Şapka çıkarılacak bir dehanın filmografisi; David Fincher

Kimilerine göre fazla abartılan, kimilerine göre de fazla abartılmayı hak eden 1962 doğumlu Amerikalı klip ve film yönetmenidir David Fincher. İsmi artık beyazperdede bir marka halini alan yönetmen, henüz sekiz yaşında iken ilk kez eline kamerayı almış. Geçmişine baktığımız zaman çeşitli markaların reklam filmlerini de yöneten Fincher, dünya starlarının kliplerine de el atmıştır.  Fakat onu, beyazperdeye katmış olduğu özgün filmlerin yönetmen koltuğunda oturmasıyla tanırız. Zira kendisi, filmlerine şapka çıkarılacak bir dehadır.

Filmografisine geçecek olursak dehamızın ilk uzun metraj filmi 1992 yapımı bilim kurgu türünde olan Alien 3’tür. 1979 yılında Ridley Scott tarafından çekilen ilk filminin başarısının ardından ikinci film olan Aliens, James Cameron tarafından geldikten sonra bu kez yönetmen koltuğuna Fincher oturarak üçüncü film çekilmiştir. Maalesef bu Fincher için kötü bir başlangıç olarak nitelendirilir çünkü serinin ilk iki filmi çıtayı yükseltmiş, üçüncü film bunu yakalayamamıştır. Fakat Fincher için sinemaya ilk adım olarak ele aldığımızda ayrı bir önem arz ediyor tabi.

 

 

‘’ Ernest Hemingway, ‘Dünya güzel bir yer ve de uğruna savaşmaya değer’ demiş. Ben cümlenin ikinci yarısına katılıyorum.’’ (Seven)

Her ne kadar ilk filmi umduğu gibi gitmese de Fincher 1995 yılında belki de filmografisinin en iyi filmi olarak sayılan Seven’ı çeker. Film; yedi ölümcül günaha uygun cinayetler işleyen bir katil ve onun peşindeki dedektifleri konu alıyor. Hikaye tipik polisiye gizem gibi dursa da ilerleyen dakikalarda ağzınızın açık kalmasına sebep oluyor. Filmin o kasvetli atmosferini Kevin Spacey, Brad Pitt, Morgan Freeman gibi aktörlerle başarılı bir şekilde kurgulayan Fincher, bu vesileyle kendisini göstermiş oluyor. Seven’ın başarısından sonra 1997 yılında The Game ile adeta zirveye oturuyor yönetmen. Film; başarılı bir kariyeri ve düzenli bir hayatı olan Nicholas Van Orton’a kardeşi tarafından bir doğum günü hediyesi verilmesi ve kendisini aklının alamayacağı bir oyunun içinde bulmasını konu alıyor. Filmi izlerken duyduğunuz rahatsızlık, merak, gerilim sizi sararken Fincher’a 90’lara çığ gibi düşen bir ilah gözü ile bakmanıza sebep oluyor.

‘’ Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun. Ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın.’’(Fight Club)

Sene 1999’u gösterdiğinde Chuck Palahniuk’un en meşhur eseri olan Fight Club’ı tabiki de David Fincher’dan bir başkası çekemezdi. Aslında sadece Fight Club’ı ayrı bir şekilde sayfalar dolusu yazabilir, saatlerce de konuşabiliriz, fakat bu çokça yapıldı zaten. Tüketim kültürünün yegane taşlaması olup dibe vurmanın bir özgürlük olduğunu söyleyen filmin başrollerinde Brad Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter yer alıyor. Fight Club ile David Fincher’ın adı artık sinema aleminde bir marka konumuna dönüşüyor.

Ardından 2002 yılında gerilimi bol Panic Room geldi. Seven, The Game ve Fight Club kadar ses getirmese de neticede işin ucunda Fincher vardı. Meg Altman isimli bir kadının kızı ile görkemli bir eve taşınması ve bu eve gelen üç hırsızdan saklanmak için evdeki panik odasına girmeleri ile devam eden film tek mekanda geçiyor, gerildikçe geriliyorsunuz. Filmin başrollerini Jodie Foster, Kristen Stewart ve Forest Whitaker paylaşıyor.

