Sabahattin Ali Gibi Sevmek

Şimdi şiir bence senin yüzündür 

Şimdi benim tahtım senin dizindir

Sabahattin Ali’yi okumak varlığını hissettirir insana. O hem bir babadır, hem bir abi, hem bir sevgili, hem bir dost… Bazen hayat gerçeklerini öyle bir yüzüne vurur ki insanın, artık gerçeklerden korkmaz olursun. Bazen öyle bir sevgi hissettirir ki yalnızlığın anlamını unutursun. Sabahattin Ali’yi okumak yağmurlu bir havada denize girmektir. Sabahattin Ali’yi okumak hüngür hüngür ağlamaktır, kahkahalarla gülmektir, hüzünlü bir bakıştır. Sabahattin Ali bir şiirdir.

Bir yüzbaşının oğludur Sabahattin Ali. Çocukluğunu oradan oraya, okul değiştirerek geçirmiş, savaşın yoksulluğunu çocukluğunda yaşamıştır. Eserlerinde de fark edildiği üzere sıkıntılı bir çocukluk geçirmiştir. İstanbul sokaklarında başlayan çocukluğu Çanakkale ve Edremit’in sokaklarında devam etmiştir. Babasının Çanakkale’de görev yaptığı dönemde, 4 yıl boyunca burada savaşın gürültüsüyle büyümüştür.

“Burada dört sene kaldık. Ama ne dört sene! Düşman hemen her zaman şehri bombardıman ediyordu. Ve biz o esnada bin korku ile civar köylere kaçıyor, on gün kadar kaldıktan sonra bombardıman biraz sükûnet buluyor, biz de dönüyorduk… Dört sene sonra babam ayrıldığı zaman, annemde isteri başlamış, babama kalp hastalığı gelmiş, erkek kardeşimin dili kekeme olmuştu. İçlerinde en sağlam bendim.” (Sönmez, 2009: 151 – 152)

İlkokulu bitirdikten sonra kazandığı öğretmen okulunda 5 yıl yatılı okuduktan sonra 1 yıl Yozgat’ta öğretmenlik yapmıştır. İlk yazıları öğretmenlik okuluna devam ettiği 1925 yılında “Irmak” dergisinde yayımlanmıştır. Öğretmenlik okuluna devam ederken, 1926 senesinde, hayatında en çok hayranlık duyduğu insanı, babasını kaybetmiştir.

Babam İçin

Allah’ım! … İşte bugün,
Şu zavallı ömrümün
En matemli bir günü.

Elim böğrümde kaldım,
Ben bugün haber aldım:
Babamın öldüğünü.

Bitti hayatın tadı,
Bu haber bırakmadı,
Dudağımda tebessüm.

Babasının vefatından 2 sene sonra, Milli Eğitim Bakanlığı’nın sınavını kazanarak 2 yıl Almanya’da eğitim görmeye gönderilmesi onun için bir dönüm noktası olmuştur. Bu Almanya yolculuğunda, Sirkeci Garı’nda onu uğurlamaya gelen arkadaşları arasında Nihal Atsız da bulunmuştur. Atsız, Ali’nin Almanya dönüşünde değiştiğini, giderken eğitimli olduğu Türkçülüğün yerini sosyalizmin bıraktığını söylemiştir. Bundan sonraki yıllarda ikili arasındaki arkadaşlık yerini can düşmanlığına bırakacaktır.

Ali, her ne kadar yaşanan bir olay yüzünden eğitimini yarıda keserek 1930’da ülkeye geri dönmek zorunda kaldıysa da burada Alman ve Dünya Edebiyatı’nı inceleme imkânı bulmuş, henüz Nazi döneminin başlamadığı o yıllarda belki de hayatının en huzurlu dönemini yaşamıştır.

