Röportaj: Cansu Fırıncı

“Garsonluk yaptığım dönemde de, sokakta gazete dağıttığım dönemde de kendimi hep oyuncu ve yazar olarak tanımladım. Bütün bu ara işleri aslında o işi yapabilmek için yaptığımın bilincinde olarak kabullendim. Benim bütün konsantrasyonum yaptığı işte başarılı olan bir oyuncu ve yazar olmaktı.”

İlk olarak Cansu Fırıncı’nın kim olduğuyla başlayalım. Kendinize ait bir siteniz var, oradan yazılar ve şiirler paylaşıyorsunuz. Röportajlar yapmaktasınız. Aynı zamanda oyunculuk da yapıyorsunuz. Yani şair, yazar ve oyuncu gibi pek çok kimliğiniz mevcut. Siz hangisi ile anılmayı tercih ediyorsunuz?

Gönül ister ki sadece kendi istediğim tarzı, kendi istediğim yazıları yazayım ve onunla da hayatımı kazanabileyim. Sanat yaparak hayat kazanma meselesi çok çetrefilli bir meseledir. Üzerine uzun uzun tartışılmış ve hala bir çözüm ulaştırılabilmiş değildir. Bir realite var; ya sevdiğiniz işi yapıp onunla hayatınızı idame ettireceksiniz, ya da sevmediğiniz işleri yapıp sevdiğiniz işlere zaman ayırabileceksiniz. Şu anki sistemin bize koyduğu makas bu… Bu makası ortadan kaldıramıyoruz. Yazmayı çok seviyorum gerçekten. Yazarak hayatımı idame ettirmeyi çok isterim. Oyunculuğu hobi olarak yapmak isterim. Bu bana sadece istediğim rollerde ve istediğim işlerde olma özgürlüğü tanır. Ama gel gelelim hayat böyle değil. Onun için oyunculuk asli meslek, yazarlık hobi gibi duruyor hayatımda.

Yazmakta olduğunuz platformlarda genel olarak röportaj ağırlıklı çalışmalarınızı görüyoruz. Özel bir sebebi var mı?

Soru sormayı seviyorum. Yazdığım platformlarda böyle bir açık vardı. Bu sorumluluğu ben aldım üstüme. Bir kere aldıktan sonra da yapıştı. Ben soru sormayı, insanlarla sohbet etmeyi, söyleşmeyi seviyorum. Bu işi biraz farklı ve iyi yaptığımı da düşünüyorum. Genel olarak o yönde eleştiriler geldi. Ama onun dışında öykü, araştırma inceleme yazıları, yakından tanıdığım kültür sanat insanları ile ilgili paylaştığım güzel anları anlattığım anı yazıları,  tiyatro oyunu eleştirileri, sinema filmleri ile ilgili zaman zaman yazdığım eleştiriler de bulunuyor.

cansu-firinci-2

Kitlenizin bu paylaştığınız ürünler arasında en çok şiirlerinizi beğendiği rahatça gözlemlenebiliyor. Bu konu hakkında bir çalışma olacak mı?

Şiir o kadar zor bir şey ki… Şiir sadece onunla ilgilen isteyen bir şey. Hayatının merkezine onu koyduğun zaman oluyor. Bir şekilde seninle birlikte deviniyor ve sen de şiir yazabiliyorsun. Yazdığın şiirleri insanlarla paylaşma cesareti gösterebiliyorsun. Ama hayatının merkezine şiiri koymadığın zaman, şiir hemen küsüp kaçıyor. Son yıllarda geçim derdi ön planda olduğu için daha çok televizyon işleri yapmak zorunda kalıyorum. Bu yüzen şiir benden uzaklaşıyor.  Zaman zaman oturup sohbet ederken arkadaşlarımla ya da bir yerlerde bir şeyler içerken pat diye bir şiirin bütünü aklıma geliyor. Daha önce okuduğum şiir dinletilerinde seslendirdiğim şiirler geliyor. Ben de şaşırıyorum bunca zaman sonra nasıl hatırladım bu şiiri diye. Ama dediğim gibi maalesef son zamanlarda şiir hayatımın çok merkezinde duramıyor.

