RÖPORTAJ: BABA ZULA

Baba Zula ilk 1996’da Derviş Zaim’in yaptığı “Tabutta Röveşata” filmine müzik yapmak için kuruldu. Aradan 20 yıl geçti ve şuan Baba Zula olmak istediği yerde mi?

Murat Ertel: Müzikal olarak evet ama. Başka bir şey hiç düşünmemiştik. Bu kadar uzun olacağını hiç düşünmemiştik. O filmden sonra olay bitecekti. Canlı performans hiç düşünmemiştik. Sonra bir baktık konser teklif geldi. Nasıl yapacağız bunu? Üç kişi yapamayız dedik. O zaman dedik bazı konuklar alacağız. Arayışlara başladık. Yarı Kızılderili, Amerikalı bir kontrbasçı bulduk. Rahmetli Selim Sesleri aldık. Çok güzel bir kadro kurup devam ettik. Ancak ünlü olmanın dışında, müziğin bu kadar yayılacağını ve duyulacağını, bütün dünyada dinleneceğini hayal bile etmemiştik. Bu kadar gezip turne yapacağımı hiç düşünmemiştim. Önemli olan müziği yapmaktı. Şimdi de önemli olan müziği yapmak ama müziğin bana ve bize bu kadar çok şey getireceğini tahmin bile edemezdik. Gerçekten müziğe teşekkür etmek istiyorum. Doğal , organik olarak yürümesi çok iyi oldu. Bu organizmanın içinde Levent’in olması da çok önemliydi. Şu an için beni müzikal olarak çok tatmin eden bir kadro kurduğumuzu düşünüyorum. Baba Zula’nın son halinin en iyi hali olduğunu düşünüyorum. Bu kadar çok müzisyenin, bu kadar çok ustanın arasında var olabilmek bizim için çok önemli.

İnternette bir hayranınız tarafından şöyle bir yorum okudum; “Baba Zula’yı sahnede canlı izlemeden tam olarak anlayamazsınız. “. Buna katılıyor musunuz?

Murat Ertel: Yarısına kadar doğru. Şimdi şöyle Baba Zula’yı sadece canlı izleyerek de anlayamazsınız. Baba Zula’Nın hem stüdyo da ne yaptığını göreceksiniz hem de sahne de ne yapacağını göreceksiniz. İnsanlar nedense bunları birleştirmeye çalışıyor. Bu anlayış bize göre değil. İnsanlar mesela şöyle yapıyor, bir şarkı şöyledir ve böyle çalınır. Aman plak gibi çaldılar falan. Bana göre bir başarı değil. Tamam bir zanaatkarlık gösterisidir. Teknik beceri gösterisi. Hendrix’i dinliyorum konserlerin hepsinde başka çalmış, Erkin Koray’ı, Barış Manço’yu dinliyorum yine aynı. Biz de böyleyiz. Albüm daha iyiydi demelerini ben olumsuz eleştiri olarak alıyorum. Canlı daha iyiydi demeleri benim için daha önemli. Ama stüdyoda daha yumuşak ve farklı soundumuz var. Stüdyoda çok fazla deneysel çalışmalarımız var. Hatta stüdyoda sahneden daha deneysel olduğumuzu söyleyebilirim. Çünkü çok kısa parçalar var. Geçen internette bir şey gördüm. Guinness Kitabına girmiş bir parça. Dünyanın en kısa şarkısı diye, 45 saniyeymiş. Baba Zula’nın Kökler albümünde 30 saniyelik şarkı var. İnsanlar hep sorar niye kısa şarkı diye. Bu bir tür yaratıcı başkaldırıdır. İnsanlar üç buçuk dakika olarak sınırlandırılmışlar. Ama bu sınırlandırmanın arkasına baktığınız da bu teknolojik bir eksiklikten kaynaklanıyor. Gramofonların, 45’lik plakların üç buçuk dakikadan fazla sürememesinden kaynaklanıyor. Mesela Hintliler günler, saatlerce çalabiliyorlar.

baba-zula-1

Aytunç Gül- Sadece parçalar değil son dönemlerde konserler bile bir kalıba sığdırılmaya başlandı. Herkes bir saat sahnede durup iniyor, ekstra bir performans çalışma göremiyoruz. Artık müzik çok kalıplaşmaya başladı.

