RÖPORTAJ: DEHLİZLERİN KAHRAMANI HAKAN AKDOĞAN’LA EDEBİYATA DAİR

İlk romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanmış kıymetli yazar Hakan Akdoğan ile edebiyata dair konuştuk. Kendisine bize ayırdığı vakit ve hoş sohbeti için teşekkür ederiz. 

1998 yılında Yunus Nadi Roman Ödülünü kazandınız. Üstelik bunu ilk romanınızla başardınız. Bunu bekliyor muydunuz?

‘Nü Peride’ romanını yazarken tek beklentim kendimi rahatlatmaktı. Kendimi rahatlatmaktan başka da düşüncem yoktu. O dönemde üniversiteydim ve zor günler geçiriyordum. Her anlamda zor günlerdi. Bilgisayarım yoktu o dönemde. Daktiloda yedi kez yazmıştım. Neden yaptığımı da bilmiyorum. Yayınlanacak diye bir garanti yoktu. Kendi bastırabilme imkanım da yoktu. Sadece yazıyordum. Rastlantısal olarak kitabımı Yunus Nadi Ödüllerine gönderdim. Bir Cumhuriyet gazetesi geçti elime. Yarışma ilanını okudum ve son başvuru tarihinin üzerinden iki gün geçmişti. Arayıp ilgili kişiye ulaştım, ertesi gün ellerinde olmak kaydıyla kabul edebileceklerini söylediler. Çalışmalar jüriye teslim edilmediği için kabul ettiler. Fakat o kadar beklentisizdim ki bu konuda, aramış olmama rağmen gönderip göndermeme konusunda kararsızdım. Üstelik param da yoktu. Eseri başvuru koşullarına göre çoğaltıp kargoya vermem gerekiyordu. Tanıdık vasıtasıyla roman çoğaltıldı ve kargoya verildi. Ancak bütün bu işlemler bittikten sonra yarışmayı adeta unuttum. Bir telefon geldi. Telefondaki ses bana Yunus Nadi Roman Ödülünü kazandığımı bildirdi. İnanmadım, daha doğrusu ev arkadaşımın her zaman yaptığı şakalardan biri zannettim. Doğruluğunu test edebilmek için numara istedim. Kendim arayıp bir anlamda onaylamış olacaktım. Aradığım zaman müthiş bir utanç duyduğumu hatırlıyorum. Defalarca özür diledim. Böylece gerçek olduğunu anladım. Ardından Can Yayınları’nın sahibi Erdal Öz ulaştı bana. Erdal Beye daha önce de kısa bir yazımı göndermiştim ve o da bu yazıma istinaden övgü dolu bir mektup yollamıştı. O mektup çerçeveyle asılıdır hala duvarımda. Dil anlamında beni çok başarılı bulduğunu belirterek ‘Ama çocuk, bir daha bastırmaya uğraşma sadece bana yolla.’ diye sesleniyordu mektubunda. Bir anda kendimi Can Yayınları’nın arasında ve edebiyat dünyasında buldum. Böyle bir iddiam olmamasına rağmen bugünlere kadar geldim.

hakan-akdoğan (2)

Peki, Yunus Nadi Roman Ödülünü kazanmak bir yazarın hayatında neleri değiştiriyor?

Yunus Nadi Roman Ödülü olarak değil de bir ödül olarak konuşursak berbat bir şey. Yazarın ilk kitabına ödül vermek bir nevi kötülük bana göre. Sonrası için büyük bir baskı oluşturuyor. Bir de ben o dönemde çok ilgi gördüm. Şimdi o ilgiyi görsem farklı değerlendirirdim. Gençliğin de verdiği heyecanla pek sindirememiştim durumu. Bütün bunlar bende ciddi bir baskı oluşturdu. Daha iyi yazmam konusunda bir sorumluluk hissettim. Yayınevi de daha gündem yaratacak bir şeyler istiyordu. O dönem aslında benim için yeni ve zor dönem başlangıcı oldu.

Çok uzun aralıklarla roman yazıyorsunuz. Edebi bir terimle söylersek her seferinde kaleminizin demlenmesi mi bekliyorsunuz?