Hayatınızı incelerken en çok dikkatimi çeken nokta şu oldu; gençliğinizden beri yürümek istediğiniz yol belliymiş. O dönemde kendinizden bu kadar nasıl emin oldunuz? Yoksa sizi yönlendiren biri mi oldu?

Ben çok küçük yaşta başladım oyunculuk yapmaya. İlkokuldaydım taklitlerim ile tüm sınıfı güldürdüğüm dönemlerdi. İlkokulu bitirme müsameresinde ilk defa sahneye çıktım. Kendi yazdığım bir oyunu oynadık. Ortaokul ve lisede tiyatro kollarında bulundum. Daha lise bitmeden Bartın’da bir tiyatro çalışmasının içine girdim. Çocukken de zaten hem hayal dünyası çok geniş, hem sosyal hem de çok içine kapanık, duygu dünyası sürekli değişen bir çocuktum. Her halde onun verdiği bir etki ile okumak –ilkokuldayken de çok okuyan biriydim-, oynamak, bunlara doğru bir etki vardı. Ancak yönlendiren herhangi biri olmadı. Hatta konservatuvara gidemedim bile. Ekonomik durumumuz, ailemin sosyal bakış açısı bunlar için çok uygun değildi. Dolayısı ile oraları deneyemedim bile. Ben başka bir üniversiteye başladım. Bıraktım. Oyunculuk yapmaya, dergi çıkarmaya, edebiyat ile ilgilenmeye devam ettim. Büyük bir kumar oynadım aslında. Pek çok insanın gıpta ettiği, okumak için can attığı bir okula iyi bir puanla girdim. Girdim ve bıraktım. O okulu bitirseydim yapacağım iş beni mutlu etmeyecekti. Biraz kişisel hayatın da seni tatmin edecek, o işi yaparken haz alacağın işleri yapmak önemli. En zoru bu; yazmak ve oynamak… Belli bir standardın yok hayatta. Bugün buradasın ama yarı  beş kuruş para kazanamaz halde bir kaç yıl geçirmek zorunda kalabilirsin. Dolayısı ile biraz riskli.

Genel olarak baktığımızda kendi şansınızı kendiniz yaratan birisiniz. Bu konuda hayatınızda belli dönüm noktaları var mı?

Çok fazla kırılma noktası var. Öyle bir ya da iki değil. Ama burada önemli olan ana doğrultuyu hep korumaya çalışıyor olmak. Ben garsonluk yaptığım dönemde de, sokakta gazete dağıttığım dönemde de kendimi hep oyuncu ve yazar olarak tanımladım. Bütün bu ara işleri aslında o işi yapabilmek için yaptığımın bilincinde olarak kabullendim. Benim bütün konsantrasyonum yaptığı işte başarılı olan bir oyuncu ve yazar olmaktı. Dolayısı ile o konsantrasyonu hep korudum. O konsantrasyonu o işleri yapamadığım yani yazmaya fırsat bulamadığım, karnımı doyurmaktan dolayı oynamaya fırsat bulamadığım dönemlerde de korudum. Tabi zaman zaman bu motivasyon örselendi. Umutsuzluğa düştüğüm dönemler oldu. Ama bir şekilde hep yine oraya tutundum. Bir şey oldu mu tam bilmiyorum ama yapmaya devam ediyorum bu işleri. Yani en azından bu işleri yapamaz hale gelmedim Türkiye gibi zor bir ülkede. Çünkü an meselesidir, canınıza tak eder ve yeter artık dersiniz. Para kazanacağınız bir iş bulursunuz. Çalışmaya başlarsınız ve bir kaç yıl sonra artık ne oyuncu ne de yazarsınızdır yani.

cansu-firinci-3

Dünyanın her yerinde sanatçı olmak zordur. Sizce 2015 Türkiye’sinde sanatçının konumu nedir?

