Röportaj: Ömer Naci Topçu İle Tiyatroya Dair

Kendinden bir ‘tiyatro adamı’ yaratmak için çabalamış değerli bir sanatçıdır Ömer Naci Topçu. Tanıdıkça daha da saygı duyduğumuz bu değerli tiyatro sanatçısıyla tiyatroya dair sıcacık bir sohbet gerçekleştirdik. Sanatçı olmak için emin adımlarla yürüyen üstadın söylediklerini sizlerle paylaşmaktan gurur duyuyoruz.

Sanat bu ülkenin topraklarında çok kıymet gören bir olgu değil. İnsanlara ‘gerçekçi’ düşünüp çok para kazanmayı hayal etmeyi öğreten bir ülkeyiz. Peki, sizin tiyatroya yönelmeniz bunca gerçekliğin arasında nasıl oldu?

Aslında çalışma hayatının içinde geçen bir çocukluğum oldu. İlkokul 4. sınıftan sonra çalışmaya başladım. Herhalde içimde biraz sanat tutkusu varmış ki işe bir fotoğrafçının çıraklığını yaparak başladım. İyi bir öğrenci olamadım. Daha çok el becerisine dayalı bir yapım vardı. İyi gözlemciydim. Çabuk öğrenen biriydim ama iyi bir matematikçi olamadım hiçbir zaman. Bizim eğitim sistemimize göre de matematiği olmayan hiçbir şey olamıyordu. Bu sebeple çok iyi bir öğrencilik dönemi geçiremedim. Ancak çalışma hayatının içinde debelenirken bir şeyin farkına vardım. Belki de çocuk denebilecek bir yaşta bunun farkına varmak yaşamsal bir avantaj sağladı bana. İnsan gerçekten kendini ifade edebildiği yerde olmalı. Mutluluk da böylece kendiliğinden geliyor. Daha sonra tiyatroyla tanıştım. Çok sistemli, planlı bir tanışma değildi bu. 16 yaşımda Ekim Sanat’ın kurucu kadrosuyla tanıştım ve birlikte böyle bir eylemin içine girdik. Hem öğrencisi oldum buranın, hem işçisi hem emekçisi… Şu günlerde sanat yönetmeni diyorlar bana. Benim dönemimde tiyatrocu olmak uçuk bir karardı. Türkiye’de sadece dört tane okul vardı. Bugün kırk tane okul var. Benim tiyatrocu olmaya karar verdiğim dönemde Anadolu’ da iki tane okul vardı. Biri Eskişehir, diğeri Erzurum’daydı. Ben herhalde yapabildiğim işler içinde kendimi en iyi ifade ettiğim, dilini en çabuk algıladığım iş olarak bunu gördüm. Fotoğraf çekerken de çok mutluydum. Zaten 13 yaşından bu yana da hiç bırakmadım fotoğraf çekmeyi. Eski atölye makinesinin arkasında kayboluyordum. O kadar küçüktüm ki, benim o zaman stüdyoda çektiğim vesikalıklar boyum yetmediği için hep böyle alttan yukarı doğrudur. Onu da çok sevdim. Sonra endüstri meslek lisesinde okudum. Orada otomobil tamirciliği yaptım. Otomobilleri çok seviyorum ama tiyatroda kendimi ifade edebilme güdüsü ya da bilinci aç kalmayı göze de alsam ben bu işi yapacağım dedirtti.

Konya Selçuk Üniversitesi mezunusunuz değil mi?

Evet, Selçuk Üniversitesi Devlet Konservatuvar ilk mezunuyum.  01 numaralı diploma bende ancak ne işe yarar bilemiyorum.

Sizin için ‘Her nevi kompleksinden arınmış, hayata karşı takındığı tavrı sağlam sürdürebilen –böyle söylendiğinde çok kızıyor- modern zaman dervişidir.’ deniliyor. Bu herkes için kurulabilecek bir cümle değil. Siz kendinizi bu tanıma ne kadar yakın hissediyorsunuz?

