Rosemary’nin Bebeği Filminin Analizi

1968 yapımı Rosemary’nin Bebeği, Polanski’nin tıpkı hayatı gibi oldukça tepki çeken işlerinden biri. Ira Levin’in aynı isimdeki kitabından uyarlanmış olan bu film, kabaca genç bir kadının satanist komşuları ile birlik olan kocası tarafından şeytana sunuluşunu konu alıyor.

Günümüzde Rosemary’nin Bebeği hakkındaki izleyici görüşleri birbirlerinden oldukça farklı. Bir grup filmi korku öğeleri açısından yetersiz buluyorken başka bir grup filmin vizyona girdiği dönemin çok daha ötesinde bir etkiye sahip olduğunu savunuyor. Bu yazımda genel olarak Rosemary’nin Bebeğinden bahsetmek niyetinde olsam da 60’lar ve 80’ler arasında hemen hemen aynı konunun işlendiği benzer korku filmlerine de kısaca değineceğim.

Protogonistimiz Rosemary’nin imajı Amerika’nın ideal ev kadını sterotipini anımsatıyor. Erkeğinin arkasındaki kadın, çocuklarının annesi olmak gibi kurulu düzen dışında kimsenin işine yaramayacak basit bir mutluluğun peşinde. Tipik taşralı masum bir kız olan Rosemary, televizyon yüzü olan kocası sayesinde kendini daha farklı bir yaşam biçimi içinde bulmuş diyebiliriz. İyi bir eş olarak kocasının içinde bulunduğu kapitalist yaşam biçimine adapte olmaktan memnun görünüyor. Filmin sonlarında inancın bireyi kötülüklerden korumadığını anlatmak isteyen Polanski, Rosemary’nin katolik olduğunu vurgulayarak vermek istediği mesaja yer hazırlıyor. Şahsen filmi kast tercihi konusunda çok başarılı buluyorum. Mia Farrow’un çelimsiz vücut hatları ve duru ifadesi, John Cassavetes’in tipik Amerikalı parlak çocuk gülüşü, ton ton Castevet çifti anlatılmak istenen insan figürlerini çok iyi yansıtıyor.

Rosemarys-Baby-film-analizi-1

Filmin vizyona girdiği tarihte yarattığı etkiyi anlamak için ülkemizde Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün sayesinde satışa sunulmamış Thalidomide faciasından bahsetmekte fayda var. 60’larda canavar doğum ihtimali çok yaygın bir korkuydu zira Thalidomide denen ve halka hamilelerin kullanımına uygun diyerek sunulan ağrı kesici 90.000’den fazla düşüğe ve 10.000’den fazla engelli insanın doğumuna sebep olmuştu. Çoğunlukla yetimhanelere terk edilmiş bu çocuklar şimdi yaklaşık 50’li yaşlarındalar ve hayatlarına bu ilacın izleri ile devam etmeye çalışıyorlar. Thalidomide şu anda içeriği değişmiş bir halde raflarda yerini alsa da 60’larda satışa sunulmadığı bir diğer ülke Amerika’ydı. Yine de bu Amerikan halkının canavar doğum riskine dair korkular beslemesine engel olmadı zira bu haber tüm dünyayı sarsmıştı. Anlayacağınız vizyona girdiği tarihte konusu itibariyle Rosemary’nin Bebeği, insanların korkularına adeta nokta atışı yaptı.

Rahmin yeni yaşamlara ev sahipliği yapan kapalı bir kutu olması, annelik … Rosemary’nin filmin sonunda annelik güdülerini arkaplana itemeyip bebeği kabullenmesiyle “Annelik kutsaldır” anlayışı cilalanıyor. Polanski’nin, Rosemary gibi zayıf bir karaktere bu eylemi yaptırtarak bu algıyı taşlamak niyetinde olup olmadığı konusunda bir fikrim yok. Lakin bunun dikkat çekici bir nokta olduğu yadsınamaz. Korku filmlerinde kadının yerini araştıran Barbara Creed’in iddiasına göre rahim gerilim filmlerinde iğrenç yaşam formlarını taşıyabilen bir karadelik şeklinde tasvir ediliyor. Klasik dönemden günümüze değin kadın üreme organları şeytan boynuzlarına benzetilmiş. Yani aslında bakarsanız Rosemary’nin cinsiyeti bile şeytana sunulması için bir gerekçe. Buna tezat olarak film aslında tamamen Meryem Ana’nın Tanrı’dan İsa’ya hamile kalışının tam tersini simgeliyor. Rosemary, Şeytan tarafından yeni bir mesihe hamile bırakılıyor. Zavallı kadın “Annelik kutsaldır” öğretisine dayanarak toplumda bir yer edinmeye çalışırken kara mesihin annesi olma mertebesine erişiyor. Tabii ki bu satanist komşuları için inanılmaz bir prestijken katolik Rosemary’miz için adeta bir felaket.