Bir romanı bitirdiğim zaman çoktan yeni bir romanın taslağını oluşturmuş oluyorum. Ancak verimsiz yazar grubundayım. Kitaplarıma da bakarsanız aslında minimalist sayılabilecek nitelikte çünkü atabileceğim her şeyi atıyorum romanlardan. Aslında ben de isterim her yıl bir kitap yayınlanmayı. Şu an Aylak Adam Yayınları da çok ısrarcı bu konuda. Daha verimli olmam gerektiğini sürekli vurguluyorlar ve haklılar. Beceremiyorum çünkü hayat koşullarım buna müsaade etmiyor. Yazarlık asıl mesleğim değil. Bu yüzden gün içinde inanılmaz yoruluyorum. Akşamları uykudan çalarak yazıyorum. Sadece yazabilecek maddi güce sahip değilim. Bunu yazar mısınız bilmiyorum ama bana sponsorluk yapacak biri varsa sanatla her an ilgilenebilirim. 🙂

Kitaplarınızda leitmotif sayılabilecek ‘dehliz’ kelimesine çok fazla rastlıyoruz. Dehlizlerin sizin hayatınızla bir bağlantısı var mı yoksa bu sadece bir metafor mu?

Aslında Türkiye’de yaşayan yazarlar için dehliz kelimesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu kaotik toplum içinde ve asla maddi ve manevi değer görmeyen edebiyat dünyası içinde yazar kendi dehlizini kazıp onun içinde yaşamak zorunda kalıyor. Eserlerimdeki karakterleri de böyle soyut ya da somut dehlizlerde bulundurmamın sebebi biraz da budur. Dehlizlere çok benzeyen bir çalışma odam da var. Karanlıktır, küçüktür, sığınırım sanki içine. Belki de tekrar ana rahmine dönme, orada bu kaotik ortamdan arınma güdüsü de böyle dar, karanlık yerleri sevmeme neden oldu. Nü Peride’de dehlizin içinde kendimi hissetmiştim. Onca yıl geçmesine rağmen hala o duyguyu çok iyi hatırlıyorum. Hatta son romanım ‘Varlık ve Piçlik’te geçen Kaplan Bar da bir dehlizdir. Kaplan Bar, hem soyut hem somut bir mekan olarak da anılabilir bu yüzden.

hakan-akdoğan-2

Kitaplarınızda genel olarak ‘var oluşçuluk’ felsefesini kullanıyorsunuz. Bunu tercih etme nedeniniz hayata bakış açınız mı yoksa aldığınız eğitimin bir sonucu mu?

Türkiye’de alınan eğitim bize var oluşçuluk üzerine bir şeyler verebiliyor olsaydı Türk Edebiyatı çok farklı yerlerde olurdu. Hayatla ilgili geliştirdiğim bakış açıları da bu felsefeye bağlanmamda bir başka sebepti. Benim serüvenim var oluşçularla başladı. Albert Camus’nun Yabancı, Düşüş; Jean Paul Satre’nin Sözcükler; Milen Kundera’nın Kimlik, Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği gibi eserleriyle kendimi daha iyi ifade edebildiğimi, bir hiç içinde bir hiç olduğumu fark ettim. O nedenle yaptığım okumalar aslında beni biraz var oluşçulara yaklaştırdı. Yazdığım kitaplarda da bunun etkilerini görmek kaçınılmaz.

Bursa’da değil de İstanbul’da yaşıyor olsaydınız daha farklı bir edebiyat hayatınız olur muydu?

Daha gündemde bir yazar olabilirdim. Daha çok ilgi görebilirdim ama bir edebiyatçı olarak saflığımı yitirebilirdim. Çünkü orada zeplin gibi olmuş egolarla yaşayan birçok yazar var. Onların ihtiyacı olan havayı o balonlara üfleyen de başka yazarlar var. Öyle bir ortamın içinde bulunmamanın uzun vadede baktığımda kendime yaptığım en büyük iyiliklerden birisi olduğunu düşünüyorum. Bana çok kızacak insanlar olabilir bunları söylediğim için ama bir türlü bu durumu kendilerine ifade edemeyenlerdir kızanlar.

Sizin için ‘Temcit pilavı gibi önünüze sürülüp duran kalitesiz, reklam kokan kitaplardan bunaldıysanız mutlaka okumanız gereken bir yazar.’ denilmiş. Bu yoruma kendinizi yakın hissediyor musunuz?

