Türk Şiirinde Samimiyetin Asabi Kalesi: Osman Konuk

“Her yıl yeni modelleri çıkıyor melankolinin

İçimden bir ses gelmiyor, hayır bazen geliyor

İçimden bir ses, sesin dışarıdan geldiğini söylüyor

-iki saray odası alana bir saray odası bedava

O montu almam iyi oldu, çok iyi oldu, çok evet

Kırışıklıkların geçer, beni seviyorsundur, ama böyle çok ölürüz “

“Şiir kendini yazdıran bir şeydir.” diyor çok sevdiğim Turgut Uyar. Kaleminin mürekkebi zihninden akan bir şairin şiiri de kendini yazdırmamış mıdır o vakit? Her cümlesini düşünmek için bir dakika veriyorum kendime; boşa geçmeyen bir dakikalar hediye ediyor Osman Konuk, zamanı güzelleştirmek için bizlere.

80 sonrası şairlerinin genel çizgisinin dışında bir şair Konuk, şiirlerinde buram buram kokan zekâsı mizahıyla harmanlanıp ironinin şiirdeki yerini bize hatırlatıyor her seferinde. Şiirini bir reddediş olarak görüyor, “Modern şiir, özürlü oluşa, parçalanışa, hafıza yitimine, metalaşmaya, değersizleştirmeye bir itirazdır, itiraz etmeyeceksek niye yazalım ki? Bize öğretilen dil bir razı etme, ikna etme setidir. Şiir o nedenle topyekûn rettir. Şiir aklı özgürleştirir; özgürlük denen burjuva icadı şarlatanlıktan da özgürleştirir ama.”’ diyerek anlatıyor isyanının şiiriyle oluşturduğu sentezi.

“İnsan tanıdık birini arıyor kötü kararlar verirken

Sormadığın soru başına bela, etmediğin küfür

Huzurlu sebzeler, orospu çocukları!

(orospuları ve çocukları tenzih ederim)

Böyle desem kadının biri de bana küfredecek

Ölmemi temenni eden bir küfür

İyi niyetine yorumlayıp teşekkür ediyorum

Bunu tam beş kırkta düşünüyorum

Beş otuz beşte seni özlemişim, kırk beşte

Nakliyeciler kooperatifinin önünde olmalıyım

Buradan aşık biri olmadığım sonucu çıkarılabilir kolayca

Ama ben çok aşığım kendime göre

Kuantum perspektifi de böyle açıklar…”

Daha önceki yazılarımdan birinde sinemayı insanlığı uyandırmak için bir araç olarak gören bağımsız yönetmen Micheal Haneke’den bahsetmiştim. Osman Konuk da şiirin Haneke’si bir nevi. Lakin Konuk’un savurduğu yumruklar daha çok bir dostun elinden dokunuyor yüzümüze. Şiiriyle yüzümüze tatlı bir yumruk savuruyor. Yeri geliyor “Zaten amaç elli iki yıl sonra hiç bakılmayacak fotoğraflarda en iyi yeri kapmak.” cümlesi kızartıyor yüzümüzü, yeri geliyor “Türk ticaret bankasında bulunmak iyidir / paran vardır ve Türksündür / ikisi de o sıralar işe yarar şeylerdir”  dizelerinin harfleri bir bir çarpıyor değerlerimize.

“İhanetten bir alıntı sağlığınla gelirsin (gelirsen)

Unutmabeni çiçekleriyle yaralarımı süslersin

Utanılası bir şeydir katıksız pembeliğin

Bu yüzden kitaplardan yalnızca

Islık çalmasını öğrenebilirsin

Tüm iyiliğin filmlerin iyi bitmesini istemek

Ama bu kente gelirsen unutma beni ara

Sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım

Öfkem geçer dinle yüzümü sevgiyle bakarım

Kimse değil seni yalnız ben anlarım”