Bir kere şimdi her şeyden önce devlet açısından sanatçı diye bir şey yok. Zaman zaman dağıtılan ödüller dışında sanatçı diye bir kavram tanınmıyor. Mesela ben oyuncu olarak serbest meslek makbuzu ile çalışıyorum. Kendi BAĞ-KUR’unu kendi ödeyen küçük esnafım. İşin komik tarafı bu tanımsız mesleği icra etmeye çalışıyorsunuz. Yani ben nüfus kağıdımın meslek bölümüne – eskiden meslek bölümü vardı nüfus kağıtlarında- oyuncu yazdırmak istesem, şair yazdırmak istesem yazdıramıyordum. Ama oraya mühendis, doktor yazdırabiliyorsun. İnadı ile bunu aşabilen bir Can Yücel vardı. Kafa kağıdına şair yazdırabilen. Tek örneği de odur herhalde. Dolayısı ile meslek olarak kabul edilmiyor sanatçılık. Ama realite olarak hayatını bu işten idame ettiren on binlerce insan var. Sanat bambaşka bir şey, bu sanatı icra eden insanlar sanatçılar, doğru. Ama bir taraftan da bu insanlar bir şeyler üretiyor ve bunun karşılığında da hayatlarını idame ettiriyorlar. Şimdi böyle de bir gerçek var. Bizim ülkemizde iki tarafını da kabullenmeyen bir yapı var. Yani onu onaylıyorsa, onun her yaptığını doğru buluyorsa evet o bir sanatçı. Ama muhalif bir tarafta duruyorsa hayır o bir sanatçı değil, bir politikacı. Ekonomik olarak da herhangi bir gelir elde etmesinin çok da önemi olmayan bir insan.

Peki, sizce toplumun sanata ve sanatçılara bakış açısı nasıl?

Çok çetrefilli bir konu bu… Yani genel olarak toplumun sanata bakışı nasıl dersen Türkiye gibi ülkelerde bunun yanıtı belli. Ama sen sahneye çıktığın zaman, turnede Anadolu’nun değişik yerlerine gittiğin zaman gerçekten okuyan, yazan, tiyatro oyunu seyreden sanatla bağı olan insanlar var. Onların tutumu farklı… Bir taraftan da televizyon başında sadece dizi izleyen, izlediği dizideki oyuncuyu bir de sahnede görüp, sonra çıkışta da bir fotoğraf çektirmek için orda bulunan insanların tutumu farklı. Ama en nihayetinde hiçbir müzikal değeri olmayan, tamamen popüler kültürün bir parçası olan sanatçı bir stadyum doldururken, sen çok iyi bir oyun ile 150 kişilik bir salonu dolduramayabilirsin. Popüler kültür büyük bir hegemonya kurmuş vaziyette. Onun dışında gerçekten sanat yapma derdi olan insanların ürettikleri de kendi kitlesi ile buluşma ya da kendi kitlesini yaratma konusunda son derece sıkıntılı bir dönemden geçiyor.

Türkiye’deki dizi sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Zaman zaman sosyal medyada setlerin yoğunluğu ile ilgili olsun, dizi süreleri ile ilgili olsun tepkiler görüyoruz. Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse dizi sektörünün son hali nedir?

