Röportaj : Haydar Ergülen

1980 sonrası Türk şiirinin usta kalemi Haydar Ergülen ile keyifli ve samimi bir röportaj gerçekleştirdik. Şiire, hayata dair bu sıcacık sohbet için Haydar Ergülen’e teşekkür ederiz.

İlk şiirinizi ne zaman, nerede ve hangi duygularla yazdınız?

İlk şiirlerimi ilkokul 3. sınıfta yazdım. Bu şiirler okul müfredatıyla ilgili şiirlerdi. Belirli gün ve haftalarda şiir yazmak benim görevimdi. Mesela Atatürk Haftası olurdu ben şiir yazardım ya da Kurtuluş Günü olurdu şiir yazma görevi bana verilirdi öğretmenlerim tarafından. Hece ölçüsüyle yazardım bu şiirlerimi. Maalesef hiçbiri şuan elimde değil, saklamış olmayı çok isterdim.

Şiirlerinizde yaşadıklarınızı mı yazıyorsunuz yaşamak istediklerinizi mi?

Bazen ikisini de düşünmüyorum. Yani ne yaşadıklarımı ne de yaşamak istediklerimi. Sadece şiirimi yazmak istiyorum ve yazıyorum. Sonra o şiire dönüp bakıyorum ve kendi kendime “Ben bunları bir yerden hatırlıyorum!” diyorum. Yaşadığım bazı şeyler kendiliğinden giriveriyor şiirime. Ben istesem de istemesem de bilinçaltım rahat durmuyor, şiirimi benden bağımsız işliyor. Şiir tam anlamıyla bilinçaltının yönettiği ve oluşturduğu bir tür. Bunun dışında, bazen etrafımda şahit olduklarımı şiirleştiriyorum. Vapurda kulak misafiri olduğum bir sohbet, izlediğim filmlerde –yabancı bir film de olabilir bu-  yer alan diyaloglar bile aniden şiire dönüşebiliyor. Bu dünyadaki her şey şiir olabilir. Şiir, roman veya öykü gibi kurmaca bir tür değildir. Şiir hayatın içindedir. Şiir yaşanmışlıkların ta kendisidir. O yüzden etrafınızda gördüğünüz her şey bir şiirdir.

haydar-ergulen-ropartaji

Yaşar Kemal, “İçinde toplumun olmadığı edebiyatı kabul etmem.” diyordu bir röportajında. Siz edebiyatta toplumun yeri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Toplumdan kopuk herhangi bir şey söz konusu olamaz. Şiir türünü; aşk şiiri, mevsim şiirleri, psikolojik şiirler bir yana, toplumsal şiirler bir yana gibi taraflara ayırmanın da olanağı yoktur.

Çok güzel bir aşk şiiri yazarsınız ve o şiir binlerce insana ulaşır, işte o zaman şiiriniz toplumsallaşır. Aşk kişisel bir duygu olduğu kadar aynı zamanda toplumsal bir olgudur da.

Ya da şiirinizde bireysel bir acınızı konu alırsınız, o şiir yine pek çok insana ulaşır ve şiirinizde kendini bulan kişiler olur ve şiiriniz yine toplumsallaşmış olur.

Kendi zamanımı ve arkadaşlarımı düşünürsem… O zamanlarda Türkiye sıkıntılı bir dönemden geçtiği için ister istemez ortaya bu sıkıntılara değinen şiirler çıktı. Barış temalı şiirler yazdık. Duyarlı insanlardık, ülkemizde ne oluyorsa onu yazıyorduk. Bu bağlamda Yaşar Kemal’in sözüne katılıyorum.

haydar-ergulen-roportaji-1

Sizce şiirde imgenin yeri ne olmalıdır?

Şöyle, üçüncü dizenin ortasında olmalıdır. Sonra tekrar yedinci dizenin başında olmalı bitirirken de tam ortaya konmalı.

Şaka bir yana bazı insanların gamzeleri çok güzeldir, bazılarının da kirpikleri. O gamze ve o kirpik, o kişide güzel durur ve anlamlıdır.

Şiirde imge de böyledir. Yakıştığı yer önemlidir. Bazı şiirleri okursunuz ve “imge salatası” dersiniz. Bazı şiirlerdeyse bambaşka çağrışımlarda bulursunuz kendinizi.

