Sait Faik Ölmüş, Anladınız mı?

“Söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Ötekiler ve daha ötekiler için, kancanın ucunda yaşayanlar, ruhunu bedeninin arkasına gizleyenler, sömürülenler, ezilenler, hastalar, işçiler… Her biri için sevgi, kelimelere yüklenmiş sevgi. Sait Faik’in kalbinden kalemine akan sancılı sevgisi… 

Sait Faik’in eserlerinin temelini sevgiye duyduğu özlem oluşturuyor. Sevgiyi bulmak arzusu ile sokağa çıkarken, karşısında gördüğü gerçekler, içinde duyduğu mahcup öfke onu yazmaya mecbur kılmış. Özellikle insan sevgisinin sık sık üzerinde durduğunu görürüz eserlerinde. Oysa karşısında durduğu otorite, sınıf ayrılıkları, baskı, ikiyüzlülük de çok sevdiği insanların ürünüdür. İnsana ulaştığı her noktada, hayal kırıklıkları ile doldurmuştur ceplerini. Bu durum onda gerçek yaşam ile hayalini kurduğu yaşam arasında bir kapı açmış, her iki yaşamın da sınırında kalmasına sebep olmuştur. Bu yüzden Sait Faik için yazmak, delirmemektir.

sait-faik

”Sabahleyin bitlilerle dolu, kimsenin kimseye hürmet etmediği, kimsenin kimseyi hürmete layık bulmadığı, istismar edenin, çalanın zengin ve bahtiyar olduğu, esnafın azgın, zenginin deli, haris, egoist, gaddar, fakirin kayıtsız, sersem olduğu bir şehirde; işin kötüsü sensiz, oldukça kirli bir yatakta uyanıyorum. Ama sevgilim, olacak, büyük hayaller kuruyorum.”

Yazmaya başlamasındaki diğer büyük etken ise şüphesiz Fransız yazar Andre Gide idi. Sait Faik Fransız yazar için “Beni kendime alıştıran Gide olmuştur.” cümlesini sarf etmiş, Gide’in ondaki etkisini açıkça dile getirmiştir. Zira Gide’in öyküleri de Sait Faik gibi toplumun riyakârlığına karşı bir dışavurumdur. Sait Faik’in öykülerinde geçen karakterlerin gerçekçiliği de buradan gelir: ”Onun öyküleri kendi biyografisidir.”.

Basite duyulan özlem, kargaşadan kaçış hayatının her zerresinde kendisini göstermiş, bu şekillenme yazın hayatına da yansıyarak Türk Edebiyatı’na yeni bir nefes getirmiştir. Bu yeni nefes; yalnız öykü adına değil, şiir ve roman için de zamanının ötesine öncülük edecek bir çizgi çizmiştir.

sait-faik-2

“… bir ara ne düşündüm bilir misiniz? Şu bizim dükkânla evi satayım, o sazlı gazino yok mu hani, söz açtığım? Orada, dışarı siparişlerini gören kız vardı ya hani -alnı dar olanı- onu metres tutayım. Bir sene sonra da öleyim. Bineyim bir Boğaziçi vapuruna, günün birinde Bebek ile Arnavutköy önlerinde arka taraftaki oturduğum kanepeden kalkayım, etrafıma bakayım; kimseler yoksa denizin içine bırakıvereyim kendimi.”