Popüler alandan uzak durmaya çalışan bir yazarım. Gençliğimin verdiği tecrübesizlikle yazdığım Nü Peride, aslında popüler edebiyata çok daha yakın. Dönem dönem bununla ilgili eleştiriler de aldım. İlk sorunuzda söylediğim şeyleri burada başka cümlelerle söyleyeceğim. Bir yazara ilk kitabıyla ödül vermeyin ve bir yazarı ilk kitabıyla da eleştirmeyin. İddiasız bir çıkıştı benim ilk romanım. Ne olacağını bilmiyordum. Şu anki deneyime ve bilgiye sahip değildim. Ama Erdal Öz’ün bana söylediği gibi sonrası için vaat edici bir eserdi. Ondan sonra gerçekten ben gittikçe daha farklı alanlara kayacak kitaplar yazmaya çalıştım. İnadına popüler olmamak için uğraştım. İnadına da popüler kültüre çekmeye çalışanlar oldu. Özellikle son kitabım ‘Varlık ve Piçlik’le artık o alandan uzak durduğumu kanıtladığımı düşünüyorum. Tamamen nitelikli olmaya çalışan –ne kadar başarabildiysem- edebiyatın içerdiği bütün teknikleri eserlerimin içine koymaya çalışan, incelenebilir hatta içindeki üst kurmaca fark edildiğinde başka kapılara açılabilir bir kitap yaratmaya çalıştım her seferinde. Nitekim çok önemli isimlerin Varlık ve Piçlik ile ilgili yazıları çıktı. Bu isimler eserimin çok nitelikli olduğunu belirtme inceliğini gösterdiler. İnanın bugün ölsem gam yemem artık. Bu yüzden bu yorum, olmak istediğim yerdeyim gururunu yaşattı bana.

2014 yılında Varlık ve Piçlik, Aylak Adam Yayınları tarafından basıldı. Hemen ardından –belki de bu kitabın başarısı bunda etkili oldu-  Aylak Adam Yayınları Türkçe kitaplar editörü oldunuz. Aylak Adam Yayınları’nın da sizin için bir dönüm noktası olduğunu düşünüyor musunuz?

Bence nitelikli işlere önem veren her yazar mutlaka bu tip yayınevlerinde kitaplarını çıkarmalı, ısrarla popüler olan yayınevlerinden uzak durmalıdır. Bu bilindik yayınevleri gün geçtikçe nitelikli edebiyattan uzaklaşıyor. Daha çok satmaya odaklanmış durumdalar. Çıkardıkları her kitabın niteliksiz olduğunu elbette söyleyemeyiz. İş hacimleri ve yatırımları çok büyük olduğu için çok satan kitaplara ihtiyaç duyuyor olabilirler. Öyle kitaplar da öyle yazarlar da var. Ancak ben yokum. Ben belki de hiçbir şey ifade etmem ama nitelikli olan yazarlar “Ben yokum.” diyebildiği takdirde bu yayınevleri de bir gün nitelikli işler yapmaya mecbur kalacaktır. Diğer yandan şu noktayı da belirtmek isterim. O büyük yayınevleri olmasa Türk Edebiyatı da var olmaz. Onların da işlevini göz ardı edemeyiz. Ortalama okura uygun kitapları onlar basıyor. Kitapları okumak kadar sindirmek de çok önemlidir.  Ortalama okurun Aylak Adam Yayınları’nın herhangi bir kitabını anlayarak okuyacağını düşünmüyorum. Aylak Adam Yayınlarıyla buluşmam aslında Kalem Ajans’tan Nermin Mollaoğlu sayesinde oldu. Nermin Hanıma derdimi ve bugüne kadar yazarlık tecrübemde rahatsızlık duyduğum noktaları anlattım. Nermin Hanım da sizin çarenizi biliyorum dedi. Beni Erkan Aslan ve Kaya Tokmakçıoğlu ile tanıştırdı. Daha konuşmanın ilk dakikalarında ben tamam dedim. Böylece onlarla çalışmaya başladık. Editör olmama gelirsek, onların aklında böyle bir şey varmış aslında. Bunun sadece Varlık ve Piçlik ile alakalı olduğunu düşünmüyorum. Tabi işin kökeninde dil bilimci olmam, Dil Derneği ile çalışmalar içinde bulunuyor olmam, yarı akademik çalışmalar yapıyor olmam da yatıyor.

hakan-akdoğan (3)