Dizi dediğin şey iki reklam arasında çekilen, yani insanlar reklam izlesin diye çekilen bir şey. Dizi, reklam için var. Reklamda insanlara bir şey satabilmek için var. Sistemin işlemesi için en temel mekanizmanın içindeki üyelerinden biri dizi dediğin şey. Beş gün içinde çekiliyor. Beş günde iki buçuk saatlik bir şey çekiyorsun. Bu iki tane sinema filmi demek… Bir sinema filmi ortalama bir ayda çekilir.  Post prodüksiyon da nereden baksan üç ay sürer. O işin tamamlama süresi beş altı ayı bulur. Biz dizide beş günde iki tane film çekiyoruz. Bunun ne yazımında ne çekiminde ne de oynanmasında sanatsal bir taraf aramanın hiç bir manası yok. Maharet var mı? Tabi ki var. Beş günde bir film çekmek zorunda olsan da kimi yönetmenler gerçekten iyi iş çıkartıyor. Kimi oyuncular da gerçekten iyi performans sergiliyor. Bir sanatsal kıymet yok bu işin bütününde. Ama tek tek ögelere baktığın zaman kıymetli, yetenekli, çok birikimli insanlar da var. Dizi bir oyuncu için para kazanma vesilesidir. Biraz da toplum tarafından tanınır. Varsa tiyatrosu, yaptığı başka sanatsal çalışmalar onları daha fazla insan ile buluşturmaya vesile oluyorsa ne mutludur onun için. Bugün on üç bölüm bu diziyi seyredersin bir daha ki yıl o diziyi hatırlamazsın bile. Şimdi iki yıl önce hangi dizileri seyrettin diye sorsam, bin kişiden bir iki tanesi belki söyler. Gerçekten çok fazla sayıda insan bu sektörde çalışıyor. Çalışma saatleri tamamen insanlık dışı. On sekiz, yirmi saate varan çalışma koşullarından bahsediyoruz. Yani bu işlerin yetişmesi mucize… Bu işin çözümü var. Ancak reklam verenden yapımcıya ve dizi çalışanlarına kadar herkesin ortak bir karara varması lazım.

Bu sektörden pek çok oyuncu geldi geçti. Kendi döneminiz oyuncularından beğendiğiniz kimler var?

Tabi ki seyrettiğim zaman gerçekten yeteneğine hayranlık duyduğum, sırf o var diye başka işlerini de seyrettiğim birçok insan var ve sayıları hiç de az değil. Türkiye bu konuda çok bereketli bir ülke gerçekten… Yani yetenekli oyuncu çıkarma konusunda son derece bereketli. Ama bunun tersi de var.  Yıllardan beri televizyonda seyrettiğim ama niçin o rolü o insana verdiğini anlayamadığım bir sürü insan da var. Hatta çok küçük işlerde gördüğüm çok yetenekli, niçin bu adam daha büyük rollerde oynamıyor, dediğim bir sürü oyuncu da var.

cansu-firinci-4

Sahneyi veya seti paylaştığınız sizi en çok besleyen, geliştiren isimler var mı?

O kadar iyi isimler ile çalıştım ki. Şimdi bir Zeki Alasya ile bir buçuk sene sette geçirmiş olmak bir oyuncu için gerçekten büyük bir şanstır. Hiçbir şey öğretmese bile anlattığı şeyleri dinlemek zaten bir oyuncunun dünyasını geliştiren bir şey. Diğer taraftan gerçekten omurgası çok sağlam insanlarla çalışmış olmanın verdiği büyük bir şans da var. Yılmaz Onay gibi bir ustanın tiyatroda yanında olmak, onun reji notlarını okuma fırsatını bulmak… Kime nasip olur böyle bir şey? Orhan Aydın, Metin Coşgun, Levent Ülgen’i, Zafer Gecegörür, Oğuz Tunç…  Saymakla bitmez. Şimdi birini saydıkça diğerine haksızlık oluyor. Aslında her usta bir dünya ve o dünya sana başka bir evrenin kapılarını açıyor. Eğer sen almaya niyetliysen…

Planladığınız noktalara geldikten sonra sizin gibi kendi şansını kendi yaratan gençlere yönelik bir proje düşünüyor musunuz?