Murat Ertel: Aynen öyle. Mesela darbukalar.  Darbukacı Emin var herkes ondan alırdı darbukalarını. Mısırlı Ahmet diye bir arkadaşımız geldi. Tavla tekniği ile mısır darbukasını çalmaya başladı bütün Türkiye de bakır darbuka unutuldu mısır darbukası çalınmaya başlandı. Ne kadar acı. Artık tek düzelik hakim olmaya başladı. Bu monotonluğa şu da sebep oluyor hemen hemen herkes bilgisayarda kayıt yapıyor. Bilgisayarın kullanılmasına karşı değiliz, biz de kullanıyoruz ama biz çoklu teknoloji kullanıyoruz. Her aracın kendi ses estetiği vardır. Resimde de bu var. Resim ne olacak? Büyük olacak, yağlı boya olacak. Hadi canım oradan. Onun sanatı ölçülür. Van Gogh’a bakın kocaman resimler mi yapmış, bakın da görün. Bir de şöyle korkunç bir şey var. Spotify gibi platformlar var. Bu insanlar size tavsiyelerde bulunuyor. Bir süre sonra sizde alışıyorsunuz. Bunların şöyle bir sakıncası var. Bu platformlar üç milyon, beş milyon şarkı üzerinden değerlendirme yapıyor. Bu çok büyük bir rakam gibi gelebilir ama kayıtta olmayan bundan çok daha büyük bir müziğe sahibiz aslında. Ama dinleme şansımızı elimizden alıyorlar.

Aradan geçen 20 yıla baktığımız zaman pek çok farklı müzik aleti ile deneysel çalışmalar yaptınız. Gelecek projelerde hangi farklı sesler ve enstrümanlar bekliyor bizi?

Levent Akman: BaBa ZuLa yurtdışına çok giden ve Dünya’nın birçok ülkesinde çalan bir grup. Gittiğimiz ülkelerde o ülkelere ait müzik aletlerini almaya çalışır, yerel müzisyenlerle tanışıp birlikte müzik yapmaya çalışırız. Dolayısı ile gelecek projelerde farklı sesler duymaya devam edeceksiniz.

Çok çeşitli sahne performansları sergiliyorsunuz. Ancak bazı platformlarda “Sahnede dansöz oynatıp çalıyorlar” şeklinde bu performansları çok basite indirgeme söz konusu. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Murat Ertel: İnsanların müzikal değerlendirmedense görsel değerlendirmeyi ön plana aldıkları bir çağda yaşıyoruz. Yani görsellik sesin önüne geçmiş durumda. Ve aslında sırf bu yüzden erkek dansçılar ve dansözlerle çalışmayı sevdiğimiz, dansöz kültürünü de sevdiğimiz halde dansçılarla çalışmamayı düşünmeye başladık. Sırf bu olay yüzünden. Çünkü bu bizi yoruyor. Bununla savaşmak istemiyoruz. Müzik yapmak istiyoruz. Bu yüzden görselliği başka yerlere kaydırmayı düşünüyoruz. Zaten giysilerimiz, kullandığımız dekorlarla görselliği devam ettireceğiz. Aynı zamanda bu konuda çok değişik tepkiler de aldık. Mesela feministler, kadın bedenini kötü gösteriyorsunuz falan dediler. Ankara’da şarkı söylediler bize. Hoşuma gitti benim. Bir şarkı ile protesto edilmek güzeldi. Sonra o kızları buldum, sizin eleştirdiğiniz kız burada. Gelin konuşun dedim, bu kız kendini kullanılmış mı hissediyor yoksa bir sanat olayının parçası gibi kendini performans sanatçısı olarak mı görüyor. Baba Zula dansözleri aşağılamıyor. Onları yüceltiyor. Hatta olması gereken yerde bir sanat performansının içinde yer alıyorlar. Sürekli internetten bizimle dans etmek isteyen insanlardan mesajlar alıyoruz. Böylece insanları dans etmeye de teşvik etmiş oluyoruz.

Gelişen teknolojinin ve bunun doğrultusunda dünyanın küçülmesinin kullandığınız seslere, en genel anlamı ile müziğe etkileri neler ?