Osman Konuk adını Penye ve Hakikat şiiriyle duyduğum ve bir daha hiç unutmadığım bir şair. Sanıyorum ki siz de onun öldürmeyen ama düşündüren zehrinin tadını unutamayacaksınız,  unutmak istemeyeceksiniz. Halen İzmir Katip Çelebi Üniversitesi sosyoloji bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmakta olan Osman Konuk’u sevgiyle anıyor, kanaatimce bu toplumu en iyi analiz eden, yaşam ve yaşamak arasındaki mesafeyi yalın ama vurucu bir dille anlatan “Penye ve Hakikat” şiiriyle yazımı sonlandırıyorum. Bu şiir Türkiye’de neden kovboy olmadığını merak edenlere, Hürriyet okuduğu için özür dileyenlere, kravatla aynı desen olan göğüs cebi mendillerinin bir toplumu öldürebileceğini inananlara gelsin.

Penye ve Hakikat

İyiydik. Penyelere inanıyorduk

Doğum günü şarkılarına, pastalara ve mumu üfleyen kişiye

İyi ki doğmuş olmanın neşeli gerekliliğine

Kimyaya, ölçü ve tartı aletlerine inanıyorduk

Adı Fatma, Fatma’ya hemen inanıyorduk

Sergio Leona’ya, elektrik enerjisine

Adı Ali, Ali’ye niçin inanmayalım

İyiydik

İkinci tokatları kültürel fark kuramıyla açıklıyorduk

Birincisi doğaçlamaydı zaten

Üçüncü tokat ama insan haklarına aykırı

İnsan haklarına inanıyorduk

John Locke’a ve John Wayne’e

Bir yerden bir yere gitmeye inanıyorduk

Montlara, pamuk tarlalarına, Virginia tütününe

Ölülerin yönetimindeki dirilerin savaşına

Ama en çok penyelere

“Lili Marlen şarkısı ne kederlidir”

Aldık, kabul ettik; çok kederlidir

Buralarda bir yerdeydi, ona da inanıyorduk

Her neydiyse zaten şüphe yok inanmamıza

El kameralarına, merhamete… Reno Toros’a

Nerdeyse iman edecektik üretimden kalkmasa

İyiydik

Penyelere inanıyorduk. Monogamiye ve sürprizlere

Sürpriz diyen bir ağzın kibirli büzülüşüne

Bikini adasına ve bahçıvan pantolonlara

Kremlere ve Troçki’nin dürüst biri olduğuna nedense

Kiraz zamanına, Tanpınar’ a

İstanbul dünya başkentidir cümlesine ve kepekli pirince

Kayıp kardeşlere, ölü dillere, mühendislere

Kayıp kardeş fikrinde kulağa hoş gelen bir şey yok mu?

Jodie Foster’a; hep beraber

Elmalılı tefsirine, bir kısmımız

Çok azımız Karabaş tecvidine

Terlemeye, rutubete, Madonna’ya

Vatan değerli bir arsadır, millî emlakçılara

Devlet demiryollarına ve halkın karayollarına

Çift güllü Yasin kitaplarına

Mor beyaz afyon çiçeklerine değil ama

Bir daha: çift güllü Yasin kitaplarına

Kendine iyi bak dileklerine; görüşürüz

Niye görüşeceksek

Şadırvanlara, antik dünyaya; roma ve üç kıtaya

Sözleşmelere ve sosyal sigortalara

Yerlere tükürmemeye

-göklere tükürebilirsiniz-

İsrailoğulları İsrailkızlarını öldürürken

İyiydik, penyelere inanıyorduk

Üstünden geçen onca zamana rağmen eskimeyen, güzelliklere ilham olan tüm yaşamlara saygı ve sevgiyle…

 

 

 

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Zülfü Livaneli’den Yeni Roman: Huzursuzluk!

Zülfü Livaneli yeni romanı Huzursuzluk'la okuyucu ile buluşuyor. Evrensel'de yer alan habere göre, sanatçı Zülfü Livaneli yeni romanı Huzursuzluk’la yeniden...

Kapat