Ölmeden Önce Okumanız Gereken Bir Oyun: Woody Allen / “Ölüm”

“Ölümden korktuğum yok, sadece başıma geldiği sırada orada olmak istemiyorum.”

Yaşamınızı, neden çıktığınızı dahi bilmediğiniz tuhaf bir yolculuğa benzetip köşeye sıkışmış hissettiğiniz oldu mu hiç? Çevrenizin kaybolmuş, tuhaf ya da lanetli karakterle dolu olduğunu düşündünüz mü? Hayat denen büyük planda rolünüzün tam olarak ne olduğunu kestiremediğiniz anlar yok mu? Yaşamınızın, onun  gerçek anlamını bulamadan sona ereceği düşüncesi uykularınızı kaçırıyor mu? Yanıtınız evet ise, siz de komşularınız uykudayken gözlerinizi hafifçe aralayıp etrafa şöyle bir bakmışsınız; dünyayı kasıp kavuran nevrotik kasırganın bir an dindiği ve yalnızca o an uyanık olanlara fısıldadığı bazı sözleri duyma ayrıcalığına sahip olmuşsunuz demektir. Fakat bu sözlerle ne yapacağınızı henüz bilmiyor olabilirsiniz.

Amerikalı yazar, yönetmen, aktör, komedyen ve müzisyen Woodey Allen’ın kült eseri Tüysüz siyasetten felsefeye; aşktan ilişkilere, korkulara, tanrıya ve ölüme modern ve nevrotik yaşamlarımızın itiraf edilmeyen gerçeklerini dile getiren eğlenceli ve entelektüel bir klasik.

 

Kitapta yer alan “Ölüm” adlı oyun, baş kahraman Kleinman’ın ölümle mücadelesini anlatıyor. Kahramanın adının “küçük adam” anlamına gelen “Kleinman” olması tesadüf değil… Çünkü Kleinman, tıpkı bizler gibi, yaşamın gizemli büyük planının karşısında küçücük; kontrol edemediği, nereye varacağını dahi bilmediği bir yolculukta köşeye sıkışmış… Beceriksizce ve şaşkın bir halde ölümü alt etme çabası içinde…

Bir gece, sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken, kapısı aniden yumruklanıyor Kleinman’ın. Kendilerini “uyanmışlar” diye tanımlayan bir grup, sokaklarda manyak bir katilin dolaştığını, dostlarını bir bir öldürdüğünü anlatıyor ona. Büyük plandan bahsediyorlar. Kleinman, kayıtsız kalmayı bırakıp uyanmalı ve sokağa çıkıp rolünü oynamalı. Çünkü başkalarının yaşamı ona bağlı! Gecenin karanlığında gizemli katilin peşine düşmeli; sisler içindeki tekinsiz sokaklarda, tüyler ürpertici bir belirsizliğin içine atılmalı…

Kleinman gönülsüzce, tüm sarsaklığıyla ve şaşkın bir halde adım atıyor gecenin karanlığına; en büyük korkusu olan “ölüm”le yüzleşmeye hazır değil. Kendisi için doksan yaşında, sıcacık yatağında, “sevimli ve planlı” bir ölüm hayal ederken gecenin ayazında, fısıltılarla dolu karanlık sokaklarda buluyor kendisini. Neyi ya da kimi aradığını bilmeden, herkesin bir solukta anlattığı gizemli katilin nefesini ensesinde hissederek beceriksizce dolaşırken, dünya, o güne dek tanık olmadığı bir gerçekliğe bürünüyor.

Bu tekinsiz dünyada herkes katil olabilir, hiç kimse güvende değil… Her saniye birilerinin ölümle yüzleştiği bu insan avında Kleinman’ın da önemli bir rolü var ama kendisi de dahil kimse rolünün ne olduğunu bilmiyor! Büyük planın ne olduğunu kimsenin bilmediği gibi… Herkesin yalnızca küçük bir kısmını bildiği plan, kalın bir sis perdesinin ardında gizleniyor. Kleinman kendi küçük rolünü dahi keşfedebilmiş değil; öğrenebilmek için çırpındıkça yanıtsız kalıyor, köşeye sıkışıyor. Gerçeği; bir gerçeğin var olup olmadığını dahi kimse bilmiyor. Kleinman’ın öyküsü, giderek hepimizin öyküsünü çağrıştırıyor.

