Sinematografisiyle Tarihe Geçen 10 Film

Barry Lyndon
18. yüzyıl Avrupasında geçen hikayenin başkahramanı Redmond Barry adında İrlandalı bir genç. Redmond Barry’nin Yedi Yıl Savaşları’na katıldıktan sonra soylu bir adama, Barry Lyndon’a dönüşmesinin öyküsünü anlatan Kubrick, Fransız Devrimi’nden önce Avrupa soylularının yaşam tarzlarına ve ahlak anlayışına eleştirel bir bakış atarken burjuvazi sınıfının yalın bir tasvirini de yapıyor.

Kubrick, her biri bir tabloyu andıran görüntüleri doğal bir görünüme kavuşturmak için yönetmen olmadan önceki kimliğinden de yararlanmış. Fotoğrafçılıkla ilgilenmesi ve foto muhabirliği geçmişi teknik üzerine daha fazla kafa yormasına sebep olmuş. Mum ışıklarıyla aydınlatılmış iç mekan çekimlerinde yapay olacağını düşünerek elektrik ışığı kullanmamış ve Carl Zeiss firmasının özel olarak ürettiği f/0,7 diyafram açıklığına sahip dünyanın en hızlı objektifleriyle çalışmış.

Çerçeveleme, ışık kullanımı, renk ayarı gibi sinematografik öğelerin en başarılı örneklerinden biri olan Kubrick imzalı film, diğer ödüllerinin yanı sıra sinematografi kategorisinde de Oscar ve Bafta Ödülleri’ni kucaklamıştır.

Posetitel Muzeya

Konstantin Lopushansky’nin 1989 yapımı distopik filmi Posetitel Muzeya geleceği kurtarmak için gerekli olan cevabın bulunduğuna inandığı eski bir şehir kalıntısına gitmeye çalışan adamın hikayesini anlatıyor. Sinema kariyerine Tarkovsky’nin asistanlığını yaparak başlayan yönetmenin bir nebze ondan da etkilendiğini söylemek mümkün fakat öylesine kendisine has bir tarzı var ki bu etki üzerine konuşulmaya değmeyecek derecede.

Oldukça stabil travellingler ile filmin temelini oluşturan yönetmenin özellikle kırmızıya olan tutkusu ışık ve renk mevzu bahis olduğunda adının anılması için yetiyor da artıyor bile. Dış çekimlerde yarı filtreler kullanan yönetmen iç mekanlarda ise tamamen karanlık üzerine kırmızı aydınlatma yaparak sadece renk kullanımıyla dahi distopik atmosfer yaratma başarısını gösterebiliyor.

Citizen Kane

Yedinci sanatın duayenleri tarafından sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak nitelendirilen Yurttaş Kane, usta yönetmen Orson Welles’in ilk uzun metraj filmi… Bu dosyadaki yerini almasının sebebiyse, sinema anlayışına deep focus(*) tekniği ile önemli bir sinematografik yenilik kazandırmış olması. Alt açının ve aydınlatma tekniklerinin özgün bir şekilde kullanıldığı film, alan derinliği söz konusu olduğunda bugünün teknolojisiyle üretilen yapımlarla bile yarışabilir niteliktedir.

William Randolph Hearst’ın yaşamından esinlenerek yarattığı Kane karakteriyle; iktidar olmanın verdiği haz, kadercilik anlayışı gibi temaların yanı sıra bir Amerikan rüyası tasviri de yaptığı bu filmle sadece senaryo ödülü alsa da enfes açıları ve derinlik estetiğiyle ismini unutulmaz kılıyor Welles.

(*) Deep focus; net alan derinliğini sahnenin önündeki ve arkasındaki objeleri de kapsayacak kadar geniş tutan sinematografik bir tekniktir.

Mat i syn

Uçsuz bucaksız Rus bozkırında doğayla iç içe, dinginliğin sınırlarında, neredeyse akmayan bir zamanda geçen 1997 yapımı Mat i syn, bir saatlik kısa süresinde anne ve oğul arasındaki ilişkiye tarihte eşi görülmemiş bir bakış atma başarısını, yönetmen Aleksandr Sokurov’un eşsiz objektif kullanımıyla gösteren, yakın zamanlarda çekilmiş muazzam yapımlardan biri.