Filmde az karakter olmasına rağmen biz olayları sadece Rosemary’nin bakış açısından izliyoruz, Rosemary ile bütünleşiyoruz. Zira tıpkı kendisi gibi biz de film boyunca Rosemary’den emin olamıyoruz. Rosemary paranoyak veya şizofren mi diye tüm film düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Çünkü tüm komşuluk görevlerini fazlasıyla yerine getirmekte olan Castavet’ler toplumun sunduğu ahlaki kurallar çerçevesinde dört dörtlük insanlar. Peki sözde bizim için konmuş bu ahlak kuralları özümüze  ve sezgilerimize ne kadar hitap ediyorlar ? Rosemary bir gün Castevetlerin alternatif tıp hakkında söylediklerine inanırken ertesi gün kendini arkadaşlarının söylediği modern yöntemlere güvenirken buluyor. Genç kadının yaşadığı bu ikilem ise günümüz insanın içinde bulunduğu ruh halini çok basit bir şekilde gözler önüne seriyor aslında. Rosemary aptal bir kadın. Rosemary’den önceki kız (Castevet’ler ile yaşayan ve Tannis bitkisinin önceki sahibi) aptal olmadığı için ölmüyor mu zaten ? Buna dayanarak Polanski’nin içinde bulunduğumuz zamanı “Aptalların Çağı” olarak görüyor olması muhtemel. Hangimiz görmüyoruz ki?

Vietnam Savaşı ve Kennedy süikasti neticesinde 60’lı yıllar insanların otoritelere olan güvenlerinin yıkıldığı bir dönem. Filmde ise doktor ile hasta arasında yaşanan güvensizlik filmde gözümüze sokulan meselelerden bir tanesi (Tıbbi kuruluşlara güvensizlik).Rosemary hamileliği esnasında bedeninin kontrolünü bir türlü ele alamıyor. Saflığı ve açık sözlülüğü yüzünden kendini bir av haline getiren genç kadın başta yapmış olduğu hata yüzünden geri dönüşü olmayan bir yola giriyor. Bedenindeki değişimlerin sebebini anlayamadığı için ipleri başkalarının ellerinden geri alamıyor. Fazla sual yöneltmeden komşularının tavsiyelerine uyuyor ve doktorlar ne derlerse onlara güveniyor. Uzun lafın kısası Rosemary tipik tüketim toplumu mahsulü. Topluma göre doktor kavramı güven kavramı ile bağdaştırıldığı için Dr. Hill ve Dr. Saperstein’in önerdiği her şey ama her şeye inanıyor ve bu iki adamın dedikleri arasında parçalanıyor. Gerek dini inancı gerek zevkleri olsun Rosemary çoğunluğun kabul etmiş olduğu etik değerlere oldukça bağlı. Dr. Saperstein satanist tarikatın üyesi ki zaten bu doktoru Rosemary’re Castavete’ler bizzat önermişlerdi. Dr. Hill ise arkadaşları tarafından önerilen daha modernist bir doktor. Lakin Rosemary kliniğine sığındığında hastası ile arasındaki gizliliği ihlal edip sanki velisiymiş gibi Guy’ı çağırıyor ve genç kadını bizzat kötülüğün ellerine teslim ediyor. Film boyunca Rosemary’nin güvendiği her dağa karların yağdığını söyleyebiliriz.

Rosemarys-Baby-film-analizi-2

“Tanrı öldü mü ?” … Dr. Saperstein’in bekleme odasındaki bir derginin üzerinde bu sözler yazıyorlar. Çağdaş toplumda inançlar ve değerler arasında insanların yaşadıkları kriz. Rosemary katolik lakin dini inancını komşulara, onların hoşlanacakları şekilde yansıtmayı tercih ediyor. İşin garip kısmı, komşularının şeytana taptıklarını teorik olarak bilmemesine rağmen katolik olmasını negatif karşılayacaklarını bir şekilde baştan seziyor. Minnie Castevete’nin sorusunu ailesinin katolik olduğunu söylerek cevaplıyor.

Türkiye’de televizyon 70’li yıllarda evlere girmeye başladı. Tabii ki Amerika bu konuda bizden çok daha ilerideydi. Guy’ın aktör olmasının da bir gönderme olduğunu söyleyebiliriz. Guy nasıl tüketim toplumunun esiri olan eşini ayakta uyutuyorsa “aptal kutusu” olarak nitelendirdiğimiz televizyonun tüm toplumu uyuttuğu bir zamanların en büyük tartışma konularından. Kendi vücudu hakkındaki kararları bir türlü veremeyen Rosemary’i film boyunca eleştiriyoruz. Bu noktada pek de yeni olmayan bir soru giriyor hayatımıza. Bedenimizin kontrolü cidden bizim elimizde mi ? Güzel bir kurgu (editing) örneği olan şeytan ile sevişme sahnesinde Rosemary aslında tecavüze uğradığının bilincindeydi. Fakat doğruyu gösteren içgüdülerini, toplumun işlediği süperegosu ile yanılttı. Tıpkı bizim şahit olmak istemediğimiz olaylar karşısında üç maymunu oynamamız gibi. 2000’lerde katolik kilisesine çocuk tacizi yüzünden açılan davaları duyunca ülkemizde bu tarz olayların yaşanmadığını düşünerek suni bir şekilde gönlümüze su serpmemiş miydik ? Zavallı Rosemary’nin bebekle karşılaştığı anı buna benzetebiliriz. Bebeğin grotesk formunu görünce (filmde tam olarak göremiyoruz fakat Mia Farrow’un mimikleri bizi bu sonuca götürüyor) kendi vücudundan çıkan objeye yabancılaşıyor. Ne olup bittiğini anlamasına rağmen bebeğin gözlerine ne olduğunu soruyor. Daha doğru bir ifade ile ne olduğunu değil “ne yaptıklarını” soruyor. Roman Casavete bebeğin gözlerini babasından aldığını söylese de, yaşlı adam olayı direk bir şekilde yüzüne vurana kadar hala “Guy’ın gözleri böyle değil” diye kendini olaydan soyutlamaya çalışıyor. Ta ki kaçacak yeri kalmayana kadar.