Ülkeye döndükten sonra Almanca öğretmenliği yapmaya başlamıştır. İlk öyküsü “Bir Orman Hikâyesi”, öğretmenlik yaptığı 30 Eylül 1930 tarihinde “Resimli Ay ”da yayımlanmıştır. İlk olarak 1931 yılında Aydın Ortaokulu’nda Almanca öğretmenliği yaptığı sıralar, asılsız bir ihbar sonucunda öğrenciler arasında yıkıcı propaganda yaptığı gerekçesiyle tutuklanmış ve Aydın Hapishanesi’nde üç ay tutuklu kaldıktan sonra aklanmıştır. Ancak bu üç aylık dönemde de meşhur romanının kahramanı Kuyucaklı Yusuf ile tanışmıştır. 1932’de Yeni Anadolu Gazetesi’nde yayınlanmaya başlayan “Kuyucaklı Yusuf” un telif hakkının ödenmemesi nedeniyle, Sabahattin Ali yayımı yarım bırakmıştır. Buna çok bozulan Cemal Kutay ve Mehmet Emin Soysal, Sabahattin Ali hakkında ihbarda bulunmuştur.

1932 yılında Konya’da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk’ü yeren bir şiir, Memleket Haber, okuduğu iddiasıyla tutuklanmıştır. Savaş sonrası yaşanan o dönemde bu iddia için bir kanıt olmamakla beraber düşünce özgürlüğü ilkesi ile doğruluğu olsa dahi suç sayılmaması gereken bu iddia ile Ali 14 aya mahkûm edilmiştir.

Hey anavatandan ayrılmayanlar
Bulanık dereler durulmuş mudur?
Dinmiş mi olukla akan o kanlar?
Büyük hedeflere varılmış mıdır?
Asarlar mı hâlâ hakka tapanı?
Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir?
Cümlesi belî der Enelhak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hâlâ kodese?
Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince

İskendere bile dudak bükünce
Hicabından yerler yarılmış mıdır?

5 ay Konya ve 5 ay Sinop Cezaevlerinde yattıktan sonra 1933’de Cumhuriyetin onuncu yıl dönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur. Ancak hapishaneden çıktıktan sonra işsiz bırakılmış ve memurluk kaydı silinmiştir. Bunun üzerine Ali Ankara’ya gitmiş ve Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurarak yeniden göreve alınmasını dilekçe vererek istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur’un “Eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini” istemesi üzerine 15 Ocak 1934 tarihinde Varlık dergisinde “Benim Aşkım” adlı şiirini yayımlayarak Atatürk’e bağlılığını göstermeye çalışmıştır.

BENİM AŞKIM

Bir kalemin ucundan hislerimiz akınca

Bir ince yol onları sıkıyor, daraltıyor;

Beni anlayamazsan gözlerime bakınca

Göğsümü parçala bak kalbim nasıl atıyor.

Daha pek doymamışken yaşamın tadına

Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına…

Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına

Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor.

Sensin, kalbim değildir, böyle göğsüme vuran,

Sensin “ülkü” adıyla beynimde dimdik duran

Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran;

Seni çıkarsam, ömrüm başlamadan bitiyor.

Hem bunları ne çıkar anlatsam bir dizeye?

Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya

Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye

Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.

Bu şiirinden sonra temize çıkarılmış ancak bu olay onu şiirden soğutmuştur. Sabahattin Ali bir şiir yüzünden hapse mahkûm olmuş, aynı şekilde temize çıkmıştır. Sırf bu olay bile o dönemin adalet sistemi ile ilgili fazlasıyla bilgi vermektedir. Bu dönemde hikâyeleri, çevirileri ve eleştirileri ile adından söz ettiren Ali’nin bir yıl boyunca şiirleri görülmemiştir. Bir yılın sonunda Varlık’ın 15 Nisan 1935’te tarihli 43.  sayısında “bilinen” hayattayken yayımlanan son şiiri “Ruhumun Dalgaları” yer almıştır.

RUHUMUN DALGALARI

Ruhumun dalgaları, koşup kabarmayınız.

Her damlanız tutuşan göğsüme birer bıçak.

Kalbim bir kayadır ki neredeyse yıkılacak,

Hayalden köpüklerle kalbimi sarmayınız.