Ben bazen çok yalın şiirler yazıyorum, bir gazete haberi kadar düz ve yalın şiirler. Çünkü imgenin kendiliğinden gelmesi ve şiire yerleşmesi gerekir. Şiir hiçbir zaman zorlama olmamalıdır. Bazen vapurdayken, bazen bir film izlerken, bazen roman okurken aklınızda canlanan sahne birden bir imgeye dönüşebilir ve sen o imgeyi üretmeye başlarsın. Bazen hayatın kendisinden imge üretirsiniz. Bazen de diğer sanat yapıtlarından elde ettiğiniz çağrışımlardan imgenizi işlersiniz. İşte o son halini bulan imge, kendiliğinden gelir ve şiirinize yerleşiverir.

haydar-ergulen-roportaji-2

Yazılarınızdan birinde, “Şiir bir annelik sanatıdır.” demişsiniz. Bu sözü biraz açıklar mısınız?

Şiir bir annelik sanatıdır. Şiirle ilgili pek çok şey söylenebilir, şiire pek çok tanım getirilebilir ama şiiri düşünmek, şiir yazmak süreklilik isteyen bir iştir. Şiir bir yerde başlar ve sizinle beraber ölünceye kadar sürer gider.

Bu annelik sanatı meselesini de öyle düşüyorum. Şiir yazarken, o şiire uygun sözcükleri seçerken, bir annenin çocuğuna baktığı gibi bakmalıyız sözcüklerimize. Sözcüklere şefkatle yaklaşmalıyız. Yeri geldiğinde sözcüklerimizi eğitmeliyiz, yetiştirmeliyiz ve hayata yani şiirimize hazırlamalıyız.

Ayrıca anneliğin tam anlamıyla bir sanat olduğunu düşünüyorum. En sihirli uğraşın da annelik olduğundan yanayım.

Diğer yandan, “şiiri doğurmak” kavramına inanıyorum. Bir şiiri ortaya çıkardığınız zaman o şiiri doğurmuş olursunuz. Doğurganlık özelliği kadınlara aittir ama erkek şairlerimizi ve onların doğurdukları şiirleri düşünürsek aslında her şair biraz dişidir diyebiliriz. Erkek de olsa her şair içinde annelik özelliğini, sanatını, taşır ve zamanı geldiğinde şiirini doğurur.

Bildiğimiz kadarıyla yazmaya Radikal gazetesinde köşe yazıları ile başlamışsınız. Bunun özel bir nedeni var mı?

Gazete yazısı yazmaya 1978-79 yıllarında başladım. ODTÜ’de bir edebiyat kulübümüz vardı. Ben de bu kulübün yönetim kurulu üyesiydim. Bir dergi çıkarmaya karar verdik. Adını da “Yasak” koyduk, malum o zamanlarda her şey yasak. Yasak dergisinde bazen kendi ismimi bazen de takma isimlerimi kullanarak sanat, kültür, edebiyat, hayat, siyaset gibi pek çok alanda yazılarımı yazdım ve yayımladım.

Aslında ilk gazete yazımı 13 yaşında yazdım. Ortaokula gidiyordum ve Türkiye’de 12 Mart askeri darbesi olmuştu. O zaman sol bir gazetede “Sokrates Savunuyor” isimli oyun yayımlanmıştı ve o oyunun kitabını alıp okumuştum. Bu okumanın üzerinden, Türkiye’deki hapishaneleri ve tutuklanmaları anlatan metaforik bir yazı yazdım. “Mehmetcan” adıyla yayımlandı. Gazete yazarlığına bu şekilde başladım diyebilirim.
10 yıl kadar Radikal gazetesinde yazdım. Sonra Bir Gün gazetesinde yazdım. Cumhuriyet gazetesinde yazdım. Şuanda her pazartesi günü Bir Gün gazetesinde yazıyorum.
Pek çok farklı dergide de yazdım. Varlık dergisinden tutun da “Kitaplık” dergisine kadar. Sanırım dergi yazılarım bini geçmiştir. Ben bile bilmiyorum.

Eserleriniz arasında “gözbebeğim” diyebileceğiniz bir tanesi var mı?

