Tek Yaptığım Tiksinerek Korkaklığıma Özürler Bulmak/ Karhozad Filmi Üzerine

Hiçlik ve yok oluş üzerine kurulu bir Belâ Tarr filmi, Karhozad.  Film her şeyden vazgeçmiş bir adamın, sürekli gittiği barda şarkı söyleyen kadına âşık oluşu ve onun çaresiz bekleyişi üzerine kuruludur.  Bu bekleyiş felsefi sorgulamalar üzerinden ilerlerken, varoluş sancıları çeken Karrer’in yaşama kayıtsızlığı derin bir yıkıma dönüşür.

“Kaybedecek bir şeyin yok Karrer, tehlikeye attığın kendi başın. Etrafına bak günde beş kez kokuşmuş barlara gidiyorsun gece de gidip kendi yatağına çöküyorsun… Sonunda hep hüzün vardır.”

Filmde Sovyetler Birliği denetimde olan Macaristan’ın, savaş yorgunluğu ve yoksulluğu siyah beyaz sahneler eşliğinde oldukça etkileyici bir üslupla sunulmuştur. Yalnız başına, şiddetli yağan yağmurun altında, çamurlu sokaklarda dolaşan Karrer, belki de tek gidebileceği yer olan Titanic bara çaresizce gider. Ağır, uzun çekimlerle sunulan açık kapı görüntülerinde, boşluğa bakıp Karrer’ın çıkıp gelmesini bekleriz. Bir Karrer’in bir de sokak köpeğinin yalnızlığı gecenin kasvetinde drama dönüşür. İkisi de arayış içerisindedir.

Giderken kendi yaşamına dair duyduğu kayıtsızlığı, âşık olduğu şarkıcı kadınla gidermek ister. Ancak ne kadar âşık da olsa, sevdiği kadın uğruna mücadele edecek istenç yoktur kendisinde.  Karrer’in aksine şarkıcı kadındaki yaşama karşı duyulan direnç, Karrer’in çaresizliği üzerinden yıkıcı bir gerçeklik yaratır.

“Yalnız olduğumu biliyorum hem de sonuna kadar. Ama pes edemem, etmeyeceğim de… Birisi güzelliğe dönmeli, yaşamı tekrar keşfetmeli… İşte burada sen başarısızsın çünkü pes ettin. İçindeki sevgiyi ve erdemi yok ettin. Kötü sona doğru gidiyorsun.  Kimse sevgisiz ve erdemsiz yaşayamaz.”

Sürekli yağan yağmur ve gri gökyüzünün altında hissedilen bir huzursuzluk vardır. Karrer günler boyunca penceresinden gidip gelen teleferikleri izlerken, puslu ve kirli atmosfer içerisinde kendi benliğinin karmaşasında kaybolur…

“Seninle aramızda garip, boş bir tünelin olduğunu fark ettim. Kimse o yolu biliyor mu, bilmiyorum. Tünelin girişinde yalnız dikiliyorsun çünkü. Bir şeyler biliyorsun, bense isimlendiremiyorum bile. Daha derin daha merhametsiz bir şey. Asla anlayamadım. O dünyaya asla yakın olmayacağımı anladım. Sadece yasını tutarım. Çünkü ışık ve ılıklıkla saklanmış bir dünya, oranın acısını çekemem.  Ne inanacak ne de vazgeçecek yetim var.”

Hiçlik duygusunun işlendiği kimi sahnelerde, Camus’nün kayıtsızlığı diyaloglar aracılığıyla işlenir. Belki de bu durum varoluşa karşı bir var-olamayışın ya da var olmak istemeyişin temsilidir. Kierkegaard’ın deyimiyle: Tanrı ya da hiçlik önünde yapayalnız olmayı göze alan insanın varoluşu. Karrer, âşık olduğu kadınla sevişirken dahi bir kayıtsızlık içerisindedir. Onun için değişeceğini, mücadele edeceğini söylese de bu duruma kendini dahi inandıramaz. Bu var-olamayış hali sahnelerin tümüne işlenir.

 “Delirmekten korkmuyorum. Delilik korkusu bir şeylere sadık kalma anlamına gelebilir. Henüz bir şeye bağlı değilim. Her şeyin bana sadık olmasına rağmen, sadık olduğum bir şey yok… Onlara bakmamı istiyorlar. Nesnelerin olguların çaresizliğine…  Penceremin dışındaki pis köpeğin, kurşini gökyüzünün altında delicesine yağan yağmurda su içişine bakmamı istiyorlar. Acıklı çabalarını izlememi istiyorlar. Herkes mezara girmeden önce konuşmaya çalışıyor.  Zaten düştüler konuşacak zaman kalmadı… Kaderimin daha iyi olacağına umut edecek cesaretim bile yok. Tek yaptığım tiksinerek korkaklığıma özürler bulmak.  Ben bir enkazım, bir şeyler yapmaya cesareti olmayan. “

Filmin son sahnelerinde, dışarıda yağan yağmurun altında deliler gibi dans eden adama karşı; bir barın içerisini tıka basa doldurmuş, amaçsız insan topluğuyla karşılaşırız. İçkiler içilip dans edilirken, Karrer yine yalnızlığıyla baş başadır.  Sevdiği kadın, bazen kocasının bazen de bar sahibinin kollarında dans ederken kayıtsızlığı devam eder. Karrer bardan ayrılır; yağmurun altında, çamurlu yollarda, yıkıntıların arasında yürür. Diğer sahnelerde gördüğümüz köpekler, Karrer gibi çamurlar arasında dolaşmaktadır.  Tarr, bu kısımlarda Nietzsche’nin felsefesini işler.  Karrer kendisine havlayan bir köpeğin yanına giderek tıpkı onun gibi yere eğilir; üstü başı çamur halinde havlamaya başlar ve köpeği korkutarak uzaklaştırır. Bu sahnelerde Karrer’in dönüşümüne şahit oluruz. Burada bir metafor mu vardır yoksa köpek insanın ta kendisi midir bilinmez. Nitekim Karrer’in, bir sokak köpeğinden farkı yoktur. Bir köpek gibi nereye gideceğini bilmeden sırılsıklam, çaresizce yıkıntılar arasında kaybolur.

“İnan bana bir erkeğin yaşamında, sevdiğini kaybetmesinden kötü bir şey yoktur.”

Senaryosunu ünlü romancı László Krasznahorkai ile birlikte oluşturan Bêla Tar’ın Karhozat filminde; Tarkovsky etkisi hissedilse de yönetmenin kendine has, minimal üslubu dikkat çekicidir.

 

 

 

Sevil Ateş
MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
2014 Dünya Kumdan Heykel Yarışmasından Muhteşem Görüntüler

 Dünya Kum Şekillendirme Yarışması bu yıl da işe gönül veren katılımcıları ağırladı. Bu  heykeller gerçekten evrendeki en şatafatlı ve görkemli...

Kapat