Dümdüz olsam diyorum ve kumlu bir sahili

Yalayan sular gibi siz de yavaşlasanız

Bilmediğim yeni bir masala başlasanız

Çekilse kulağımdan hatıraların dili

Ey eski günler artık bana yaklaşmayınız,

Ey hayaller, vurmayın kalbimin sert taşına

Bütün bir hayat bile değmez bir gözyaşına

Ruhumun dalgaları, köpürüp taşmayınız.

Şiirlerinde benliğinde söz eden Ali, Sinop Cezaevi’nde hükümlü bulunduğu sırada yazdığı ve adlandırmak yerine numaralandırdığı “Hapishane Şarkısı” adlı şiirleriyle hapishane günlerini ve o dönemde içinde bulunduğu durumu anlatmıştır.

Ekmeğim bahtımdan katı,
Bahtım düşmanımdan kötü
Böyle kepaze hayatı
Sürüklemekten yoruldum.

Hapishane Şarkısı  I

Burada çiçekler açmıyor,Kuşlar süzülüp uçmuyor,Yıldızlar ışık saçmıyor,Geçmiyor günler, geçmiyor.

Hapishane Şarkısı II 

Görecek günler var daha 

Aldırma gönül aldırma

Hapishane Şarkısı III

Her ne kadar bu dava böyle kapanmış gibi görünse de aslında yargılama süreci günümüzde dahi devam etmektedir. 10 Şubat 2012 tarihli gazetelerde, CHP’nin Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali ile ilgili özeleştirisi yer almıştır.

sabahattin-ali (2)

Nazım Hikmet ile aynı dönemde yaşamış olmaktan ne kadar gurur duyduğunu her fırsatta dile getirmiştir Sabahattin Ali. O dönemde Nazım Hikmet’in dergisinde yolları kesişen edebiyatçıların, bundan sonra da arkadaşlıkları hep devam eder.

O dönemlerde hayat zordur zor olmasına ama Sabahattin Ali için bir sebepsizliktir o dönem.

Zaten benim kafam bir dünya gibi, her an içimde bir adam, bir başka adam doğuyor, yaşıyor, ölüyor ve bir başkası doğuyor… Ve ben, asıl ben, bu doğup ölen adamların kafalarındaki silik bir hatıra gibiyim, hepsinde aynı olan bir hatıra… Ben hep böyleydim. Yalnız etrafıma kendimi oyalayan bağlarla bağlanırdım. Buradaki yalnızlık mutlak bir dimağ yalnızlığı, beni kendimle bıraktı ve ben içimi seyretmeye alıştım, kendimi artık kandıramıyorum ve hep kendi kendime soruyorum: ‘Beni bu dünyaya bağlayan nedir?

Sabahattin Ali’nin Özel Mektupları “İki Gözüm Ayşe”

sabahattin-ali (3)

Tüm bu olanlardan sonra aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü’ne alınmış, Ankara II. Ortaokulu’nda öğretmenlik yapmıştır. Ankara’ya sadece memurluk sebebi ile giden Ali bu şehri sevememiştir.

“Buralarda bir hayli sıkılıyor ve sinirleniyorum. Ankara’daki kadar suni ve kozmopolit bir muhite belki dünyanın başka hiçbir yerinde tesadüf edilemez.” (Ayşe Sıtkı İlhan’a Ocak 1934’te yazdığı mektup)

16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiştir. 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyaya gelmiştir.

sabahattin-ali (4)

Sabahattin Ali için hayat ne kadar zalim olsa da bir kurtuluşu vardır. Bu hayatta Sabahattin Ali için o kurtuluş da aşktır.

“15 – 16 yaşımdan beri şöyle bir haftacık olsun aşık olmadan durduğumu hatırlamıyorum. Zannetme ki öyle üstünkörü şeylere aşk ismini veriyorum, benimkilerin her biri ateşlilikte Verter’i, bakirlikte Romeo’yu geri bırakacak şeyler.” (Ayşe Sıtkı İlhan’a tarihsiz bir mektup)”

Aliye Hanım’a da duyduğu aşkı da mektuplarında ve şiirlerinde göstermiştir.

