Tanış Olmak, İşi Kolay Kılmak, Sevmek ve Sevilmek Üzerine

Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz

Yunus Emre

Gelin tanış olalım, der Yunus Emre. Bu sesleniş üzerinden neleri ayan edebilir, gün ışığına çıkarabiliriz acaba?

Türkçe’de “bilmek” anlamına gelen tanımak, eski Türkçe’de “konuşmak” anlamına gelen tanu- fiilinden kopup gelmiş. Konuşmanın da komşu kelimesiyle akrabalığı var.

Yani önce komşu olmak: Aynı havalinin, aynı flora ve faunanın insanı olmak. Bunu sadece fiziksel mânâda düşünmeyelim. Aynı frekansın adamı: Havanın, suyun, coğrafyanın, tarihin, kültürün talim ettirdiği benzer hassasiyetlerin, duygu ve düşüncelerin, yaşanmışlıkların, hatıraların insanı olmak. “Aynı cins kuşlar birlikte uçarlar” komşuluğu.

Sonra konuşmak: Kelimenin kökenine göre, hakiki bir konuşma faaliyeti ancak komşular arasında olabilirmiş. Zihindeki kavram ve imgelerin elbiseleri olan sözcükler, ancak o elbiselere aşina kimselerce doğru giyilebilirmiş. Bir eskimo için mayo, bir bedevi için de leken bir anlam ifade etmezmiş. Ne kadar anlatırsan anlat karşıdakinin anlayacağı kadar imiş.

Nihayetinde tanımak: Komşu olmak, konuşmayı başarmak ve tanımak… Evet, tanımağa çok uzun yoldan geldik. [Bir de şıp diye tanımak var, ona kalbin tanıması demiş büyükler. Kalbin tanı koyması: “Ezelden ebede tanıyorum.” Kalbin tanı koyabilmesi demek, insanın kalbini, buyruklarını duyabilecek kadar iyi tanıması demek. Tabii bu tanımanın Everest’i olsa gerek.

Tanımak, insan hayatının en önemli faaliyeti görünüyor. İnsan ömrü tanımakla geçiyor. Önce ana babayı, aileyi, çevreyi, okulu, arkadaşları, bir sürü farklı yaşantıyı ve kendini…

Bir şey tanımadan sevilebilir mi?
Sanırım hayır. Çoğunluk tanımanın imkânsızlığından dem vurmuş. O zaman sevmek de mi imkânsız? Şiirle söylersek, sevmek de imkânsız sevmemek de… Nasıl, bilmiyorum.

Tanımak için emek ve zaman harcamak, özen göstermek şart. Öyleyse birini, bir şeyi tanımak arzumuzda, aslında onu sevmek arzumuz var. Belki henüz ortada “sevgi” yok amma “içeriden gelen kuvvetli bir sevme isteği” var ve bu uğurda yapılan fedâkârlık var. İçeriden geleni dışarıya çıkarabilmek… Kendinden vermek, kendini vermek, kurban, yakınlık…

Biri için nefsimizden ne kadar kurban edersek, o kadar yakınlaşırız. Yakınlaşmak, komşu olmak, konuşmak, tanımak ve sevmek… Tanımanın dönüp dolaşıp geldiği yer, kendini tanımak… Kendini tanımanın en güvenilir yolu, aynaya bakmaktır. Ayna, ötekidir. Bütün bu birbirine dönüşen eylemler ışığında, birilerini gerçek anlamda tanıdığımız vakit kendimizi tanırız sonucuna varırız.

Bir ormandan ilk kez geçtiğimizi hayal edelim. Bariz farklılar dışında her ağaç gözümüze aynı görünür. İkinci, üçüncü geçişimizde tonları ve formları fark etmeye başlarız. Ormanı tanıdıkça formlar da farklılaşmaya, ağaçların kendine has özellikleri ortaya çıkmaya başlar. Her ağaç bir ferdiyet kazanır. Birkaçıyla özel bir münasebet bile kurarız, konuşuruz, sarılırız. Sonunda o ağaç, bizim için “the ağaç” olur. “the ağaç”, bizim ağaç olarak formlanmış hâlimizdir. Fikrimiz, sözümüz, huyumuz, eğilimimiz, zevkimizdir o ağaç. Aynamızdır.

Okumadan geçmeyin: İnsan Neden Godot’yu Bekler? (Bekleyiş Üzerine)

Ozan Aziz Dilber
İçimizin imârını sanat vesilesiyle yapabileceğimize inanıyorum. Kendi hikayemi didik didik ederken başkalarına da anlatacak hikayeler biriktiriyorum. Bu yüzden 2015 yılından beri Sanat Karavanı ailesinin içerisindeyim. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunuyum. Tanpınar’ın dizeleri ile bitireyim: ”Rahatını bozduk zavallı bir taşın / eşyanın uykusundan uyandırdık / varlığın çarkına takıldı hiç yere.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Mars’ta Büyüleyici Bir Yolculuk / Jan Fröjdman

Adını Roma mitolojisindeki savaş tanrısı Mars'tan alan Kızıl Gezegen hakkında yapılan araştırmalar hız kesmeden devam ediyor. NASA (ABD Uzay ve...

Kapat