun onayına ihtiyaç duyar. Bu onayı alamadığında da kendisini ‘’annelik’’ için yetersiz, ‘’beceriksiz’’ hissederek kendisini mutsuzlaştırır ve ağır travmalara sürüklenir. Bu duruma da postpartum depresyon adı verilir. Bu, doğum sonrası depresyon anlamına gelen, doğumdan sonra görülebilen kaygılı, takıntılı, endişeli, umutsuz, çaresiz ve yalnız hissetme gibi duygularla karakterize olan bir duygu durum bozukluğudur.

Ben kimim? Kim olmak istiyorum? Ben içimdeki benlerden hangisiyim? Ben ‘beyin’miyim? ‘Beden’ miyim? İkisini birden olabilir miyim? İkilem, üçlem, dörtlem? Anaç Sütlaç, Hırs Nefs, Sinik Entel?

Neleri yapmama izin var ya da neleri yapmamalıyım? Şafak, yaşadığı bu süreci şöyle anlatıyor :

“İçimde bir minyatür harem var. Birbirine laf anlatamayan, çelme takan, pusu
kuran, fal bakan, nâme yazan, darı-lan birtakım dişi yaratıklar. Parmak
kadarlar, minicik minicik. Boyları 10-12 cm, kiloları 300-400 g civarında.
Akşamları içimden çıktıklarında gölgeleri vurur odamın duvarına. Olurlar
kocaman… Kimi zaman ışınlanarak, kimi zaman bana yapışarak bir yerden bir yere
gidebilirler. Ekseriya içimde ikamet ederler. Her birinin köşesi ayrı. Kimselere
açamıyorum bu sırrı. Deli diye tıkarlar yoksa en yakın tımarhaneye.”

Ona göre anne olmak ise :

‘’Annelik dünyanın en yaşanılası, en muhteşem lütuflarından biri: güzel ki hem de nasıl. Aldığı tüm övgüleri fazlasıyla hak ediyor. Öylesine benzersiz, öylesine kıymetli… İnsanın yüreğini hamur gibi alıp dönüştüren, kâinatın ritmiyle buluşturan eşsiz bir tecrübe.
Ama anneliğin sadece ve sadece pozitif yanlarından bahsedilmesinde yanlış ve yanıltıcı bir şevler var. Zira annelik aynı zamanda çetrefil, karmaşık ve kimi zaman hayli ağır. Bir sürece hazırlıksız yakalananlar da. kendini pek bir “hazır” zannedenler de derinden sarsılabiliyor. Üstelik daha evvel anne olmuş olmak da pek işe yaramıyor sanki. Her hamilelik farklı bir hamilelik. Her bebek farklı bir bebek. Tıpkı birbirine zerre kadar benzememesi gibi uzaktan aynı sanılan kar tanelerinin. ‘’

Birdenbire üzerine o kadar çok yapması gereken iş yağar ki annenin. Hareket etmeyi bırak düşünmek için dahi vakti kalır mı? Kalmaz. Düşünmeye dahi mecali kalmaz.
Bunun kanıtı şu pasajda :

Mutlaka Bakınız  Zirvedeki Medeniyet : Machu Picchu

Sinik Entel Hanım’ın önerine karşılık :

‘’ Haklı olabilir. Bir şeyler okumaya ya da karalamaya başlarsam, bir düzene girer zihnim. Kendini toparlayıverir. Başkalarının hikayelerine odaklanırsam, kurtulurum döne döne kendi hikayemi deşmekten, düşünmekten. Beni ancak okumak kurtarır.
Ama Sinik Entel Hanım’a açıklayamadığım bir mesele var. İstesem de okuyamıyorum ki. Bırak edebiyat kitabını, yemek dergisi karıştırırken dahi ne okuduğumu algılayamıyorum bu günlerde. Beynim KAPALIYIZ yazısı asmış kapısına, çekmiş gitmiş kim bilir nereye? Ne kadarlığına? Harfler dağılıyor ellerimde. Sonra okurum diye geçiştiriyorum. Bilmiyor ki Sinik Entel Hanım, ne okuması, ne yazması. Bir türlü kafamı toparlayamıyorum. ‘’