“Gözlerimi kapadığım zaman senin hayalini görüyorum…”diyorsun. Ah Aliye, ben gözlerim açıkken bile hep seni görüyorum.”(Aliye’ye Mektup, 20 Nisan 1935 tarihli mektuptan. (Sönmez, 2012: 52)

sabahattin-ali (5)

Evlendikten sonra o dönemin ünlü edebiyatçılarının yaşadığı Ankara’da bir yuva kurmuştur. O dönem Nazi Almanya’sından kaçan birçok düşünür ve aydında Ankara’dadır. Sabahattin Ali de o yıllarda akıcı Almancasıyla, Devlet Konservatuarı’nın kuruluşu için çağırılan Carl Ebert’in çevirmeni ve yardımcısı olarak Devlet Konservatuarı’nda çalışırken hepsiyle arkadaş olmuştur. Ankara artık o kadar da kötü bir şehir değildir Ali için.

Ne yazık ki bu dönem de çok uzun sürmemiş, 1945 yılı Aralık ayında Cami Baykurt’la birlikte “Yeni Dünya” gazetesini yayımlamaya başlamasının hemen ardından 11 Aralıkta Bakanlık emriyle etkin görevlerine son verilmiştir (Sönmez, 2012: 17)

sabahattin-ali (6)

Bu zamanlarda Sabahattin Ali ile Aziz Nesin’in birlikteliği başlar. Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Mustafa Mim Uykusuz Marko Paşa’yı çıkarmaya başlarlar. Sonrasında Rıfat Ilgaz’da katılmıştır aralarına. Haftalık mizah dergisi olan Marko Paşa’nın ilk sayısı 25 Kasım 1946’da çıkmıştır. Derginin “Toplatılmadığı zaman çıkar” ve “Yazarları hapiste olmadığı zaman çıkar” ifadeleri dikkat çeker. Bu dergide yazılanlar nedeniyle birçok dava ve mahkûmiyet kararı vardır. Dergi yayımlanmaya başladıktan sadece 6 ay sonra, dergide yayımlanan bir şiir nedeniyle açılan bir davada, “Savcılık yazısına zamanında cevap verilmemesi” gerekçesiyle dergi kapatılır. Bunun üzerine 26 Mayıs’ta “Merhumpaşa”, 8 Eylül’de “Malumpaşa” ve son olarak da 25 Kasımda “Kırk Haramilere Karşı: Alibaba” dergileriyle okuyucuların karşısına çıkmışlardır. Ancak, tutukluluk halleri, maddi sorunlar ve matbaaların bu dergileri basma konusundaki gönülsüzlükleri, tüm bu dergilerin çok kısa ömürlü olmasına neden olmuştur.

sabahattin-ali (7)

Tüm bu dergiler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmıştır, dergilerin isminde geçen “paşa” ifadesiyle dönemin “Milli Şef” unvanına sahip olan cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile alay edildiği ileri sürülmüş ve dergiler kapatılmış, dergiler ve yazarları hakkında soruşturma açılmıştır. Bu soruşturmalar ile Aziz Nesin “Marko Paşa” ekolünün hararetle eleştirdiği Amerikan yardımının Türkiye üzerindeki emellerine değindiği henüz yayınlanmamış olan “Nereye Gidiyoruz?” adlı yazısı nedeniyle; 12 Ağustos 1947’de 10 ay ağır hapis ve 3 ay 10 gün de Bursa’da “emniyet-i umumiye nezareti” altında bulundurulma cezasına çarptırılmıştır. Sabahattin Ali de dergilerde çıkan yazılarından dolayı 3 ay hapse mahkûm edilmiştir.

O dönem sürekli takip edilen ve takip edildiği hissettirilen Sabahattin Ali, son dönemde olan tüm bu olaylardan bunalmış ve yorgun düşmüştür. Henüz hapisteyken kaçmayı aklına koymuştur.

