Sabahattin Ali’yi İkinci Kez mi Öldüreceğiz?

“ama unutma, taş duvarlar arasındaki karanlığımın senden başka penceresi yok!”

Şimdilerde ‘özçekim’ (selfie) akımının kurbanı olan Kürk Mantolu Madonna’sı ile tanınan, olabildiğince naif bir insan Sabahattin Ali. 1948 yılında Bulgaristan sınırına geçmek üzereyken uğradığı saldırı sonucunda hayatını kaybetmiş, naifliği ve vicdanı hazmedilememiş binlerce yazardan sadece bir tanesi kendisi. Bu zamanların popülizm çılgınlığına malzeme edilmiş olsa da onu, mücadelesini, sevdasını ve en önemlisi de hiçbir zaman kırılmayan kalemini gerçekten tanıyanların bildiği gibi Sabahattin Ali edebiyatın ne kadar güçlü bir alan olduğunun kanıtı adeta. “İçimde, bir yolculukta tanışıp alıştığım, fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı.’’ diyor bir romanında yazar. Sabahattin Ali’yi okurken de böyle buruk bir telaş serencamına kapılıyor okuyucu.

‘’burası beni muhakkak çıldırtacak. ne basit muhit yarabbi. düşün kardeşim, konuşulacak bir insan bile yok. hepsi alelade, hepsi dümdüz. memleketin civarı hep bozkır, gözünün alabildiği kadar çıplak dağlar uzanıyor… yalnız Yozgat’ın tam karşısında bir çam ormanı var… ama o da bu dümdüz araziye yakışmıyor… adeta kirli bir bakkal önlüğüne yamanmış yeşil bir kadifeye benziyor. ahali fesat, dedikoducu. kendimi yalnız okumaya verdim. kitap, gazete, mektup okumakla vakit geçiriyorum. ah nahid, yalnızlık asıl böyle kalabalık yerlerde belli oluyor.”

Bir gün İstanbul’a dönüşünde trenden iner inmez onu sürekli takip eden istihbarat görevlisinin yanına gidiyor Sabahattin Ali. İstihbarat görevlisi o zamanlar hiç peşinden ayrılmamakta ve yazara sıkı bir takip uygulanmakta. Ve ömrünün bir kısmı hapis hayatıyla, denetlenmekle geçen Sabahattin Ali de bunu bilmekte. İstihbarat görevlisinin yanına gidip ona şöyle diyor yazar: “Ben şimdi evime gidiyorum, biliyorum sen de benimle geleceksin, bari şu valizlerden birini alıver. Hem bir işe yaramış olursun.” Öldürülmenin ve öldürmenin çok kolay olduğu bu coğrafyada kendi halini dahi yaratıcılığıyla kapatmaya çalışan biri Sabahattin Ali.

Sabahattin Ali’nin başı sık sık derde giriyor zaten. Kendisi dergi çıkaran da bir insan. Çıkardığı bu yayınlar sık sık kapatılıyor. Başka isimler altında tekrar tekrar çıkarıyor ve her seferinde yeniden kapatılıyor. Hayatının son günlerinde artık canına tak ediyor. Yazmaktan başka bir şeyle ilgilenemeyen bir adam ama para kazanması da lazım. Kamyonculuğa başlıyor ve nakliyat işi yapıyor Sabahattin Ali. Bir yandan da devam eden davaları var. En sonunda ülkeden kaçmaya karar veriyor. Kaçıp düzlüğe çıkınca eşini ve kızını da alacak yanına. Hapisteyken, yurt dışına kaçma konusunda kendisine yardım edebilecek isimleri öğreniyor. Bu isimlerden biri de hayatının sonu oluyor. Sabahattin Ali’yi yurt dışına kaçıracağını söyleyen ve Sabahattin Ali’yi öldürmesi için emir verilmiş olan bir adam Sabahattin Ali’yi kafasına vura vura öldürüyor. Sabahattin Ali’nin cesedi aylar sonra bulunuyor ve fail-i meçhul bir cinayet olarak kalıyor bu olay.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Yazarın bir mezarı bile olamıyor. Kızı Filiz Ali, babası için, öldürüldüğü yer olan Yıldız Dağları’nda temsili bir mezar taşı yaptırıyor. Mezar taşında da Sabahattin Ali’nin dağlar şiirinden bir mısra yer alıyor:
“Başım dağ, saçlarım kardır, benim meskenim dağlardır.”

