Picasso’yu Anla(ma)mak

Her şey birilerinin Picasso’yu anlayamamasıyla başladı. Oysa o,
Malaga’da doğdu.
Barselona Güzel Sanatlar Okulu’na gitti.
1901 yılından itibaren anne soyadı olan Picasso’yu kullanmaya başladı.
Kaybettiği arkadaşı için, Mavi dönem’ini yansıttı.
Küllerinden değil, Kübizm’den doğdu.
Bir genelevdeki beş hayat kadınını gösteren ve Kübizm akımının en önemli örneklerinden biri olarak görülen ünlü eseri Avignonlu Kadınları yaptı. En yakın arkadaşları dâhil olmak üzere, birçok kesimden eleştiriler aldı. Ama yine de yaptığı şeye karşı olan inancına sahip çıktı.
Alman ordularının Guernica kasabasını bombalamasını anlatan Guernica adlı eseriyle, kitlelere yayıldı.

Bir sergisi sırasında kendisine, “Bu resmi siz mi yaptınız” diye soran bir Alman generaline,
“Hayır, siz yaptınız!” cevabını verdi.
Fransız Komünist Partisi’ne katıldı ve barış güvercinini yarattı. Sovyetlerin: ‘’Onun eserleri sıradan insanların öfkelerini tetikleyen kapitalist estetiğe karşı olan iğrenç bir özür gibidir. Onun bütün tuvalleri insanı, bedenini ve yüzünü çirkinleştirmektedir.’’ Suçlamalarıyla karşılaştı.
Annesi ona küçük bir çocukken eğer; asker olursan general olacaksın, rahip olursan Papalığa yükseleceksin demişti. Ama o ressam olmuştu ve Picasso olarak kalmıştı.

guernica
(Guernica Tablosu)

Ona göre; bütün çocuklar sanatçıydı. Mesele, büyüyünce sanatçı olarak kalabilmekti.
Savaştan yana olmamıştı hiç. Sanatı başkaldırmaydı. Eserleri, bir kavgaydı.
Savaşın resmini yapmadı. Bir fotoğrafçı gibi konu aramaya çıkan ressamlardan değildi. Fakat o zaman yaptığı tablolarda savaşın olduğu da şüphesizdi. Sanatını, değiştiren savaşın etkisiydi.
Onun için “Hayır”, Evet’ten önce gelirdi.

İspanya’daki savaş, ona göre bir tepki savaşıydı. İnsanlığa karşı, özgürlüğe karşı… ‘’Şu an da yapmakta olduğum resim de –ki ona ‘Guernica’ adını vereceğim.’’ derken; İspanya’yı bir sefalet ve ölüm deryasına çeken askeri sınıfa duyduğu nefreti ifade edecekti.
İçindeki nefreti hiçbir şey dindiremedi. Ortaya çıkan bu tablo bile, dillendiremedi hislerini…
Sonra 8 Nisan 1973 tarihinde aramızdan ayrıldı.
Ruhunu soyutlayıp, Guernica vahşetini ardında bıraktı. Rahatladı. Ama geride kalanlar, tüm zorlukların üstesinden gelebilmeye çabalamak için uğraştı.
Ama tüm bunlar yaşanırken Türkiye hiçbir zaman onu tam anlamıyla tanımadı. Sanat tarihi derslerinden yarım yamalak hatırlanan birkaç tablosuyla sınırlı kaldı. Üstelik Sanat Tarihi dersi de neredeyse, unutulmak üzere olduğu bir dönemdeydi.

Sonra bir gün Nazım Hikmet, Picasso’nun nasıl resim yaptığıyla alakalı bir belgesel izledi, Moskova’da. O filmde Picasso önce tuvale normal biçimde bir resim yapıyordu. Sonra resim yaptığı tuvali ters çevirip, sadece resimden tuvalin arkasına geçenleri boyuyordu. Bu işlemi birkaç kez yaptıktan sonra o resim soyutlanarak, artıkları atıla atıla, en yalın biçimini, rengini alıyordu.
Nâzım Hikmet de bu filmi seyrettikten sonra:
– İşte, dedi: ‘’Son yıllarda benim de şiirde yaptığım budur. Picasso’nun resimde yaptığını ben de şiirde böyle yapıyorum. İlkin yazdığım şiiri, artıklarını ata ata, azalta azalta, en son yalın biçimini veriyorum ona…’’
Yani Nazım Hikmet, Picasso’yu hepimizden daha çok içselleştiriyordu.
Biz ise sanatı ikinci el bir dükkâna, tozlanmış bir rafa ya da yaşanamamış yalnızlıklara dönüştürmekten fazlasını yapamadığımızdan, kendi içimizdeki denizlere sığdıramayacak kadar serüvene sahip olan bu alanda; Picasso’yu ve daha nicelerini anlamamakla yetiniyorduk.

Anıl Basılı

Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğrencisi, gazeteci adayı, torpilsiz televizyoncu, kültür-sanat işçisi, psikoloji, mitoloji ve sinemasever.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Turgut Uyar’ın ‘Veys’ Adlı Oyunu Raflardaki Yerini Aldı!

Türk edebiyatının usta isimlerinden Turgut Uyar'ın yaşadığı dönemde yayınlamadığı oyunu 'Veys' yarım asır sonra raflardaki yerini aldı. Günümüzde de popülerliğini...

Kapat