İllüstrasyon: Korkut Akaçık

Yaşamın büyük gizinin, büyük planın peşindeki arayışta gerçekler, binlerce yıl önce sönmüş olmalarına rağmen hala gökte parlayan yıldızları andırıyor. Gerçek sandıklarımız yalnızca birer yanılsama belki… Bunca belirsizliğin olduğu bir dünyada, neyin gerçek olduğunu kim bilebilir ki? Kleinman, karanlık bir sokakta karşılaştığı fahişeyle çoktan sönüp gitmiş yıldızların sahte ışıklarını izlerken yaşamının az sonra neye varacağına dair derin bir şüphe duyuyor. Karşısına çıkan doktora, ona görevini ödünç vermesi için yalvardığında, herkesin yalnızca kendi rolünü üstelenebileceğini öğreniyor. Rolünün ne olduğunu, yalnız ve ancak kendisinin bulabileceğini de… Kleinman, hiç de az sonra büyük bir gizi çözecek, rolünü üstlenip bir katili alt edecek gibi değil! Aksine el yordamıyla, şaşkınlık içinde bir sokaktan diğerine koşturuyor…

Bu tuhaf ve gizemli yolculukta, kahramanın peşine takılıyoruz, adım adım… Karanlık sokaklarda, yaşamlarımıza ansızın son veren gizemli katillerin izlerini sürüyoruz. Çaresizliğimizi alaya alıp, yapmamız gereken “o şeyi” bulmaya çabalıyoruz… Onca bilinmezin içinde tek bir ipucu dahi yakalayamıyoruz. Sanki herkes planı biliyor da yalnızca biz, pusulamız olmadan sokaklarda koşturuyoruz. Kimden yardım istersek isteyelim, sonunda yine kendimizle baş başa kalıyoruz. Her an katilin nefesini ensemizde hissetmekten; yaşamlarımızın ansızın sonlanmasından korkuyoruz. Kleinman’ın kendi kendine sorduğu gibi, “…fazlasıyla iyi mi örgütlenmişiz yoksa yeteri kadar örgütlenmemiş miyiz?” bilmiyoruz. Kleinman tenha bir sokakta ölümle yüz yüze geliyor ve biz kendi yaşamlarımız üzerinde düşünmeye devam ediyoruz.

Yaşadığımız dünya ustaca örgütlenmiş bir sistemler zinciri… Çökmesi olanaksız görünen güçlü kurumlarla, insanlığın yüksek zekası ve derin bilgi birikimiyle inşa edilmiş yapılarla, ağlarla çevrili yaşıyoruz. Fakat büyük planın ne olduğuna dair tek bir soru sorduğumuzda, tüm sistemin derin bir sessizliğe büründüğüne tanık oluyoruz. Belirsizlik korkuyu doğuruyor ve korku yaşamlarımızı yönetmeye başlıyor. Korku ve anksiyete yaşamlarımızın en gerçek parçası haline geliyor.

Etrafta cirit atan gizemli katil, Kleinman’ın yolculuğun sonuna doğru keşfedeceği gibi, tıpkı kurbanlarına benziyor! Katille karşılaşmış olan herkes, istisnasız onun tıpkı kendisine benzediğini söylüyor. Allen’ın anlattığı bu ironik gerçek, kendi yaşamlarımızın katili olduğumuz düşüncesi yani, çok mu uzak geliyor? Korkuyla açmadığımız kapıları, hiç çıkmayacağımız yolculukları, keşfetmeyeceğimiz dünyaları, tatmayacağımız duyguları düşünün… Güvenli ve sıcak yataklarımızda, tatlı bir öğle üstü uykusunu andıran yaşamlarımız, bizleri bu düşünceleri dahi ötelemeye itiyor.

Yine de huzurlu bir uyku değil sürdürdüğümüz… Gerçek bir cehalet değilse yaşadığımız; duyarsızlık ya da diğer bir deyişle sakınma ya da kaçınma ise, asla cehaletin vereceği saf mutluluğu bulamıyoruz. Çözülemeyen ve insanı dehşete düşüren ne kadar gerçek varsa düşünmekten kurtuluyoruz belki ama bu uğurda kendimize gerçekliği olmayan nevrotik ve suni sorunlar uyduruyoruz. Gerçekte yaşamı kontrol edemediğimiz için korkuya kapıldığımızdan yaratıyoruz bu “el yapımı” problemleri. Kendi yarattığımız suni dünyayı kontrol etmeye çalışarak, kontrolün bizde olduğu yanılsamasını yaratıyoruz. Bu yol bir yere varmasa da bizlere yepyeni, sürekli mızırdanan, kuruntularıyla  yaşamlarımızı çekilmez kılan yeni bir yol arkadaşı armağan ediyor: kontrol takıntısı!