Bu cevherin koruyuculuğu ise küçük yaşlardan ölümüne kadar Sait Faik’i hiç yalnız bırakmayan annesidir. Zengin bir aileden gelen Sait Faik hiçbir zaman bu yönü ile beslenmemiş, onda doğuştan var olan anlamak ve anlaşılmak güdüsü ile hayatını sürdürmüştür. Annesinin muhafazası ona hem bir liman olmasına, hem de oğlunun özgüvensizliğinin aşılamayacak bir duvar halini almasına sebebiyet vermiştir. Kendine olan güveni zayıf kalan Sait Faik, dostluklarında ve ilişkilerinde hiçbir zaman diğer insanlar gibi roller üstlenemeyerek, kırılgan ve naif tarafının hâkimiyeti altında kalmıştır. Sosyal biri olmasına karşın onun insana bakışı toplum yaşamına ayak uydurmasına engel olmuş, insanlarla hiçbir zaman köklü ilişkiler kuramamıştır. Ciddi ortamlardan, kalabalıklardan her zaman kaçarak, deniz ve çok sevdiği Ada’sına sığınmıştır. Birden bire habersizce ortalıklardan kaybolup günlerce gelmeyişi onu merak uyandıran bir kişi haline getirmiş, istemediği ilginin daha da artmasına sebep olmuştur. Hayatı hem insanlar arasında olmak arzusu hem onlardan köşe bucak kaçmak zorunluluğu ile geçirmiştir. Eserlerinin duyulması ile gelişen edebi kimliği bu kaçışı daha zor bir hale getirmiş, insanların onun hakkında merakının ve yorumlarının artmasına sebep olmuştur. Bu durum ise münzevi yazar için büyük sorun teşkil etmiş; yergilerin de övgülerinde karşısında durmuş, hatta zaman zaman bu sebeple hırçınlaşarak işi kavgaya kadar götürmüştür.

“Münakaşalı durumlarda, ilkel iç tepkimelerden kuvvet alarak haşin, kavgacı ve isyankâr olur ve kimseye güvenmediğini belli ederdi. İnsanlara ve topluma inanmadığı için, kendisi gibi geleneklere isyan edip, o zamana kadar kabul edilmemiş hırsızları, cinsel sapıkları, toplumun içinden attığı kimseleri anlayıp onlarda yaşama hakkını savunan yazarları sever ve okurdu. (Gide ve Genet gibi)”

– Fikret Ürgüp 

sait-faik-3

“Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor? “

Burukluğundan asi, çaresizliğinden öfkeli kalemi her ne kadar azınlıkların öykücüsü yapsa da onu, bu tavır politik bir taraf belirtmemiştir. O sadece sevginin ve güzelliklerin derdinde olmuş; fakat dönemin baskıcı zihniyetinden o da nasibini almış ve Şahmerdan adlı eserinde toplumu askerden soğutmak suçlaması ile askeri mahkemeye çıkarılmıştır. Mahkeme yazar lehine sonuçlanarak beraatine karar verilmiş olsa da bu hal, daha sonraki eserlerinin yayımlanmasında büyük güçlükler çekmesine neden olmuştur. Mahkemeden sonra yayınladığı ilk eseri devlet adamlarının kararıyla toplatılmıştır. Eserlerinin sürekli takibe uğramasının getirdiği kırgınlıkla yazmaktan bir süre uzak duran yazarın hayatı, siroza yakalanması ile farklı bir hal almıştır. En üretken en kendi gibi zamanını yaşamaya başladığı, özellikle  Alemdağ’da Var Bir Yılan ile tamamen kendini anlattığı; imgelerin ardından bize içini döktüğü, içinde beslediği naif Sait Faik’i de ilk kez bu kadar açık göstermiştir. 1954’deki ölümüne kadar elinden kalemini düşürmemiş, buna rağmen kendine hiçbir zaman yazar denmesinden hoşlanmayarak her zaman sıfatlardan ve kalıplardan kaçmıştır.

Sait Faik  görüldüğü üzere ilkokulda çocuklara zorla yaptırılan ödevlerden çok daha fazlasıdır. Onun sandığından ve bizim yıllarca hafızamızda bir isimden öte yer vermediğimiz Sait Faik Abasıyanık’tan çok daha fazlasıdır. O, Vedat Günyol’un deyimi ile bir sevgi peygamberidir. İşte bu yüzden Turgut Uyar’ın dediği gibi Sait Faik’in ölümünü lütfen anlamayın. Onun sevgisini, güzelliğini büyütün yalnızca zihninizde.

Üstünden geçen onca zamana rağmen eskimeyen, güzelliklere ilham olan tüm yaşamlara saygı ve sevgiyle…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Brodox Kliması

Grafiti sanatçısı Mukola Chugun’un eseri. Sokaklarda Brodox lakabıyla bilinen Chugun, bu eserine Design Conditioner diyor. Türkçede klima olarak adlandırılan cihazın...

Kapat