Sevginin Sözü Değil, Kendi Gerek / Bilge Karasu

“Anlamaktan sonra gelen bir hal vardı: Kavramak. Anladığının bütün ağırlığını beyninde duymak, ellerinde, kollarında, damarlarında duymak.”

İnanmak, bir sevgiye, bir ideaya, bir inanca inanmak ve bu inanç üzerinden kendini var edebilmek… Oysa bir şeye inanmadığını anladığında, inancının tükendiğini fark ettiğin anda, acı gelir darmadağın eder benliğini. Savrulursun…

“Yıllarca dilim alıştığı, aklım alıştığı için inandığımı sandığım şeylere, gerçekte inanmadığımı bu gün anlıyor, bu inanç uğruna zindana atılmağı korkusuzca yüzleme gücünü kendimde bulamıyorsam, yeni bir şeye nasıl inanabilir, nasıl herkesle birlikte kendimi de bir kez daha aldatabilirim? “

Bilge Karasu’nun Uzun Sürmüş Bir Günün akşamı adlı eseri; hayatını adadığı bir inanca artık inanmadığını anlayan Andronikos ‘un öyküsüyle sarsılan bir benliğe adanmıştır. Bireyin içsel sorgulamalarının yer aldığı kitap, üç öyküden oluşsa da, kitabın ilk öyküsü olan’ Ada’ bütün tümcelere sinmiştir. Ada’da; yıllarca inandığı dinsel inancın, kendisinde yarattığı yıkımla sorgulamalara başlayan Andronikos, bu sorgulamalara; yaşamı, ölümü, sevgiyi ve hiçliği dâhil eder. Böylelikle Andronikos’tan ziyade, okuyucunun kendi içsel hesaplaşması başlar.

“Herkes temeli bırakıp çatının kiremidinden söz açıyordu. “

Kişinin kendini hiçlikten var edebilmesi için, önce kendisini öldürmesi gerekir. Bilge Karasu, kuşkusuz bu durumu eserlerinde en çok hissettiren kişidir. Metinlere sinen yok olma durumu, beraberinde hep bir var olmayı da gerektirir. Bu yüzden yaşam ve ölüme dayalı zıtlıklar bütün yazılara siner.

“Vakit bol bundan sonra. Vakit çok. Ölmek için de, bir şeyler yapmak içinde vakit bol, çok, çok, çok bol. Bolluğun değeri olmayacak ölçüde bol… Bir şeyler yapmalı, bir şeyler kurmalı. Ama kurmak… Kurmak için, kurma gücünü bulmak için… İnsanın, gerçekleşmesini istediği bir işe önce kendi benliğini koşması, işe önce kendinden başlaması gerekir.”

İnanç ve baskı unsurunun toplumsal değerler üzerinden inşası, bireyin tüm hayatını şekillendirirken; kişinin kendi bilincine varması neredeyse imkânsızdır. Karasu, Andronikos’u tam da böylesi bir yaşamın ortasına atmıştır. Nitekim kahramanımızın savruluşu da bundandır.

“Ölçü, herhangi bir nedenden ötürü, insanın içinde şaştığı zaman, yapılacak bir şey yoktur. Tanrı işlettiğini durdurmuş oluyor. Ama dışarıdan uzanan bir el, insanın içine girer, ölçüyü şaşırtmak isterse insanın yapacağı tek şey vardır. O eli tutmak, o bileği bütün gücünü kullanarak bükmeğe çalışmak, gerekirse, kesmek. Ya da… İnsanın içine hiçbir elin uzanmağa hakkı yok, olmamalı.”

Peki ya ‘sevgi’ sözcüğü. Hangi durumlarda yalın ve çıkarsız kalır. O da öğretilmiş alışkanlıklar içerisinde değil midir?  Neyin, nasıl sevileceği dahi kişiye belli değerler üzerinden öğretilmişken bu döngüyü, bu kısırlığı yıkmak gerekmez mi?

“Sevgi sözünü bol bol kullanabilmek, başı dönesiye, esriyesiye, karşısındakileri inandırasıya, karşısındakileri kusturasıya… Sevgi sözü ile oynayabilmek için sevginin bütün evreni ayakta tuttuğuna başta kendini inandırabilmek için, kısırlığı baştan kabul ettiğini unutmamalı. Sevginin, kurmanın, yapmanın, sözü değil, kendisi gerek; yaşanması gerek bunların…”

Karasu’daki varoluşsal sorgulamalar, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşam’ında da karşımıza çıkar. Yaşam- ölüm gibi varoluşsal temeller üzerinden bir yok-oluşa, bir hiçliğe gider yazar. Kişinin bu sorunlardan kurtulması ancak öz’e varma yoluyla gerçekleşebilir.

“Ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek… Farkında bunun. Yalnızlık zorunlu bir durum olmadığı zaman daha çok hoşlanıyor. Ama bir şey daha var bu duyguların içinde bir şey daha, anlatılması güç…”

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşam’ında metinler her daim yeni bir umuda gebedir. Bu nedenle yok ettiğimiz yaşamı, umutlarımızı yeniden kurma inancını da taşımamız gerek.

 “Tümcelerin hepsi, günlerin, yılların, gezilerin, denizlerin, inançların, ölümlerin, kaçışların hepsi belki burada biter, bitmeli. Yaşamayı eskitmekten… Eskitmek için kullanmak gerektir bir şeyi, herhangi bir şeyi. Yaşamayı tüketmekten… Bu da öyle, tüketmek için başlamak gerekir…”

 

 

Sevil Ateş
MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Eduardo Galeano’nun Son Kitabı ‘Hikaye Avcısı’ İlk Kez Türkçede!

Kitapları birçok farklı dile çevrilen Uruguaylı gazeteci, yazar Eduardo Galeano'nun son kitabı 'Hikaye Avcısı' ilk kez Türkçede. Bütün kıtalardan ve bütün...

Kapat