Derviş kelimesi bana sempatik geliyor çünkü derviş hem toplumsal özü hareketlendiren bir yapıdır hem de bir eğitim aracıdır. Özellikle Anadolu’da dervişlerin böyle bir rol üstlendiğini biliyoruz. Dervişin en önemli özelliği de kendini terbiye etmeye çalışmasıdır. Kendi içinde çıktığı bir yolculuğu vardır dervişin, o yolculukla birlikte yürür. Ben sanatı da böyle algılıyorum. Neden tiyatro yapmalıyız sorusunu çok uzun süre düşündüm. Benden önceki dönemlerde yaşayanlar şanslıydı. Bir Bertolt Brecht, bir Konstantin Stanislavski, bir Meyerholt ‘Sanatı niçin yapıyoruz?’ sorusuna net bir cevap verebiliyorlardı. 1900’lü yılların ilk başında hatta ilk çeyreğinde de bu cevap daha rahat verilebiliyordu. Bu sanatçıların; özgür insanların yaşadığı, kimsenin kimseyi sömürmediği, hiçbir azınlığın çoğunluğa tahakküm etmediği bir dünya hayalleri vardı. Bugün bu tanım hala geçerli olmakla birlikte yaşadığımız dünyanın geldiği nokta artık biraz da bireyin parçalanmışlığını had safhada ortaya çıkardı. Çocukluğumuzdan bugüne kadar karşı karşıya kaldığımız her şey benliğimizi parçalamaya başladı. Bunu ancak kendi içimizde çıktığımız yolculukla tamamlayabiliriz. Tiyatro da bu yolculuğun önemli bir aracı diye düşünüyorum. Bu yüzden derviş kelimesini kendime yakın hissediyorum. Derviş kendi yolculuğunda, içindeki kötü şeyleri yok etmeye çalışır. Benim için dile getirilmiş bu tanım, çok iyi niyetlerle söylenmiş. Belki de vardığım nokta değil de varmak istediğim nokta olabilir.

Sanatın şehri deyince aklımıza ilk İstanbul, ardından Ankara gelir. Bursa her ne kadar sanat anlamında gelişmekte olsa da sanatın şehri olarak anılmaz. Siz neden tiyatro hayatınızı Bursa’da kurdunuz?

Tiyatro eğitimimi Konya’da aldığımı söylemiştim. Konya’ya tiyatro okumaya gideceğimi söylediğimde insanlar orada tiyatro mu olur, sizi orada yaşatmazlar şeklinde yorumlar yapıyorlardı. Eğitim hayatım ve mesleki hayatım süresince kötü şeyler yaşadım ama dönüp geldiğimde şunu fark ettim ki Bursa’yla Konya birbirinden çok farklı iki şehir değil. Hatta şu anda Türkiye’nin hiçbir yeri Konya’nın o dönemdeki gündeminden çok farklı değil. Bursa’da çok ciddi bir potansiyel olduğunu biliyorum. Üç milyon insanın yaşadığı bir şehirde potansiyel olmadığını söylemek çok akla yakın değil. Ancak bu şehir, potansiyelini harekete geçirmekte çok zorlanıyor. Temel probleminin de bu olduğunu düşünüyorum. Futbol takımımız bunun en büyük örneği. Anadolu’da yıllar sonra bir şehir şampiyon oldu. Şehirde yaprak kımıldamadı. Hala bir stadın inşaatını bitiremedi bu şehir. Futbola bile bu kadar pasif davranan bir şehirden sanata aktif davranmasını beklemek hayal olur ama mutlaka mücadele vermek lazım. O mücadeleyi de Anadolu’nun farklı yerlerinde verebiliriz. İstanbul hayalim hiç olmadı. İstanbul’un da bana ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. ‘İstanbul’a gideyim de alem tiyatrocu görsün.’ gibi bir egom yok. Bursa da olabilirdi, Konya da olabilirdi benim sanat icra edeceğim şehir. Ben şunu öğrendim hayatımda: Eğer bir insan sanat yapacaksa ya da sanatçı unvanı almak için çabalıyorsa yaşadığı yer neresi olursa olsun orasıyla barışacak ve orayı değiştirip dönüştürmek için emek harcayacak. Söz ettiğim bu durumu gerçekleştirmek için de kişi, ‘Ben sanatçıyım.’ iddiasından uzaklaşıp esnafıyla, çalışanıyla, üst düzeyden insanlarıyla hep bir arada olmalı. Bursa’yı özellikle seçmedim, ailem Bursa’ya yerleşmişti. Bursa’da büyüdüm ve özellikle Ekim Sanat’ın varlığı beni Bursa’ya bir anlamda bağladı.

