Toronto’da Bir Ay 

Toronto hep çok merak ettiğim yerlerden biri olmuştur. Daha önce gitmeseniz de  Kanada algımızdan dolayı insanlık namına bir şeylerin olduğuna canı gönülden inandığınız bir yer. Ben yaklaşık bir aydır Toronto’dayım, şehri deneyimlediğim kadarıyla anlatmak istedim.

Toronto büyük, düzenli, sakin, güvenli, zamanına göre soğuk (çok soğuk) olabilen bir yer. Şehirde gezerken burada yaşayanların çoğunun göçmen olduğunu fark ediyorsunuz. Herkesin görünüşü farklı, toplu taşımada insanlar kendi dillerinde konuşuyorlar. Hoşgörü anlamında Kanada’dan beklentilerimizi tamamen karşılıyor diyebilirim son bir ayda yaşadıklarıma dayanarak. Kesinlikle kimse kimseyi rahatsız etmiyor ve insanlar birbirini kırmamak için çaba sarf ediyor.


Toronto yaşaması pahalı bir şehir genel anlamda. Türk Lirasının zayıflığı yardımcı olmasa da diğer ülkelerden gelen ziyaretçiler için de pahalı. Toplu taşıması çok temiz ve genelde sorunsuz işliyor. Kar yağdığında nasıl olacağını merak etsem de bir sorun çıkacağını düşünmüyorum.

Geri dönüşüm konusuna çok önem veriyorlar. Geri dönüştürülebilen bir atığı çöpe atarsanız para cezası bile olabiliyor. Her çöp kutusunun yanında en az 3 farklı kategoride geri dönüşüm kutusu da bulunuyor.

Toronto’nun silüetine baktığınızda ilk dikkat çeken şey CN Kulesi. 553 m uzunluğundaki bu yapı Kanada’nın gücünü sembolize etmek için yapılmış. Genel amacı turistik bir yer olması ve içinde bir restoran bulunması. CN Kulesi’nin iki farklı yüksekliğine çıkabiliyorsunuz. Biri yaklaşık 300, diğeri ise 500 metrede. Gideceğiniz günü seçerken havanın bulutlu olmamasına dikkat etmenizi tavsiye ederim çünkü sisli veya bulutlu görüş ciddi ölçüde kısıtlanıyor. Kulenin içinde dünyadaki ilk ‘glass floor’ yani cam taban bulunuyor. Günümüzde alışık olduğumuz bir şey olsa da  zamanında popüler olmasına hak veriyoruz. Farklı bir deneyim isterseniz ve ben 300 metrede yürümeyi çok severim diyenlerdenseniz kulenin kenarında (dış kısımda) yürüyebiliyorsunuz. Size özel bir kıyafet giydirip bir halat ile kuleye bağlıyorlar ve kulenin çevresinde dolaşabiliyorsunuz. Bu turistik aktiviteye ‘Edge Walk’ deniyor. Ayrıca CN Kulesi’nden çıktığınızda hemen yanındaki Ripley’s Aquarium’u da ziyaret edebilirsiniz.

Toronto’nun bölgelerinden bahsedecek olursak belki de en ünlüsü Kensington Market. Bohem bir stile sahip bu bölge turistler ve sanatçılar tarafından sık sık ziyaret ediliyor. Gün içinde yemek molası vermek veya gezmek için güzel bir atmosfer ayrıca şehir merkezinde karşılaşacağınız yüksek katlı binaların aksine iki katlı binalarıyla ve sokak sanatı dolu atmosferi son derece sempatik.

Chinatown hem Toronto’luların hem de turistlerin ilgisini çeken bir bölge. Aradığınız her şeyi bulabilirsiniz desem çok yanlış olmaz bence. Meyve sebzeden ufak tefek şeylere kadar bir çok şeyin satıldığı ve Çin restoranına gitmeye karar verdiyseniz istemediğiniz kadar farklı seçeneği bulabileceğiniz bir yer. Toronto’da Little Italia gibi farklı ‘diaspora’lara ait bir çok yerleşim yerleri bulunsa da alışveriş konusunda çok tercih edildiği için Chinatown aralarındaki en ünlüsü.

St. Lawrence Market sevimli eski bir binanın içinde kurulan pazarın adı. İçinde genelde taze meyve, sebze, et, peynir ve deniz ürünleri satılıyor. Spesifik bir şey arıyorsanız (mesela tahin helvası) St. Lawrence Market’te bulmanız mümkün. Salaş bir ortamda, lezzetli bir yemek yemek için de gidilebilecek bir yer.

Yemek demişken Toronto’nun en sevdiğim taraflarından biri de yemek çeşitliliği. Bir göçmen ülkesi olmasının avantajlarından biri. Vietnam,

Kore, Yunan, Italyan, Japon, Çin, Fransız Restoranlarını her yerde bulabiliyorsunuz. Her öğünde farklı bir mutfağın yemeklerini tadabilirsiniz.

Toronto’da müze olarak iki büyük yeri ziyaret etme şansım oldu: AGO (Art Gallery of Ontario – Çarşamba  günleri 18:00 ile 21:00 arası giriş ücretsiz ) ve ROM (Royal Ontario Museum – pazartesi günleri Kanada’daki öğrencilere ücretsiz – tekrar kontrol etmeniz gerekebilir). Müzelerin içeriği zengin ve

sergilerin sunumu ilgi çekici. AGO’da sanat eserleri bulunuyor. Sergilerin hepsi ilgi çekici ve ne kadar gezseniz de asla sıradanlaşmıyor. ROM’da kültürel sergiler ve hayvan (dinazor dahil) bulunuyor. Çocuklar için de çok ilgi çekici bir müze. Ve ROM’un binası da görülmeye değer.

Toronto Islands, şehire oldukça yakın bir ada. Hava güzel olduğu zamanalarda veya haftasonlarında  rahatlamak için gidilebilecek bir yer.  Bisiklet kiralayıp, manzaranın keyfini çıkarabilir veya piknik yapabilirsiniz.  Ayrıca meraklıları için göle çıplak girebileceğiniz plajlar da mevcut. Göl dediğimiz Ontario Gölü ama boyutundan dolayı göl olduğuna inanmakta güçlük çekebilirsiniz. Su soğuk ama yumuşak daha önce hiç bir gölde yüzmediyseniz ve tabiki kış ayları değilse denemenizi tavsiye ederim. Şehir merkezinden ulaşmak için kısa bir feribot yolculuğu yeterli oluyor.

Ayrıca şansınız varsa Toronto’dayken sezonuna göre bir Blue Jays (beyzbol) ya da Maple Leaves (hockey) maçına gidebilirsiniz. İlk başta hevesiniz yoksa bile sokakta Blue Jays ya da Maple Leaves eşyalarıyla dolaşan insanların fazlalığını gördüğünüzde heveslenirsiniz diye tahmin ediyorum.

 

Okumadan geçmeyin:

Işık ve Renk: Monet ve Mack

 

Bilge Ece Gündoğdu
Koç Üniversitesi Endüstri Mühendisliği ve Ekonomi Bölümü Öğrencisi
Sanat Karavanı Yazarı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Ağacı Kesip Yerine Bu Reklam Panosunu Diktiler

Brezilya’nın Rio Preto kentinden dün yayınlanan bir fotoğraf, ülkede sosyal medyayı salladı. Bir gün içinde binlerce defa paylaşılan fotoğraf, büyük...

Kapat