Yaşamı, olur olmaz açıklamalarımızla kontrol etmeye çalışarak, bunu gerçekten yapabildiğimize inanarak, tuhaf ve gülünesi durumlara düşüyoruz. Woody Allen’ın mizahı tam da bu temel çelişkiden doğuyor; insanı ve modern insanın dünyaya bakışını tam da bu pencereden anlatıyor. İtiraf edemediğimiz, çaresiz, beceriksiz hallerimizi alaya alırken, en derin korkularımızla yüzleşiyoruz.

İllüstrasyon: Korkut Akaçık

Bu çelişkiden nasıl kurtulabiliriz? Nasıl bambaşka yaşayabiliriz? Büyük planı bilmesek de, yaşamlarımızı anlamlandıran bir çıkış noktası bulabilir miyiz? Allen’ın nevrotik, kaybolmuş ve korku dolu karakterlerinin sığındığı limana biz de sakince demirleyebiliriz… Böylece, yaşamlarımızı tümden değiştirmek için gereken pusulayı bulabiliriz. Hangi konuda iyisiniz, ölüme neyle meyan okumaya cesaret edebilirsiniz? Bir gün ölüm bir insan suretinde karşınıza çıksa ve yaşamaya devam etmek için onunla mücadele etmeniz gerekse, onu hangi alanda yenebileceğinizi hissederdiniz? Ona kafa tutmak için hangi konuyu seçerdiniz? Varlığınızın gerekliliğini nasıl ispat ederdiniz? Ölüme meydan okumaya cesaret edebildiğiniz şeyin, size yaşama cesaretini veren şey olduğunu bilmelisiniz. Cesaret edebiliyorsanız, başarabilirsiniz. Kalbinizin çarpmasına, hiç kurmadığınız düşleri kurmanıza neden olan o şey her ise, onu yaşamınızın merkezi haline getirmelisiniz. Ölüme karşı kazanılacak tek zaferin, “eldeki zamanı genişletmek” olduğunu öğrenmelisiniz. Michael Ende’nin, Momo’nun sihirli sözcükleriyle aktardığı gibi, zamanın yaşamın kendisi olduğunu bilmelisiniz.

Zamanı genişletmenin yolunun, seçtiğiniz yolda daha fazla “deneyim” edinmek, keşfetmek ve hissetmek olduğunu bir kenara not etmelisiniz. Bilmek asla yetmez; hissetmelisiniz. Yaşamı sayısız düzlemde genişletmek için mutlaka yeni yollar denemeli ve her anı hissetmelisiniz.  Sıcacık uykularınızdan feragat edip gün doğumlarını izlemeye; konfor alanlarınızı ardınızda bırakıp yola düşmeye cesaret etmelisiniz. Bundan doğacak rahatsızlık hissine, ne olursa olsun, dayanmayı seçmelisiniz. Başta dayanılmaz bulacağınız bu hissin koruma kalkanınızın erimesi demek olduğunu, çok yakında bambaşka şeylere dönüşeceğini kendi kendinize yinelemelisiniz. Adını anmaya değmeyecek küçücük deneyimlerin, günlük yaşamınızda değiştireceğiniz küçük rutinlerin, siz farkına varmadan yaşamınızı ve zamanınızı genişleteceğini, dolduracağını, değiştireceğini bilmelisiniz.

Gecenin karanlığında, tekinsiz sokaklarda, kuruntularınızla ve ne aradığınızı bilmeden dolanıp kendi yaşamlarınızın katili olmak yerine, ölüme neyle meydan okuyabileceğinizi keşfetmeye; yola elinizde bu sihirli pusulayla devam etmeye ne dersiniz?

 

Okumadan geçmeyin:

Yeraltından Notlar / Dostoyevski

Aslı Eti
Boğaziçi Üniversitesi Felsefe bölümü
İletişimci, yazar
Sanat Karavanı Yazarı

1 Comment

  1. Skup

    06 Temmuz 2017 at 09:31

    Ölümden sonrasını anlatan az da olsa gerçekçi yayınlar var. Fizik ve metafizik ilişkisi bağlamında yayınlanan ve günümüzün sorunlarını daha iyi kavrayacağımız eserlerin daha fazla çeşitlenmesi yolunda üreten, çeviren herkese teşekkürler.

    https://tmblr.co/ZJSITm2JI0Wpk

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Minyatür New York: Tatil Treni Sergisi

New York'un yoğun ilgi gören Noel etkinliklerinden Tatil Treni Sergisi New York Botanik Bahçesi'nde 24. kez açılış yaparak ziyaretçileriyle buluşmaya...

Kapat