Peki, kurucu kadrosunda da yer aldığınız Ekim Sanat Tiyatrosunun kurulma hikâyesi nedir?

Ekim Sanat başlangıçta bağımsız bir amatör grup olarak düşünülmemişti. Ancak çok kısa sürede kendini bağımsızlaştırdı. Artık bağımsız bir sanat kurumu olarak anılıyor. Bugün bizim burada yirmi yedi yıldır yaşattığımız geleneğin birçoğu özellikle ilk iki, üç yılın geleneğidir. Çok özel insanlar oluşturdu bu kurumu. Kuruculardan benim dışımda kimse tiyatro icra etmiyor. On üç kurucu arkadaş farklı farklı meslek dallarında kendilerini kanıtladılar. Kurucu hocamız bir avukattı. Onun koyduğu birtakım kurallar bugün uygulanmaya devam ediyor. Ayrıca hocamızın tiyatroyu bildiği kadar öğretme mütevazılığı bizi çok etkiledi. Hep daha iyi nasıl öğretirim arayışındaydı. Her seferinde de gerçekten yeni bir yöntem bulurdu. Beni konservatuvara gönderme fikri de bu arayışın bir sonucudur. Çok samimi, çok güzel kavga etmeyi beceren ama kavga ettikten sonra hep birlikte omuz omuza dimdik durmayı başarabilen insanların kurduğu bir kurumdur burası. Kurulduğu ilk günden bu yana da bu özelliğini sürdürür. Söyleyeceği sözden geri kalmayan, yapması gerekeni yapan, gerçek algısı oldukça yoğun olan, toplumdan kopmadan sanat üreten bir kurum yaratmaya çabaladık ve hala bunu devam ettirmenin mücadelesini veriyoruz.

Ekim Sanat’ın sergilediği oyunlarda gözlemlediğim birtakım noktalar var. Mesela çok fazla dekor kullanmayı sevmiyorsunuz. Bu tavrınızla oyunu ya da oyuncuyu mu ön plana çıkarmaya çalışıyorsunuz yoksa sizin için başka bir anlamı mı var?

2007 yılından bu yana bir atölye çalışmasıyla kuramsal bir oluşum var etmeye çalışıyorum. Tiyatro, dekoruyla kostümüyle var olan bir şey değildir. Tiyatro, varlığıyla başlı başına kendini var edebilen bir sanat dalıdır. Aristoteles’ten bu yana yapılmış tiyatroları incelerken ve bizim 1800’lerden hatta Cumhuriyet Dönemi’nden sonra batılılaşan tiyatromuzu incelerken gerçek bir Türk tiyatrosu nasıl olmalıdır sorusuna cevap ararken bulduğum bir cevaptır bu. Geleneksel tiyatromuz aslında yoktur. Bunu söyleyince çok kızıyorlar ama gerçekten yoktur. Çünkü eski çağlarda icra edilmiş bu tiyatro, adeta derin dondurucuya kaldırılmış ve zaman zaman da ısıtılıp önümüze konulmuştur. Bir sanat dalının geleneksel olabilmesi için yaşaması ve yaşarken diğer sanat akımlarıyla etkileşime girmesi lazım. Bir anlamda değişmesi, dönüşmesi ve dönüştürmesi lazım… Bizim geleneksel tiyatromuz bundan uzak kaldı. Karagöz’ü bile oynatırken bunu modernleştirmeli miyiz yoksa eski usulde mi oynamalıyız diye tartışırız. Bunun nedeni Karagöz’ün o tarihten bu yana hiç gelişme kaydetmemesidir. Bunlardan yola çıkarak kendime hep Türk Tiyatrosunun özünün ne olması gerektiğini sormuşumdur. Anadolu insanın içinde yeşeren ‘anlatı’ geleneğinin bizim dramatik kurgumuzu oluşturduğunu düşünüyorum. Böylece aslında oyun biçimimiz de anlatı geleneğiyle şekillenmiştir. İşte ben bu anlatıcı geleneğinden beslenerek özgün bir tiyatro geleneği yaşatmaya çalışıyorum. “Tiyatro, insanın kendi içine yaptığı yolculuktur.” inancı nedeniyle de elimden geldiği kadar fazla olan her şeyden oyunu kurtarıp kişiyi, oyuncuyla da değil oyuncunun anlattığı kişiyle, karakterle özdeşleştirmeye çalışıyorum. Böylece ben korkunç bir köpek göstermek yerine seyircinin aklında korkunç bir köpeğin fotoğrafını belirliyorum. Herkesin korktuğu köpek farklıdır çünkü.