Paşakapısı Hapishanesi’nde kendisini ziyarete gelen Sabiha Sertel’e, “Bunlar beni, Nazım Hikmet gibi hapishanelerde çürütecekler.” dediğinde özgürlüğünün ancak kaçmakla mümkün olacağına çoktan inanmış ve kaçış planları yapmaya başlamıştır. (Sönmez, 2009: 116)

25 Kasım 1947’de Alibaba Dergisinde yayımladığı “Ne Zor Şeymiş” başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu anlatmıştır. Baskılara ve tehditlere karşı direnen Ali yazmayı sürmüştür, sonunda bunu hayatı ile ödemiştir.

Ne Zor Şeymiş

“Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer? Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika`ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir.

Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.

Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: “Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…

Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?”

Hapisten çıktıktan sonra çok zor günler yaşamıştır. İşsiz bırakılmış ve yazacak yer bulamamıştır. Hayati endişesi bulunan ve içinde olduğu vahim durumdan kurtulmak isteyen Ali yurtdışına gitmeye karar vermiştir ancak kendisine pasaport verilmediğinden yasa dışı yollarla yurtdışına çıkmak zorundadır. O dönemde ülke içindeki baskılardan dolayı birçok aydın ve düşünür bu yolu izlemiştir.

Sabahattin Ali’nin cesedinin bulunuşu ve teşhisi hakkında çeşitli iddialar bulunuyor. Ölümüyle ilgili tam anlamıyla kesin bir bilgi bulmak imkansız. Ancak her ne kadar katil zanlısının “Ali Erbakan” olduğu iddia edilmiş ve bu iddia sonucu “ceza indirimi” alarak ve çıkan aftan faydalanması sağlanarak 1 hafta hapis cezası sonrası serbest kalması sağlanmış olsa da bu kişinin katil olduğu asla kanıtlanamamıştır. Sabahattin Ali’nin cesedi kaybedilmiştir ve bugün bir mezarı bile yoktur. Katil zanlısı da belli değildir. Sabahattin Ali bu vatan uğruna, insanları tek gerçek silah olan bilgi ile vurmayı değil, aydınlatmayı seçtiği için hayatına son verilen bir adamdır. Ama nasıl bir adam!

Dünyada bana “Ne istiyorsun?” diye sorsalar hiç düşünmeden vereceğim cevap şudur:

“Anlaşılmak istiyorum.“

DAĞLAR

Bir gün kadrim bilinirse,

İsmim ağza alınırsa,

Yerim soran bulunursa:

Benim meskenim dağlardır.

sabahattin-ali (8)

Sabahattin Ali, 1937’de “Kuyucaklı Yusuf”, 1940’ta “İçimizdeki Şeytan” ve 1943’te “Kürk Mantolu Madonna” olmak üzere 3 roman yazmıştır. “İçimizdeki Şeytan”, Ali’nin Nihal Atsız ve milliyetçi kesimle büyük bir çatışmaya girmesine yol açmıştır. Nihal Atsız’ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık açtığı davayı kazandığı halde tepkiler hiç dinmemiş ve Ali’nin Ankara Devlet Konservatuarı’ndaki görevinden alınmasına neden olmuştur.

“İçimizde şeytan var. Can kırıkları var. Nefret var. Yalanlar var. Bir yanımız bizi çoktan terk etmiş, kaçıyor. Melankoli ve hüsran var. Keşke bazı geceler hiç sabah olmasa.”

—  Sabahattin Ali – İçimizdeki Şeytan

Ali, 1934’te, halk şiirinden esinlenerek yazdığı şiirlerini “Dağlar ve Rüzgar” adlı kitabında topladı, bu kitap 1943’te derlenerek tekrar piyasaya sürüldü. Öykü kitapları;  Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Kağnı-Ses (1943 – 2 kitap birlikte), Yeni Dünya (1943) ve Sırça Köşk (1947) idi. Yazarın çevirileri;Max Memmerich’in “Tarihte Garip Vakalar” (1941), Sofokles’in “Antigone” (1942), H. Von Kleist, A. V. Chamisso ve E. T. A. Hoffman’ın “Üç Romantik Hikaye” (1944), Ignazio Silone’nin “Fontamara” (1944), Fr. Hebbel’in “Gyges ve Yüzüğü” (1944) ve A.S Puşkin’in “Yüzbaşının Kızı” (1944) adlı eserleriydi.

sabahattin-ali (9)

“Varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi; fakat yokluğu müthişti.”