Nar Alfabesi. Çünkü onu kızıma yazdım ve tek çocuk kitabım o. İlkokul çocukları için yazdığım didaktik şiirlerden oluşuyor. En çok bu kitabımı seviyorum.

80 sonrası şiirle 80 öncesi şiiri karşılaştırır mısınız? Farklılar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türk şiirinde iki tane çok önemli dönem vardır. Biri Garip şiiri (Birinci Yeni dediğimiz 40’lı yıllar), diğeri de İkinci Yeni’dir. Nazım Hikmet’i ve modern şiirimizin kurucusu Ahmet Haşim’i de unutmamak gerekir. Bunlardan başka Gülten Akın, Behçet Necatigil gibi bağımsız şairlerimiz de yetişmiştir. 60’lı yıllardan sonra şiire baktığımız zaman ortada bir akım olmasa da 80 dönemi askeri darbe ve Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle önceki şiirlerden farklı olan bir dönüşüm hareketi baş göstermiştir. Şiirin özüne dönülmüş ve saf şiire yönelim başlamıştır.
80’li yıllarda, yani bizim şiire başladığımız yıllarda, İkinci Yeni ustaları hayattaydı ve hatta bizim arkadaşımızdı. Sohbet ettiğimiz, kahveye gittiğimiz, sevdiğimiz insanlardı. İkinci Yeni şairlerine pek çok yerde yer verdik, onları andık, yazdık ve bizim görevimiz şiir yazmaktan önce bu büyük ustaları tekrar gündeme getirmek oldu. Dergilerimizde bu çabayı gösterdik.
80 döneminden sonra çok büyük şairler yetişmiştir. Ahmet Erhan, Küçük İskender, Birhan Keskin bu isimlerden bazılarıdır. Ve bu kuşak bir vefa kuşağıdır. Kendinden önce gelen Türk şairlerini hatırlamak, yaşatmak, onlar için yazı yazmak kuşağıdır.

Yazılarınızı hep aynı yerde mi yazarsınız? Farklı yerlerde ilham geldiğinde hemen bir yere not alır mısınız?

Artık not alıyorum çünkü çok az zamanım var. Atölye, okullar, söyleşiler, İstanbul trafiği, yurt içi ve yurt dışı seyahatler… Benim yazma mekânlarım uçak, vapur, tren. Asıl mekânımsa salondaki büyük yemek masası. Tabi ki bir kütüphanem, çalışma odam var fakat orada oturunca yazma zorunluluğu hissediyorum. Hatta odama geçip her yerin kitap olduğunu görünce roman yazma zorunluluğu hissediyorum. Oysaki ben bir şairim. Benim için evdeki ne güzel alan yemek masamız. Yemek masasında kızım dersini çalışırken ben de bir köşede yazılarımı yazıyorum.

haydar-ergulen-roportaji-4.jpg

En çok kullandığınız tema aşk ve yalnızlık, neden?

Hepimizin derdi aşk değil midir?

Bir kitabım var. Adı, “Aşk Şiirleri Antolojisi”. 200 küsür sayfalık bir kitap. Diğer kitaplarımda da aşktan söz eden şiirlerim var ama burada şu soruyu sordum: Aşk olmasa insan dünyaya niye gelir ki?

Bir düşünün insan aşk yoksa neden gelsin ki dünyaya? Okuma-yazma öğrenmek için mi?

İnsan aşk olmadan yaşayamaz. Duyduğunuz aşk bazen bir insana olur, bazen doğaya, bazen ormana, bazen çocuğunuza, bazen annenize, bazen babanıza, bazen de Tanrı’ya. Neye istersen, bir şehre, bir ırmağa, bir kediye…

Yalnızlık temasına gelince, insan daima yalnızdır. Bu dünyaya yalnız gelir ve bu dünyadan yalnız gidecektir. Siz, anneniz, babanız, arkadaşlarınız, akrabalarınız, en sevdiğiniz… Hepsi yalnızdır. Yalnızlık duygusunu, en çok dile getiren kişi şairler olduğu için sanırım bu tema en çok onlara yakıştırılır. Bazı şairler gerçekten baştan aşağı yalnızlık havasına bürünmüş olsalar da durum sadece onlara özgü değildir. Temelde herkes yalnızdır, sadece şairler değil.

Etkilendiğiniz şairler var mı? Sizi ne yönden etkilediler?