Levent Akman: Gelişen teknoloji ile herkes kolayca müzik yapmaya başladı. Küçük bir akıllı telefon veya bir bilgisayar üzerinden birçok ritim ve melodi bulup kendi müziğinizi yaratabilirsiniz. bu da insanların müzikal beyinlerinin gelişmesine yol açan olumlu bir gelişme.

Son dönem de çıkan sanatçılardan takip ettikleriniz var mı? Bu sanatçıların genel olarak eksikleri neler sizce?

Murat Ertel: Gençlerden çok güzel müzikler çıkıyor. Kadın sanatçılar var, onları çok seviyorum. Ceylan Ertem olsun Yasemin Mori olsun. Bunlar güzel sesler. Burcu Tatlıses var, sağ olsun “bir sana bir de bana” adlı şarkımızı seslendirdi. Çok hoşumuza gitti. Bunun dışında her tarzda bir sürü genç insanlar var. İsmi güzel gruplar çıktı. Ben onlara ismi güzel gruplar diyorum. İşte Büyük Ev Ablukada, Yüzyüzeyken Konuşuruz, bütün o takımın çok güzel sözleri var. Ben artık şeyden de çok sıkıldım klasik aşk şarkılarından. Karşı tarafla olan ilişkinin başlangıcı ve sonu ile ilgili. Bu gençler öyle yapmıyor. Onu yapsalar bile iyi yapıyorlar. Ama daha coğrafi bir bağ kurmaları gerekiyor bence. Mesela Ceza’yı nefret dönemlerinden beri çok severim. Ama ara dönemlerinde bir Amerikan alt yapıları kullandı. Şimdi biraz daha coğrafi bir bağ kurmaya başladı bu hoşuma gitti. Mesela Gaye Su Akyol Türk sanat müziği ile bir takım şeyleri ilişkilendiriyor bunlar çok hoşuma gidiyor gerçekten. Bu insanların bunları daha da güçlendirmesi gerek.

Baba Zula’nın bildiğim kadarı ile yurt dışında çok büyük bir hayran kitlesi var. Çok fazla turnelere, konserlere ve festivallere gidiyorsunuz. Yaptığınız müziğin bu kadar global hale gelmesinin sebebi nedir?

Murat Ertel: Yani şöyle düşünüyorum okuyup araştırmak ve kültür birikimi ile ilişkisi var. Maalesef bizde insanlar okumuyor ve araştırmıyorlar. Çok görsel olarak değerlendiriyorlar. Amerika’da olsun, Japonya’da olsun insanlar gerçekten okuyor, araştırıyor ve yalnızca kendine sunulan ile yetinmiyorlar. Sevdikleri şeyleri takip ederek bir yerlere varmaya çalışıyorlar. Onlar bizim müzikal olarak ne yaptığımızı daha önceden alıyorlar. Böyle bir durum var. Türkiye’de de çok sevenlerimiz var onlara haksızlık yapmak istemem. Ama mesela tüm kentlerden niye buraya gelmiyorsunuz diye istek alıyoruz. Ancak bütün kentlerden organizatörler gelin burada çalın demiyorlar.  Mesela şimdi biz Van’a gidiyoruz. Ama işte altı kıtada insanlar, organizatörler bizim müziğimizle ilgilendiği halde buradakiler aynı şekilde ilgilenmiyorsa, ben artık bunu düşünmek istemiyorum. Bu böyle yani. Biz açığız, öyle inanılmaz  şımarık şartlarımız yok. Bir anlayış meselesi. Mesela beş katlı bir yere gidiyoruz, bu yerde sahne arkası yok. Yani ben orda insanların arasında oturmak istemiyorum. Dinlenmek, konsere hazırlanmak, kostümlerimi giymek istiyorum. Bu anlayışın yetişmesi lazım. Bunlar çok para ile alakalı şeyler değil. Bir oda ayarlayıp iki askı, bir ayna, bir iki sandalye ve su getirirsiniz yeter yani.  Ama işte siz Japonya’ya gittiğiniz zaman kulübün genişliğinin üçte biri kadar sahne olmalı kuralı ile karşılaşınca çeneniz düşüyor.

baba-zula2

Çıkış fikri olarak zaten bir film müziği yapmak için çıktınız. Daha sonra ise bu işe devam ettiniz. Sürekli olarak film müzikleri ile ilgilendiniz. Sizce sinemada müziğin yeri nedir?