Sabahattin Ali – Kuyucaklı Yusuf 

“Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak edememiştim.” 

sabahattin-ali (10)

Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna

“Çocukluğumdan beri belki ilk defa olarak; hayatımın sebepsizliğini ve boşluğunu düşünerek içim ezilmeden, “Bugün de geçti işte… Ve bütün günlerim hep böyle geçecek sonra ne olacak sanki!” demeden uykuya daldım.” 

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna

“Göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım. Hakiki hayatım benim için can sıkıca bir rüyadan başka bir şey değildir…” 

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna

ÖYLE GÜNLER GÖRDÜM Kİ

Öyle günler gördüm ki, aydın gökler kararıp
Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu,
Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp,
Hayaller alev alev beynimi yakar oldu.
Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp
Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu.

Her sabah ilk ışıklar gözlerimi oyardı,
Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı.

Öyle günler gördüm ki, duvarlar gelir dile,
Gözümde canlanırdı eşkıya masalları.
Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle
Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri
Kafada çelik gibi fikirler dursa bile
Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri:

Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.

Öyle günler gördüm ki, dost dediğim insanlar
Ben yanına varınca dudağını kıvırdı.
Bir zamanlar yanımda ağız açmayanlar
Sırtımı sıvazladı, bana öğüt savurdu.
Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar
En alçak tekmelerle beni yere devirdi.

Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.

Öyle günler gördüm ki, tabanca şakağımda
Tasarladım aydınlık dünyayı bırakmayı
Gönlüm acıklı buldu, en ateşli çağımda
Sönük bir yıldız gibi boşluklara akmayı
Tabancanın namlusu ısındı yanağımda,
Parmağım istemedi tetiğini çekmeyi

Bir sonbahar yağmuru gibi içim ağlardı
Bir şeyler fakat beni yaşamağa bağlardı.

Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam
Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmuştur,
Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam
Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur
Yalnız sana borçluyum bugün dünyada varsam:
Seni her andığımda gözlerim yaş olmuştur

Yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider,
Gözyaşları içinde seneler yürür gider.

Yok olmak isteğiyle kalbim attığı zaman,
Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü.
Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman
Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı.
Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman
Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi.

Sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
Ağaçlar şarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi.

Ey sevgilim, bilirsin benim ne çektiğimi:
Garip başımın derdi bir yürek taşıyorum.
Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı:
İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.
Görünce gülme sakın çırpınıp aktığımı:
Ilık ve aydınlık bir denize koşuyorum.

Sen benim sevgilimsin, sevsen de, sevmesen de,
Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende.

sabahattin-ali (1)

“Gözlerimden öptü,
Ellerimden öptü, ellerimden.
Avuç içlerimden öptü.
Unutabilir misin şimdi?
Ben ölsem, unutamam.”
Güntülü Akkaş

Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencisi. Maceraperest bir sanat aşığı.

3 Comments

  1. Eren Altınok

    04 Ağustos 2015 at 15:20

    Muhteşem bir yazı.bu kadar genç bir insanın olayın Romantizmine kaçmadan böyle bir yazıyı kaleme alması müthiş bir şey.tebrik ederim

  2. e-vren ;)

    25 Ağustos 2015 at 17:44

    Harikulâde hazırlanmış çok faydalı bir yazıya imza atmışsınız; ellerinize sağlık. Bu yazı tekrar tekrar okunmalı, paylaşılmalı ve mutlaka saklanmalı.

  3. Merve

    27 Mayıs 2017 at 05:42

    Sabahattin Ali ile ilgili bu kadar ayrıntılı ve güzel bi yazı okumamıştım elinize sağlık 🙂

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’e Almanya’dan Büyük Ödül!

'Nelyubov' filmiyle Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, bu kez de Almanya'da düzenlenen 35. Münih Film...

Kapat