Hepsi. Bu soru benim en sevdiğim sorudur. Bütün şairler. Henüz şiir yazmamış olanlar bile.

Yıllar önce söylemiştim “Şiir şiire bakarak yazılır.” diye, bir aforizma gibi. Şiir sizlere bakarak yazılır, kitaplara bakarak yazılır, etrafınıza bakarak, çaya bakarak yazılır, dünyaya bakarak yazılır, gökyüzüne bakarak, vapura bakarak yazılır.

Denize bakarsın, geçmişine bakarsın, arkadaşlarına bakarsın ve en sonunda kitaplara bakarsın. Yani başka şiirlere bakarsın. Başka şairler olmasaydı ben de şiir yazamazdım. Onlar yazmış olduğu için yazıyorum. Başka şiirler olduğu için yazıyorum. Pek çok şairi okudum. Türk şairlerin hemen hemen hepsini okumuşumdur. Fransız şairlerinden okudum, İngiliz şairlerinden okudum. Çok sık yurt dışına gidip geliyorum. Etkinliklere, festivallere, şiir etkinliklerine, kurslara katılıyorum. Dünya şiirinden de fazlasıyla haberim var. Onları da okuyorum ve etkileniyorum.

Eskilerden de etkilenirsin. Saydığım tüm şairlerden çokça etkilendim. Kendi kuşağımdan arkadaşlarımdan etkilendim. Benden sonra yazanlardan da etkilendim. Mesela şuanda 15-20 yaşında şiir yazan ve şiirini okuduğum bir genç var. Ondan da etkileniyorum.

Bana göre asıl etkilenmek, senden önce gelenlerden değil, senden çok sonra yazan insanlardan etkilenmektir. Çünkü o, yeni dünyaya senden daha çok hakimdir. Onun dizesi daha önemlidir. Bana göre asıl etkilenme, ustalardan değil “çırak”lardan olandır.

haydar-ergulen-roportaji-3

Üretmek isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Konuştuklarımızın hepsi. Aslında çok temel iki şey söyleyeceğim: Okumak ve yazmak. Sonra dünyaya bakmak, gezmek, dolaşmak, bütün sanatlardan yararlanmak… Ben 5-6 yıldır çok fazla gidemiyorum ama 7-8 sene önce, yani kızım doğmadan önce, sinema günlerinde, 10 günde 45-50 film izlerdim. Günde 4-5 film eder. Sinema benim için oldukça besleyici bir etkinlikti. Filmlerdeki bir sahneyi alırdım ve hayallerime dalardım. 10 dakika kadar uzaklaşırdım oradan. Sonra o hayal dünyamın içinde bir şiir şekillenmeye başlardı. Sinemadan çıkar çıkmaz o şiiri unutmadan defterime yazardım. Eğer unutmuşsam da bir zaman sonra kendiliğinden gelirdi o aklıma zaten. Gelmese de başka bir zaman başka bir kılıkla mutlaka gelirdi.

Müzikten sinemaya, romandan öyküye kadar, sanat dallarının hepsi çok besleyici. Bunun yanında tarih kitapları, coğrafya kitapları, tarım kitapları… Tüm kitaplar, hepsi çok etkileyici. Dünya, hayat, insanlar, ilişkiler onlar da çok önemli. Tüm bunlardan en önemlisi ise okumak ve yazmak.

İyi okuyan, sürekli okuyan, çok okuyan bir gün mutlaka yazar. Ne yazdığı da önemli değil, istediğini yazsın. Okumaya ara vermemek ve farklı kaynakları da okumak.

“Tek taraflı beslenmemek”

Birinci Yeni’yi çok iyi bilirken “İkinci Yeni”yi de okumuş olmak, hatta beğenmediğini de okumak, tarzın olmayanı da okumak, sahiplenmediğin siyasi görüşten yana olanı da okumak… Ve hepsinden bir parça beslenmek, etrafa daha geniş yelpazede bakabilmek… Esas olan budur diye düşünüyorum.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Modern Dünyada Var Olabilmek: Persona/Ingmar Bergman

“Olur gibi görünmek değil, var olmak.” Ingmar Bergman’ın 1966 yapımı “Persona” adlı filmi günümüzde hala pek çok yönetmen ve eleştirmen...

Kapat