Murat Ertel: Bence çok önemli. Hiç müzik olmayan bir film bana çekici gelmiyor. Eğer hiç müzik olmamalı falan diye bir görüş varsa bir ses tasarımı yapılmalı. Sadece çevre sesleri ile bile müzik tasarımı yapılabilir. Bence sinemada müzik ve ses ayrımı yok. Ben müzik kullanmıyorum diyen bir insana ben şu tanımı söylerim: “Müzik belli bir zaman aralığında sunulan seslerdir.” Sen sinemada belli bir zaman aralığında sesleri kullanıyorsan, müzik kullanıyorsun.

Sanatta disiplinler arası paylaşımı sürekli olarak kullanan bir grupsunuz. Çok ilginç çalışmalar çıkardınız ortaya. İlerideki projelerde bu paylaşım devam edecek mi? Yoksa Baba Zula’yı daha farklı şekillerde mi izleyeceğiz?

Murat Ertel: Bana zevkli geliyor. Her alanda uygulamaya çalışıyorum. Bence sanatta disiplinler arası paylaşım çok besleyici. Ben bunu babamdan öğrendim. Bence o grafik sanatında bunu yaptı. Grafik sanatı ile diğer sanatların arasındaki sınırları kaldırdı. Bu meslektaşları tarafından eleştirildi. Ama işte ancak şimdi falan kabul görüyor. Bu sırf Türkiye’de olan bir şey değil. Mesela basılmamış afiş, afiş sayılmaz diye bir kural olamaz. Ben hayalimdeki bir konserin afişini yapabilirim. Ben pek çok Baba Zula konserine kendim tek afiş yaptım ve astım. Böyle kurallar getirmek sanatçıya ket vurmaktır. Hayal gücümüzü kısıtlamaktır. Bence bu dünyada en önemli şey hayallerimizi gerçekleştirmektir.

Peki müziğiniz ile en çok üzerinde çalışmayı sevdiğiniz sanat dalı ve sizi en çok besleyen sanat dalı hangisi acaba?

Levent Akman: Bütün sanat dalları bizi beslemektedir. Her sanat dalının kendine göre bir güzelliği var. Mesela bir resim sergisine gittiğimde saatlerce oradan çıkmayıp sanatçının tuval üzerinde fırçası ile yaptığı her hareketi bir bilmece çözer gibi keşfetmek bana büyük bir zevk verir. Bir heykelin kıvrımlarında kaybolmak ayrı bir zevktir veya bir tiyatro eserinde yaratılan dünyalardan dönmeyi istememek.

Çok fazla festivalde ve coğrafyada konser verdiniz. En unutulmaz olan bir konser maceranızı bizimle paylaşır mısınız?

Murat Ertel: Çok var aslında. Rahmetli Selim abiyi anmak için şöyle bir şey anlatabilirim. Makedonya’ya gitmiştik. Makedonya Caz Festivali, orada Selim abiyi çağırmıştık klarnette, vokalde de Göksel vardı. Orada konserde Selim abi havuzun kenarında takılıyordu. Fırt diye bir dergi vardı, Tarzan ve Arap Kadri diye iki karakter vardı. Neyse Selim Abinin kıyafetini anlatayım, şort giymiş üzerinde atlet var ve ayakkabılarının arkasına basmış. Karikatür gibi geziyordu. Çok komikti onu anmak istedim. Çok değerli bir müzisyendi.

Levent Akman: Yılda 80 ila 90 konser veren bir grubuz. Bizim için her konser yeni bir macera dolayısı ile her konserimiz bizim için unutulmaz. Nazilli’de bir konserimize dört kişi gelmişti. Daha sonra Köln’deki bir konserimizde de yedi yüz elli kişilik salon dolmuş ve dışarıda kalanlar olmuştu. Bu konserde bir seyircinin Murat’a yaklaşıp “Abi ben Nazilli’deki konserde de vardım, bu gece bayağı bir kalabalık demesi” benim için güzel bir anıdır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
“Vosvos” Candır, Klasiktir, Sanattır

72 yıllık üretim öyküsüyle dünya tarihinin en uzun süre üretilen taşıtı olan Vosvoslar, yıllardır bir efsane olarak yollarda sevimli sevimli...

Kapat