Türk okurlarının Türk Edebiyatına ve Dünya Edebiyatına yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türk okuru konforu seven bir kitle… Konfordan kastım çok fazla düşünmeye zorlamayan, başka eserlere göndermeler ve belli bir bilgi birikimi içermeyen ve o an için okuru tatmin edecek ve sonra da düşünme süresini uzatmayıp o anı noktalandıran eserlerdir. Aslında medya aracılığıyla dayatılan bir şey… Bu sadece edebiyat dünyasına özgü bir dayatma değil tabi ki. Sinemada da aynı durum söz konusu… Sonuçta basit kurgularla dönen basit ilişkiler ve duygu karmaşaları sunuluyor sadece. Okur başkası üzerinden kendini tanımlamaya çalışan kişidir. Asla kendisinin yapamayacağı şeyleri başkasının üzerinden gerçekleştirip tatmin olur. Hiçbir zaman neden yapamadığı üzerinde durmaz. Bunları yapan insanları okuyor, bitiyor, işte o kadar. Okuduklarını pratiğe dökme diye bir şey yok. Ne yazık ki diğer sorularda da değindiğim gibi ortalama okur halkası büyüdükçe onlar için yazan yazar kitlesi de büyüyor. Sadece para kazanma derdiyle kitap yazılmaya başlandı artık. İnanın artık çok zengin olmak için yazar olanlar var. İşin acı yanı zengin olan çok fazla insan var. Bu yazarların kitaplarını inceliyorum. İncelemelerim şunu gösteriyor ki bu yazarların kitaplarından birer sayfa peş peşe okuduğunuzda aynı eseri okuduğunuz izlenimine kapılıyorsunuz. Özgünlük yok. Anlatım kimliği denen şey yok. İşte Türk okuru bu dairenin etrafında dönüp duruyor.

İstanbul’da ve ağırlıklı olarak Bursa’da yaratıcı yazarlık dersleri veriyorsunuz. Bu düzenlemenizdeki temel amaç nedir?

Yaklaşık on beş yıllık bir tecrübeden söz ediyoruz bu konuda. Başlangıcı tamamen rastlantısaldır. Yücel Balku bu dersleri yürütürken maalesef vefat etti. Onun ölümüyle açıkta kalan öğrencilerini benim devam ettirmemi istediler. Ben de tabi ki kabul ettim. O öğrencilerle biten derslerin ardından bir şekilde bunu devam ettirmek istedim ve bugünlere kadar geldim. Madem böyle bir iş içine girdim, o halde en iyi şekilde yapmalıyım düşüncesiyle hazırlandım bu atölyelere. Bulabildiğim tüm kitapları okudum. Yurt dışında yaratıcı yazarlık dersi veren üniversitelerle yazıştım ve gerekli belgeleri elde ettim. Yaratıcı yazarlık atölyesi olarak açılan onca kurstan farklı bir şey yapmak istedim. Benim amacım insanlara bir şeyler yazdırmaktan öte yaratıcı düşünmeyi öğretmek. Hayatlarında lazım olabilecek belki de en temel şeyi onlara vermek istedim. İnsanı farklılaştırırım gibi büyük iddialarım yok. Benim tek iddiam olan biten her şeyin ardından başka bir şey olduğunu gösterebilmek.

Size göre ölmeden önce mutlaka okunması gereken yazarlar kimlerdir?

Milan Kundera, Jose Saramago, Bernhard Schlink, Jorge Luis Borges, Julio Cortazar, Gabriel Garcia Marquez, Sadık Hidayet, tabi ki Franz Kafka. Tek bir kitap söyleyeceğim. Benim için çok önemli olduğu için söylemek istiyorum. Ernesto Sabato, Tünel. Bu kitap da benim için bir dehliz. Kendimce adını ‘Dehliz’ olarak çeviriyorum.

Türk yazarlardan Ferit Edgü ne yazarsa okurum. Necati Tosuner, Murat Uyurkulak, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk benim için önemli yazarlardandır.

Son olarak yeni bir kitap müjdeleyecek misiniz bu röportajla okurlarımıza?

Aslında oldukça ilerlediğim yeni bir kitabı çöpe atmak zorunda kaldım çünkü konu olarak çok benzeri geçen günlerde yayımlandı. Bu başıma ikinci kez geliyor. Şer adında bir roman yazmıştım. Kitabı bitirdiğim sıralarda Kaybedenler Kulübü filmi ortaya çıktı. Bu filmin konusu ve felsefesiyle romanım paralellik gösteriyordu. Bu yüzden editörle bu kitabı da çöpe attık. Bu kitaptaki bazı unsurları son kitabım ‘Varlık ve Piçlik’te yine de kullandım. Yeni bir kitaba dair elbette fikirlerim var ancak üzerinde çalışmam gerekiyor.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Björk, Yeni Sanal Gerçeklik Video Klibi ‘Notget’i Yayınladı!

İzlandalı şarkıcı Björk, dokuzuncu albümü Vulnicura'dan 'Notget' adlı yeni sanal gerçeklik video klibini sevenleriyle paylaştı. Kendine özgü eklektik müzikal tarzıyla yaptığı...

Kapat