Tamamen atmosfer odaklı olan filmde yönetmen bazı sahnelerde olağan dışı objektif kullanımlarını öyle bir kadrajlamayla birleştiriyor ki ortaya neredeyse fırça darbeleri belli olan görülememiş manzara tabloları çıkıyor. Üstelik yönetmenin bu dış çekim tekniğini uygulamak için iç sahnelerde kullandığı ışıklandırma ortaya tablolar aracılığıyla anlatılan, aslında hissettirilen tamamen sıra dışı ve mükemmel bir eser çıkarıyor.

Der Himmel über Berlin

Alman yönetmen Wim Wenders’in 1987 yapımı filmi Der Himmel über Berlin tarih boyunca Berlin semalarında dolaşan iki melek üzerinden sosyokültürel şehir portresi çizerken bir yandan da Bruno Ganz’ın canlandırdığı melek karakteri üzerinden maddesel ve manevi insanlık realitesine dair çarpıcı tespitlerde bulunana bulunmaz bir eser.

Özellikle yönetmenin filmin başlarında şehrin genel portresini çizerken kullandığı kamera hareketleri ve inanılmaz geniş açılar sinematografinin en başarılı örneklerinden biri. Bir de buna geçmiş savaş izlerini yansıtan sahnelerde kullanılan etkileyici el kamerası çekimleri eklenince ortaya başyapıt değerinde bir eser çıkmış. Fakat tüm bunlardan farklı olarak filmin en sıra dışı başarısı renk kullanımıyla ilgili, çünkü film bizzat kurgusal bir anlam oluşturmak için siyah beyaz çekilmiş ve melek karakterinin insana dönüşmesiyle birlikte renklenerek insanlığın varoluşuna dair söylemde bulunma başarısını göstermiş.

Erosu purasu Gyakusatsu

Japon yeni dalga sinemasının usta yönetmenlerinden Yoshishige Yoshida’nın 1969 yapımı dev filmi Erosu purasu Gyakusatsu iki farklı dönemdeki kadın erkek ilişkileri üzerinden feminizme ve sisteme dair çarpıcı söylemlerde bulunana çağının çok ötesinde bir yapım.

Bizim yazımıza konu olan bölümüyse stilistik kamera kullanımıyla anti-sinema özelliği gösteren kadrajlama… Dönemi itibariyle siyah beyaz çekilen film çoğunlukla geniş stüdyo kullanımı avantajını kullanarak sinemaskop çekilmiş. Klasik kadrajlama kurallarını yok sayarak sıklıkla nesneyi kadrajın en altına ya da en köşesine hatta yer yer nesnenin sadece bir kısmını alarak oldukça sıra dışı bir anlatı oluşturan yönetmen bunu aynı sahne kurgusu içerisinde tamamen sabit fakat sıklıkla tahmin edilemeyecek orjinallikte değişik açılar kullanarak destekleyerek tamamen uçlarda bir eser ortaya çıkarma başarısını göstermiş.

The Grand Budapest Hotel

Günümüzde bir genç kız mezarlıktaki bir yazar anısına yapılmış anıta yaklaşır. Yazarın 1968 yılında Büyük Budapeşte Oteli’ne yaptığı ziyareti anlatan kitabı okumaya koyulur. Ve o andan itibaren Wes Anderson imzasını taşıyan masalsı renkler diyarına giriş yaparız.

Pastel tonlarının hâkim olduğu filmin atmosferini ve dramatik etkisini önemli ölçüde etkileyen renk ögesi dışında yine kamera hareketlerinin filmin dinamik yapısını oluşturması Büyük Budapeşte Oteli’ni nereden baksak bir Anderson filmi olarak etiketlemeye yetiyor. Sinematografisiyle büyüleyen bu fantastik eğlenceyi izlemek için bir sebep de tarihsel sürece ironiyle yaklaşması. Zihninizi rahatlatan görüntüler eşliğinde Stefan Zweig’ten izler yakalamanız da mümkün.