Gece vakti geldiğinde, yorulmuş beden yatağa uzandığında düşünmeye çalışmak ya da kendini sorgulayabilmek için o gücü bulmak ne kadar mümkün? Belki de tamamıyla bu bir lüks.
Anne ve büyükanneler evlerinde onca imkansızlıklara rağmen belki yedi belki on çocuk yetiştirdiler. Fiziksel olarak fazlaca yoruldular evet, zihinsel anlamda da belki biraz biraz.
Peki, uğraşı sadece çocuk büyütmek olmayan anneler? Ömrü boyunca filizlenmesine fırsat verdiği yeteneği ‘yazmak’ olan kadınlar, anneler? Bilinçli, sevgili, yazar, anne…

Tüm bunları tartışıyor Elif Şafak. Sonuç olarak da şunu belirtiyor, şuna vurgu yapıyor: İç denge, iç dünyamızla barış. Bir kadın, aynı zamanda bir sevgili gibi işveye sahip olabilir, bir anne kadar merhametli, şefkatli, koruyucu olabilir; aynı zamanda savaşçı ruha sahip bir mücadeleci de olabilir! Bu noktada, benimsenen geleneksel kadın rollerinin devamlılığı konusunda öne sürdüğü fikirler tartışmaya açıktır. Kadının yaratılışı itibariyle, hem kalem-kitapla hem de çocukla-anne olmakla baş edebileceğinin vurgusunu yaptığını sezdiriyor.
‘’ Anne ‘’ vericiliğin simgesi. Hatta vermenin daha ötesinde bir kavram. Bir şeyleri verebilmek, verici olabilmek için, kendinden vazgeçebilecek bir benliğe sahip olmak şartı var bence annelikte. ‘’ Ancak anne o kadındır ki kendine ait bir benliği yoktur. ‘’ der bir söz. Peki ‘anne bir yazar’ – ‘yazar bir anne’ için nasıl bir benlik yokluğu söz konusu olabilir? Denge nasıl kurulacak?

‘’ Gene içimdeki kopukluğu etrafıma mümkün olduğunca yansıtmadım. Ya da ben öyle sandım. Hasta olduğumu düşünmelerinden değil, ‘eksik’ olduğumu düşünmelerinden korktum. Dört dörtlük bir karne getirmeye çalışan ilkokul talebesi gibi takıldım kaldım zihnimdeki ideal karneye. Bir anne, bir eş, bir evlat, bir dost, bir yazar olarak istedim ki hepsinden ‘pekiyi’ alayım. Mükemmelliğe odaklandıkça müthiş bir suçluluk duygusuna teslim oldum. Yeterince iyi bir anne, yeterince iyi bir eş, yeterince iyi bir dost olamadığım için… yeterli olamadığım için… Her şeyin iyisini yapayım isterken, aslında ben iyi değildim. Kendimle aram iyi değildi. Ve işte o zaman, senelerdir en iyi yaptığıma inandığım şey, beni hayata bağlayan köprü tam ortasından yara aldı. Yazamaz oldum. ‘’

Hem anne hem yazar olmanın dışında, sadece ‘yazmak’ meselesi var, bir de ’kadın yazar olmak meselesi’.
Kendine ayırdığı vakitte yorgun hissetmekten uyuyamayan yetenek neyi, nasıl, ne zaman yazsın? Yazabilen yazsın. Yazan yazıyor, diyor Şafak.