Fincher, 2007 yılında Robert Downey Jr.’lı, Jake Gyllenhaal’lı ve Mark Ruffalo’lu Zodiac filmini çekiyor. Film, Robert Graysmith’in yazdığı aynı adlı eserin uyarlamasıdır ve yaşanmış bir hikayeye dayanmaktadır. San Fransisco’nun körfez bölgesinde kendisine Zodiac ismini veren ve polislerle dalga geçen bir seri katili aramaya çalışan insanları konu alan film süre bakımından biraz uzundur, yer yer hikayeden kopabilirsiniz fakat Fincher bir şekilde sizi filme çekecektir.

‘’ Belki saatler ters çalışsaydı mutlu olabilirdik.’’ (The Curious Case Of Benjamin Button)

2008 yılı ise Brad Pitt’in oyunculuğuna hayran kaldığımız The Curious Case Of Benjamin Button filminin geldiği dönemdir. Film yaşlı bir şekilde doğan ve giderek gençleşen Benjamin Button’ın hikayesini konu alır. Böylesine eksantrik bir filmin altından Fincher kalkabilirdi. Kalktı da. Yönetmenin en uzun filmi oldu. 13 dalda Akademi Ödülleri’ne, 11 dalda BAFTA Ödülleri’ne ve 5 dalda da Altın Küre Ödülleri’ne aday gösterildi.

2010 yılında ise Facebook’un kurucusu olan Mark Zuckerberg’in hikayesini ve Facebook’un kuruluşunu anlatan The Social Network filmi geldi. Film, Tipik Fincher kurgusu için bile izlenilebilir. Vallahi ödüllerin yalancısıyız çünkü en iyi yönetmen olduğunu iddia ediyorlar. Bu yüzden de David Fincher’a en iyi yönetmen dalında Altın Küre ve BAFTA Ödüllleri’ni kazandırdılar. Hemen 2011 yılında, Stieg Larsson’ın çok satanlar listesini alt üst eden Milenyum Üçlemesinin ilki olan The Girl With The Dragon Tattoo geldi. Aslında serinin Niels Arden Oplev’in yönettiği İsveç uyarlaması da mevcuttur. Fakat Fincher’ınki kadar ses getirmemiştir. Ayrıca film muhteşem bir açılış sekansına sahiptir.

‘’ – Evet, seni sevmiştim. Ama sonra birbirimize uyuz olduk, birbirimizi değiştirmeye çalıştık. Birbirimize acı çektirdik.

  -Evlilik bu işte.’’ (Gone Girl)

2014’te ise Gone Girl ile karşımıza çıkan Fincher; Nick ve Amy çiftinin beşinci evlilik yıl dönümlerinde Amy’nin aniden ortadan kaybolması üzerine Nick’in karısını bulmasını, çiftin gizemli evliliklerini anlatmaktadır. Rosamund Pike’nin güzelliği karşısında büyülenip oynadığı Amy karakterinin zihninde kayboluyorsunuz. Ve sonra diyorsunuz ki bu çift için; tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. Tam bir David Fincher karmaşıklığı, gerilimi.

Yazının başında da belirttiğim gibi kimilerine göre fazla abartılan, kimilerine göre de fazla abartılmayı hak eden bir yönetmen David Fincher. Fakat kişisel düşünceleri bir kenara bırakacak olursak, yedinci sanata kurgusal anlamda katkılarını görmezden gelmemiz mümkün değil. Bazı filmleri ile adını arşa çıkarıp, bazı filmlerinin bu arşı karşılayamaması başarısız, kötü ya da abartılan bir yönetmen olduğu anlamına gelmez. Sinema sanatına dehası ile emeğini veren bir sanatçı olduğu gerçeği yadsınamaz. Kusur kadı kızında da olur demişler. İyi seyirler…

 

 

Okumadan geçmeyin: Ünlü Yönetmenlerden Kısa Filmler

 

 

 

Nur Kutbay

Çukurova Üniversitesi İşletme bölümü öğrencisi
Sanat Karavanı Yazarı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
“Düğmeler Benim Kulağıma Fısıldar”

Augusto Esquivel, farklı boyutlarda ve şekillerde binlerce düğmeyi kullanarak birbirinden güzel heykeller oluşturan, oldukça ilham verici bir sanatçı. Esquivel, düğmeden...

Kapat