Ben eğitmenlik yapmıyorum. Zaman zaman teklif geliyor. Öğretmek başka bir şey oynamak başka bir şey… Ben sadece fikir verebilirim. Çalıştıktan sonra doğru ve yanlış olduğu noktaları belirtebilirim. Ama şöyle ki hayat beni nereye sürükler, beş yıl sonra nerede olurum bilemiyorum. En nihayetinde benim bir dünya görüşüm ve sanat algılayışım var. Bunun uzağına düşmek istemem. Önemli olan bir insanın inandığı şeyin peşinden gitmesi… Yeteneklerini sürekli geliştirmek için çabalaması ve vazgeçmeden o yolda yürümesidir. Sen bunu yaptığın takdirde zaten mutlaka daha önce seninle aynı yerden geçmiş o tecrübeye sahip insanlarla yolun kesişir. Eğer ben de o insanlardan biri olabilirsem birileri için, o zaten hayatın en büyük mutluluklarından biri olur. Tabi gönül ister ki bir salonumuz olsun, kendi tiyatromuz olsun… Sanırım bunlara daha var.

Şu ana kadar sergilediğiniz en iyi performans veya içine en iyi girebildiğiniz karakter hangisiydi?

Birbirinden çok farklı türlerde oynadığım için performans değerlendirmesi yapmak biraz güç. Ama Anne Frank’ın hatıra defterinden uyarlanan Kristal Gece’deki iç ses karakteri mesela… Oyunun kendisi de zaman zaman aklıma gelen, ne kadar güzel bir işti dediğim işlerden biriydi.

Bir kitap yazma düşünceniz olduğu söyleniyor. Yakın zamanda bir kitap çalışması var mı?

Yıllardır elimde sürünen kimi dosyalarım var. Bunlardan biri roman, biri araştırma kitabı. Sabahattin Ali ile ilgili. Hep başlıyorum bir şeyler oluyor, bırakıyorum. Ama artık yazma dürtüm depreşmeye başladı. Herhalde yakın zamanda tekrar kalemi elime alacağım. Ne zaman biter bilmiyorum. Bu fikirlerimin akıbeti ne olur ondan da emin değilim. Ama eli kalem tutan, uzun zamandır da orada burada o vesile ile yazan biriyim. Hikaye yazabildiğime göre bir roman da yazabilirim diye düşüyorum. Biraz artık üzerimde yük de olmaya başladı. Kitap biraz böyle yazar için yazıp kurtulması gereken bir iştir. Hep içinde bir yüktür, sürekli onunla hesaplaşırsın. Onu tamamladıktan sonra bir süre rahatlayabilirsin ancak. Yazmadan yapamama halidir aslında o. Bu yükle daha fazla yürüyemiyorum. O dosyaların tamamlanıp basıldığını görme isteği hat safhada içimde.

Son olarak şu an oynadığınız Kırgın Çiçekler ve Son Zenne’den başka planlanan bir proje var mı?

Kırgın Çiçekler şu an devam ediyor. Her şey yolunda gidiyor. Bu sezon Son Zenne dışında bir oyunda oynayamam büyük ihtimalle. Oyunu haftada iki gün oynuyoruz, set de 3-4 gün sürüyor. Zaten başka da zaman kalmıyor.  Her ocak ayında Nazım Hikmet’in doğum yıl dönümünde aynı kadro ile -Cezmi Baskın, Levent Ülgen, Metin Coşkun gibi isimlerle- Nazım Hikmet’in bir oyununu okuma formatında oynuyoruz. Bu ocak ayında da yine bir oyun oynayacağız. Sanırım 15. olacak. Yazın bir sinema filmi olabilir. Bu sezon sonuna kadar Son Zenne ve Kırgın çiçekler ile gider.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Fatih Akın, Amerikan Film Akademisi Üyeliğine Davet Edildi!

Oscar Ödülleri ile tanıdığımız ve dünyaca ünlü sinemacıların yer aldığı Amerikan Film Akademisi, Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın'ı üyeliğe...

Kapat