‘’ Annelik ile yazarlık iki zıt kutup değil. Biz de bunlar arasında kati bir seçim yapmak zorunda değiliz elbette. İkisini de beraber kotaran nice kadın var. Tıpkı anneliğin yanı sıra mesleklerini de yürüten yüz binlerce kadın olduğu gibi yeryüzünde… Hem anne hem bankacı/politikacı/öğretmen/yönetmen/mühendis/karikatürist/dedektif/akademisyen/hostes/iş-çi/gazeteci/manken/oyuncu… olan, olabilenler gibi. Tüm zorluklara rağmen.
Keza edebiyat dünyasında da bolca örnek mevcut…’’

‘’ DEMEK Kİ NE TEK BİR REÇETE VAR ORTADA,HERKESE UYAN. NE DE HERHANGİ BİR GENELLEME YAPMAK MÜMKÜN.’’

Siyah Süt, tartışılmaya değer şeylerden birisinin de ‘’ Kadın yazar, ne kadar kadın gibi yazar?’’ sorusunun olduğunu gözler önüne seriyor. Kız çocuğu olmayı, gençliğini, hislerini, heyecanlarını, aşklarını, vücudunu, cinsini, karşı cinsini, cinselliğini… Bir kadın, tüm bunları nasıl ‘kadın gibi’ yazabilir?

Kadın yazarlar-şairler; cinselliği, öykülerinde, romanlarında, şiirlerinde erkekler kadar rahat anlatmıyor ya da anlatamıyor evet. Cinselliği çalakalem yazıyorlar. Sebebi? Sebebi kültürel. Sebebi toplumsal. Sebebi çoğu vakit bireysel. Toplum etkisinde bireysel. Toplumdan ötürü bireysel.

‘’ Bu memlekette kamusal alana çıkan ve bedeniyle değil, beyniyle tanınmak, beyniyle kabul görmek isteyen bir kadının cinselliğiyle ya da kadınsılığıyla barışık kalması o kadar kolay değil.‘’

Kadın romancıların hem kendi kadınsılıklarını bastırmaları, hem de kitaplarındaki cinsel unsurları sınırlı tutmaları içinde yaşadıkları toplumsal ve kültürel dayatmalardan bağımsız açıklanamaz.

Cinselliği kaleme almayı geçtik. Yazmak… Kadın yazar olmak. Nedir kadın yazar olmak?
Bazen erkek kılığına bürünmektir mesela. Zamanın birinde, evlendikten sonra geleneksel kadınlık kalıplarının içine hapsedilmek, hatta roman okumana dahi izin verilmemesidir Fatma Aliye gibi. Kocandan gizli okuyabilmek, önyargılarla boğuşmamak için imzanı ‘Bir Kadın’ olarak atmaktır, Fatma Aliye olmak.

Genç kızken yazdığın romana kattığın erotizmden dolayı Amerikalı bir erkek yazar olmaktır, Nihal Yeğinobalı olmak. ‘Zırh kuşanmaktır’ erkek ismiyle yayımlanmak.

George Eliot olmaktır kadın yazar olmak. Onun içinse kadınca değil ‘erkek gibi’ yazmaktır mühim olan. Her şeyi ama her şeyi.
Kadınlara, kadınlığa ve kadın kalemine bu denli ön yargılı olan bir dünyada bir kadın fikirlerini nasıl rahat taşıyabilsin ki yoksa? Kadın yazar önce ‘kadın’, sonra ‘yazar’ olarak görülüp değerlendirilirken.
Roman yazmak ile çocuk doğurmanın metaforlarla benzerlikleri kurulurken belirtilmek istenen, ‘Erkek de doğurabilir!’ midir yoksa, erkeğe bir artı değer katma çabasıyla, ‘Kadın, yazma işinin de hakkından alasıyla gelebilir.’ midir ? Hangisidir? Elif Şafak cevabı şöyle veriyor :

‘’ Roman yazmak sadece roman yazmaya benzer. Yaratıcı ve yıkıcı, bireysel ve asosyal. Başka hiçbir şeyle kıyaslanamaz.’’

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Star Wars: Güç Uyanıyor!

Geogre Lucas tarafından yaratılan Star Wars serisinin yedinci filmi olan “Yıldız Savaşları: Güç Uyanıyor” yakında seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor. Vizyon tarihi...

Kapat