omer-naci-topcu (2)

Sizi film sektöründe görmüyoruz. Oynadığınız bir sanat filmi var Derviş Zaim’in Balık filmi. Üstelik sanat filmi her kesimin izlemeyi tercih ettiği bir alan değil. Film sektöründe yer almamanız sizin tercihiniz mi?

Ben Anadolu’da sanat yapan biriyim. Ben bir tiyatro adamı olabilmek için çabaladım bunca yıl. Bundan beş yıl öncesine kadar ne bir sinema filmi ne bir televizyon projesi hiçbirini kabul etmedim. Teklifler geldi. Hatta güzel fırsatlar da çıktı karşıma ama bunları kabul etmeyi hiç düşünmedim. Hep kendimi tiyatroda pişirmenin yolunu bulmaya çabaladım. Kendimi sadece oyuncu ya da senarist ya da yönetmen olarak tanımlamıyorum. Ben bir tiyatro adamıyım. Becerebilirsem eğer ölümümden sonra da böyle anılmak isterim. O yüzden diğer alanlara yönelmekte biraz geciktim. Çok umursamıyorum bu gecikmeyi ama sonuçta bir gecikmedir bu. Balık filmi iyi bir projeydi. Doğru bir insanla doğru bir yoldu. O yüzden o yola ben de girdim.

Geçen sene Bursa Devlet Tiyatrosu’nun müdürü olarak göreve başladınız. Yeni bir nefes getirmeye başladığınız fikri de ‘Bana Mastikayı Çalsana’ ile ortaya kondu. Bursa Devlet Tiyatrosu’nun geleceği için neler planlıyorsunuz?

Tabii orası bir devlet kurumu ve kuruluşunun bir hedefi var. Yaptığımız tiyatroyu en iyi şekilde seyircinin huzuruna çıkarmak gibi. İyi bir yelpazenin açılması gerekiyor. Entelektüel seyircinin de kendini bulabileceği, sıradan halkın da kendini bulabileceği bir proje de lazım. Ama hepsinin özünde bu toplumun bir derdine parmak basması gerektiğini düşünüyorum. Bana Mastikayı Çalsana, beraber yaşama üzerine kurgulanmış bir oyun ve bahsettiğim gibi özel bir proje. Yine böyle özel projelerle devam etmek istiyoruz. Topluma dair sözü olan bir tiyatro olarak varlığını devam ettirecek artık Bursa Devlet Tiyatrosu. Aslında Bursa Devlet Tiyatrosu’nda dönüşüm benden önceki iki müdür arkadaşımla beş, altı yıl önce başladı. Onlar da çok değerli çalışmalar yaptı. Bu çabalarımızın sonuçlarını görüyoruz. Şu anda oyunlarımız kapalı gişe oynuyor. Bu yönüyle Türkiye’nin iyi tiyatrolarından biriyiz.

Çağdaşı olmaktan gurur duyduğunuz oyuncu ya da oyuncular var mı?

Gıpta ettiğim oyuncu ağabeylerim var. Bunlardan biri rahmetli Erol Kardesici’dir. Oyuncu deyince aklıma Erol ağabey geliyor benim. Yetmiş yaşındaydı, Anadolu turnesinden gelmişti Ankara’ya. Erol ağabey otobüsten indi, bir kahve içti ve provalara başladı. Yetmiş yaşında adam balya balya tiratlar ezberleyip sahneye çıkıyordu ve öldüğü anda da hala aktif olarak oyuncuydu. Tiyatro adamı Bozkurt Kuruç’u çok beğenirim. Bir filozofisi olan değerli bir sanatçıdır. Bir zamanlar Devlet Tiyatrolarının Genel Müdürlüğünü de yapmıştır.