Nazan Öncel’in de kendisi için yazdığı şarkıda söylediği gibi : “Söz söylemek yürek ister, kalem tutmak zordur burada.”

Sabahattin Ali’nin hikayesi de elinin kalem tutmasıyla başlıyor ve o kalemi kırdırmamak uğruna sona eriyor.

Peki biz ne yapıyoruz? Çağının tanığı, hatta birinci dereceden kurbanı olan bu yazarı tüketim  ve gösteriş toplumunun eline hapsediyoruz. Daha önce kalemini kırmaya çalışanlar onu bir kere öldürmüşken, şu an ise tam aksine kalemini diri tutmaya çalışanlar tarafından –belki de farkında olmadan- ikinci kez öldürülmeye çalışılıyor Sabahattin Ali.

Aforizmaların romanlardan, öykülerden  ve yazarlarından daha çok talep gördüğü bir edebiyat oluşumu var şu an. Yaşanmışlıkların hiçe sayıldığı bir oluşum. Sabahattin Ali’nin 1947 yılında yazmış olduğu bir eleştiri yazısında da ifade ettiği gibi; ”ne oluyor, anlayamıyoruz, ama bir şeyler, bir şeyler var ki kokuyor, çok fena kokuyor.”

Kendini sınırlarda yaratmış bir karakter Sabahattin Ali. Kalabalıktan sıyrık, derin ve o derinliği tamamlaması güç. Tamamlayamadığında ortalama insandan çok daha fazla yaralanacak, tamamladığında ise yaşamdan hiçbir ortalamanın almadığı kadar zevk alacak.

“herkes ne diyecek… herkesten ne gördüm ki?  bu herkes dedikleri şey beni üzmekten, hayatımı manasız hale sokmaktan başka ne yaptı?”

Herkes denen şeyi kendi sonu olarak gören bu yazara herkes değil, nitelikli ve onu gerçekten anlayabilen okuyucu gerek. Sabahattin Ali’yi ikinci kez öldürmeyelim.

”kapalı büyüyen ve bu şekilde bütün tabii arzu ve ihtiyaçlarını içinde hapsetmeye mecbur olan genç kız, gayet tabii olarak sinirli ve manen bozuk bir mahluktu. anası onu gezmeye götürürken bir saat saçlarını düzeltmeye uğraştığı halde, ne anasının ne babasının aklına bu kafanın içi ile meşgul olmak düşüncesi gelmemişti. onlar işportaya konulan bir elma gibi onu süsleyip temizlemişler, parlatmışlar, sonra yağlı bir müşteriye okutmuşlardı. Kız yetiştirmekten gaye bu değil miydi?”
(Kuyucaklı Yusuf’tan bir bölüm)

Sabahattin-Aliyi-Ikinci-Kez-Mi-Oldurecegiz-2

KAYNAKLAR:

vikipedia*
muhabirkedi*
rukiaucar.wordpress* (görsel)

Ozan Aziz Dilber
Kocaeli Üniversitesi Hukuk bölümü öğrencisi.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
SÜRÜNGEN DEVRİNİN SONU: KRETASE/TERSİYER TOPLU YOK OLUŞU

Kretasenin sonlarında, sürüngenler 200 milyon yıldır yeryüzünün baskın omurgalı grubu olarak hem yaygınlıklarının hem de çeşitliliklerinin doruğundaydı. Dinozorların başı çektiği...

Kapat