Rosemary “hanımkız” olarak adlandırdığımız insan modeliyken birden bire çiğ et yemeye başlıyor, saçlarını tarzına tezat bir şekilde kestiriyor. Peki bütün bunlara sebep olan nedir? Çünkü dergide görmüş olduğu Vidal Sasoon saç modeli yeni bir trend. Rosemary attığı tüm adımlar ya kocası ya komşuları ya arkadaşları ya doktorları ya da “moda” tarafından kontrol altında tutuluyor. Film bir bakıma gelişmekte olan medya araçlarının insanları özlerinden nasıl uzaklaştırdıklarını çağının ötesinde bir şekilde anlatıyor. Bu noktada John Locke’un “tabula rasa” yani “boş levha” önermesini devreye sokabiliriz. Rosemary’nin Bebeği eğer günümüzde tekrardan çekilecek olsaydı muhtemelen bu konu hakkında daha sert eleştiriler ile revize edilirdi.

Rosemarys-Baby-film-analizi-3

“Ev alma komşu al” lafı sanırım filmi izlerken ister istemez aklımıza gelen bir atasözü. Tuhaf görünümlü fakat nazik Casavet çifti beyazperdedeki cadı algısından çok uzaklardı. Özellike kara mesihin ayaklarını seven tombul Lara Louise’in mahallemizdeki Fatma teyzeden hiçbir farkı yok. Polanski’nin satanistleri oldukça sıradan insanlar. Filmde kan ya da vahşete unsuru yer almıyor. Asıl kötülük sıradan görünenlerin ardında saklı. Filmin son sahnesini hatırlayalım. Tarikat üyeleri en şık kıyafetleri ve tüm iyi dilekleri ile beraber beklenmedik derecede normal bir şekilde bebek ziyaretine gelmişlerdi. Öyle sterotiplerdi ki aralarında fotoğraf çeken Japon bile vardı. Yani filme göre kötü olmak için neye inandığının bir önemi yok. Katolik olan Guy’in Castavet’ler ile yaptığı ve eşini sunmasına sebep olan antlaşma size de Mefistofeles ile bahse giren Faust’u hatırlatmıyor mu ? Ying yang … Rosemary’nin saflığı ve eşiyle birlik olan Castevet’lerin karanlık inançları birleşince mizacını göremediğimiz bu şeytani mesih ortaya çıkıyor. Burada zıtlıkların uyumundan bahsetmek mümkün.

The Exorcist aynı ekolden gelen filmlerden belki de en kült olanı. Lakin ben Rosemary’nin Bebeğini İtalyan korku sinemasının gözbebeği Suspiria ile benzetmeyi daha uygun buluyorum. Rosemary, Suzy Bannion’dan daha pasif bir karakter olsa da ikiside çok güçlü kadın modelleri değiller. Bunun sebebi yönetmenlerin vermek istedikleri mesajların farklılığı olabilir. Şahsen Dario Argento’nun tüketim toplumunu taşlama amacı güderek senaryosunu şekilendirdiğini hiç sanmıyorum. Ayrıca yol gösterici olarak Hutch ve Frank Mandel karakterleri de en az Suzzy ve Rosemary kadar benzer tiplemeler.

2 Comments

  1. Osman Kaçar

    08 Mayıs 2016 at 16:41

    Emeğinize sağlık. Hiç bu açıdan düşünmemiştim izlerken

  2. versucher

    17 Ekim 2016 at 17:15

    aylaykit. rosemary’s baby ile ilgili verilen bilgilere ek olarak bir not düşebilirim. satanist anlayışla alakalı sahnelerde polanski, şeytan kilisesi kurucusu anton lavey ile birlikte çalışmıştır. 🙂

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Çiçeklerle Kaplı Bir Köy Zalipi

Polanya’da bulunan Zalipi’ye köyü sıra dışı bir geleneğe sahip. Bu köydeki evler rengârenk boyanıp çiçek desenleriyle süsleniyor. Geleneğin ne zaman...

Kapat