Bizim ülkemizde çok değerli oyuncular var. Benim kuşağımda da benden bir önceki kuşakta da aynı şekilde övgüyle söz edebileceğim kıymetli sanatçılar var. Benim başarılı oyunculara karşı kıskançlığım yoktur.

Tiyatroların kapatılma süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?

Devletle sanatın her zaman sorunu olur. Bu durum, bu iktidara özgü bir şey değildir. Bundan önceki iktidarların da, sosyal demokratik iktidarların da, hepsinin sanatla ve sanatçıyla derdi oldu. Antik Yunan’da da, Roma’da da, Orta Çağ’da da bu durum hep böyleydi. Bu dönemdeki iktidarda kusur bulmuyorum. Akıllı iktidarın sanatla problemi olması lazım… Olmazsa ya sanatçıda sorun vardır ya devlette. Yani sanatçıyı desteklerken de problemi vardır devletin. Çünkü bir sanatçı bakış açısıyla devlet bakış açısı farklıdır. Biri daha özgürlükçü bir dünyanın hayalidir diğeri de statükodur sonuçta. Bunlar bir araya geldiği zaman bir devletin sanatla çatışıyor olmasını çok abartmamak lazım. Hele ki bu son dönemi hiç abartmamak lazım… O kadar lafı sözü oldu ama devlet tiyatroları dimdik ayakta.

omer-naci-topcu (3)

Sizce sinemanın tiyatrodan daha fazla ilgi görmesinin nedeni nedir?

O bence bir yanılgı. Bizi de beş kopya, on kopya olarak sokun salonlara biz de salonları doldururuz. Ama biz bir kopya varız ve bir tek salonda olabiliriz. Bizimle beraber bir sinema filmi tek kopya, tek salonda girsin ve tek kopya olarak Türkiye’yi dolaşsın, o zaman o filmle biz başa baş çıkarız. Sinemanın başka bir dili var tiyatronun çok başka bir dili var. Sinemanın dilinden anlayan kitle farklı, tiyatronun dilinden algılayan farklı… Kimi resmi sever, kimi fotoğrafı sever. Resimle fotoğrafı aynı sanat dalı gibi incelemek ne kadar hatalıysa, sinemayla tiyatroya böyle bir bakış açısı geliştirmek aynı derece de hatalıdır. İkisini birbirine karıştırmak biraz popüler kültürün bir ürünü olsa gerek diye düşünüyorum.

Tiyatro izleyicilerini nasıl buluyorsunuz? Bunu aslında Ankara’da büyümüş ve tiyatro kültürünü orada almış biri olarak soruyorum. Tiyatroya gelen insanların önemli bir davete katılırcasına özenli gelmesi beni inanılmaz şaşırtırdı. Sanata karşı geliştirdikleri bu saygı beni çok etkilemişti. Siz yeni nesil izleyicileri nasıl buluyorsunuz?

Eskiden bilet kontrol görevlileri izleyicileri kırmızı halıda ve frak giyerek karşılardı. Ben kravatını takıp gelen seyirciye de saygı duyuyorum, elindeki yağı sile sile sanayiden gelen işçiye de saygı duyuyorum, elinde defteri kitabıyla okuldan koşa koşa gelen öğrenciye de aynı derecede saygı duyuyorum. Sadece bir izleme kültürü olması gerektiğini düşünüyorum. Eskiden beğendiği için ayakta alkışlayan izleyici yerine artık ıslıklarla alkışlayan bir izleyici kitlesi var. Islıklarla alkışlandığımız zaman eskiden beğenilmediğimizi düşünür kaygılanırdık. Şimdi gülümsüyoruz. İzleyici kültüründe bu tür değişiklikler oldu. Bunu da dert etmemek lazım… Seyirci yeter ki salona gelsin, sergiye gitsin, seyirci filmi izlesin de nasıl gelirse gelsin. Yeter ki evinden çıksın ve kendisi için bir şey yapsın.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Bomonti’de Sokak Festivali Başlıyor!

İstanbul'un köklü semtlerinden, Şişli'nin ve Avrupa Yakası'nın yeni kültür-sanat merkezlerinden biri haline gelen Bomonti, sokakta gastronomi, müzik ve kültür etkinleri düzenlemeye...

Kapat