Tini zabutykh predkiv

Sinema tarihindeki şahsına münhasırlık konusunda zirve yapmış yönetmenlerden olan Ermeni asıllı Rus yönetmen Sergei Parajanov’un 1964 yapımı filmi Tini zabutykh predkiv Ukrayna kırsalında geçen destansı bir aşk hikayesini yine Ukrayna kırsalında görülmemiş yaratıcılıkta kamera kullanımıyla yansıtan destansı bir aşk öyküsü.

Filmin tamamına yakınında kullanılan el kamerası tekniğini öznel açının oldukça farklı yorumuyla birlikte harmanlayan yönetmen değil o tarihte, günümüzde dahi daha önce tanık olmadığımız tamamen sıra dışı ve uçlarda dolaşan kamera açılarıyla tüm zamanların en orijinal yapımlarından birine imza atma başarısını göstermiş.

Deneysel denebilecek tarzdaki teknik kullanımları mükemmel bir şekilde kurgusal anlatıya aktarmayı başaran film sinematografinin sınırlarında dolaşırken öze dair anlattıklarını da el bırakmayan kült bir yapım.

Ulysses’ Gaze

Yunan yönetmen Theodoros Angelopoulos’un insanlığın ortak yolculuğu metaforu üzerinden balkanlarda yaşanan savaşın karanlığında özüne dönmeye çalışan bir adamın hikayesini anlattığı epik filmi Ulysses’ Gaze hikayesi ve müziklerinin yanı sıra inanılmaz sinematografisiyle de sinema tarihindeki başyapıtlardan biri.

Tek bir yakın planın bulunmadığı filmde sürekli olarak çok yavaşça yapılan travellinglerle dingin bir atmosfer yaratılırken yönetmenin epik anlatıyı güçlendirmek için kadrajlamada kullandığı kompozisyonlar her biri fotoğraf karesi güzelliğinde görsellerin ortaya çıkmasını sağlamış.

Yer yer teknik anlamda sınırları zorlayan uzunlukta kesintisiz travellingler yapan yönetmen bunları aynı sahne içinde farklı kadraj kompozisyonlarıyla taçlandırarak ve en önemlisi bunu filmin belli sahnelerinde değil filmin tamamında uygulayarak sinematografi dersi niteliğinde olan bu eseri ortaya çıkarmayı başarmış.

Come and See

Ales Adamoviç’in “Kathyn’in Öyküsü” eserinden uyarlanan film, 2. Dünya Savaşı’nda Alman işgali altındaki Sovyet Rusya’da bir çocuğun savaşa sürüklenmesindeki yol hikâyesinden yola çıkarak Nazi işgalinin yarattığı yıkımı anlatıyor.

Sovyet asıllı yönetmen Elem Klimov’un bugün en önemli savaş karşıtı filmlerden biri olan “(Katliamı) Gel ve Gör”, hazin ve bir o kadar çarpıcı öyküsünün yanı sıra kamera hareketleriyle de dikkat çeker. Kameranın önemli bir bakış açısı oluşturduğu filmdeki kimi sekanslarda seyircisini kahramanın gözünden gösterdiği görüntülerle çarpıcı bir etki yaratır.

Böyle bir dosyada sinematografi eğitimi veren en köklü enstitülerden biri olan Gerasimov Sinematografi Enstitüsü’nden mezun bir yönetmenin, Klimov’un başyapıtından bahsetmemek olmazdı.

Kaynak: “filmloverss.com”

Sevil Ateş

MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Ünlü Heykelleri Eğlenceli Şekilde Dalgaya Alan İnsanlar

Spontane olmayı bir kenara bırakın, sıkılmak bazen çok yaratıcı fikirler ortaya çıkarabiliyor. Bu insanların yaptıkları kesinlikle çok yaratıcı ve bir...

Kapat