Türk Tiyatrosunu Aydınlatan Adam: Muhsin Ertuğrul

Muhsin Ertuğrul adını duyduğumuzda çoğumuzun aklına Harbiye’deki o büyük tiyatro sahnesi geliyor şüphesiz ve bu ismin bir sahneye verilmiş olduğuna göre elbette ki çok “büyük adam” olduğunda da hemfikiriz. Fakat Muhsin Ertuğrul kimdir, Türk tiyatrosu için neler yapmıştır, olmaz denilen neleri gerçekleştirmiştir ve tiyatroya bakışı nasıldır? Türk tiyatrosunun batılı anlamda kurucusu sayılan Ertuğrul’un sanat, tiyatro ve insan konusundaki fikirleri hakkında bilgi sahibi olmadan ne derece yorum yapabiliriz? İşte Muhsin Ertuğrul’un 1975 yılında yayımlanmış kitabı “İnsan ve Tiyatro Üzerine Gördüklerim”, Türk tiyatrosunun geçmişini bilmek, aldığı yolu gözlemleyebilmek, yerinde saydığı noktaları kavrayabilmek açısından altın değerinde bir kaynak bizim için. Ben de Muhsin Ertuğrul’u biraz daha detaylı tanırken kendi düşüncelerine ve cümlelerine de yer verelim istedim bu yazıda.

Turk-tiyatrosunu-aydinlatan-adam-Muhsin-Ertugrul1

28 Şubat 1892’de İstanbul’da dünyaya gözünü açar Muhsin Bey, çoğu çocuk gibi okullara gider, eğitim alır.  Bu dönemde onu diğerlerinden ayıran mevzu ise gittiği Tefeyyüz Mektebinde tiyatroya sevdalanmasıdır. 1909 yılında sahneye ilk kez Sherlock Holmes oyunundaki Bob rolüyle çıkar. Bu rol sadece genç Muhsin’in hayatı için bir dönüm noktası değil, koca bir milletin tiyatroyla tanışmasının başlangıcıdır da. Tiyatro Muhsin Ertuğrul için öyle bir yerdedir ve öyle bir tutkudur ki artık, sahneye çıkmasından hoşnut olmayan ailesine karşı gelerek evi terk eder ve tiyatro eğitimi almak için İstanbul’dan ayrılarak Paris’e doğru yol alır 1911’de. Comédie Française başta olmak üzere pek çok yabancı topluluğun oyunlarını izler. İstanbul’a döndüğünde ilk kez Shakespeare’in Hamlet’ini sahneye koyar ve Hamlet’i oynar.

Muhsin Ertuğrul’un hayatının sonraki yılları ara ara sınır dışı edilmelerle, yeniden ülke değiştirmelerle, sonradan Şehir Tiyatroları halini alacak olan Darülbedayiye dahil olmakla, buranın sanat yönetmenliğini üstlenmekle, zaman zaman görevinden alınmalarla, Devlet Tiyatrolarının müdürü olmakla ve bir tarih şeridi gibi uzanan daha pek çok olayla birlikte geçer gider. Ancak tiyatronun halkın uyanışının temel sorumlusu olduğu inancı ve düşüncesi onu asla terk etmez. Ona göre her şehir mutlaka kendi tiyatro kurumuna sahip olmalı, çocuklar tiyatroyu tanıyarak ve sanatın içinde kaybolarak büyümeli, çoğu ülke gibi Türkiye’de de iktidar ve devlet fark etmeksizin sanata ve tiyatroya getirilen sansürlere rağmen aydınlık karanlığı eninde sonunda yenmelidir. Bu ileriye gitme savaşında ise aydınlığın en sahici ve en önemli silahı tiyatrodur. Tünelin ucuna ulaşmadaki kozumuz kültürdür.

“İşte tiyatro, gerçek eğitici tiyatro, seyircisine bütün bunları çabucak aşılar. Uygarlık dünyasında bunu yapan, böylesine kesin etki saçan başka bir sanat kurumu yoktur. Tiyatro, bu ulaşılmaz etkiyi nereden alıyor diye kuşkuyla soranlara derim ve tekrarlarım ki, bütün yukarda saydığım kişi üstünlüklerini denetlemek için tiyatro, insanlara, içlerine kadar yansıtan bir ayna tutar. Biz bir ömür yaşarız da kendimizi hiç görmeyiz. Ama en büyüğümüzün önüne bir ayna koyun, küçüklüğünün nasıl kölesi olduğunu bir görsün hele! Ondan sonra ya gözlerini kapayacak, ya kendi suratına tükürecek, ya da aynayı kıracaktır. Eğer o güne kadar gülüyorsa ondan sonra artık gülemeyecektir. Kısacası acınacak duruma düşecektir. İşte tiyatro dediğimiz acı oyun böyle başlar. İşte örümcekli kafalar bunun için sahnede kendilerini görmek istemezler, bunun için tiyatro basarlar, aynayı kırmak için sahneyi taşlarlar. Çektiğimiz çile bundandır.”

“Görülüyor ki, bu sözcük üstündeki sallantılı anlam tartışması yalnız bizde değil, Fransa’da da sürüp gidiyor. Ben bu “kültür” sözcüğünün gerçek anlamından birkaçını Cumhuriyet’te şöylece aktarmıştım:

“Kabalığı yenmek, katılığı yumuşatmak, hoyratlığı atmak, hödüklükten sıyrılmak, hamlığı olgunlaştırmak, kalınlığı inceltmek, çiğliği pişirmek, sertliği tatlılaştırmak, sivriliği yuvarmak, hırtlığı bırakmak, pürüzleri törpülemek, kiri yıkamak, pası kazımak, çirkinliği güzelleştirmek, dalkavukluktan iğrenmek, çıkarcılıktan arınmak! Eskilerin deyimiyle düşünme, inanma, terbiye, ahlak, saygı, bakım, vicdan, fazilet, şefkat, utanma, arlanma, haddini bilme, çekinme, acıma, duygulanma, herkese sevgi duyma, ince telli olma, çevreyi hoş görme, İNSAN OLMA!””

Turk-tiyatrosunu-aydinlatan-adam-Muhsin-Ertugrul2

Aynı zamanda ilk çocuk tiyatrosunun kurucusu olan Muhsin Ertuğrul, çocukların öğrenmeye ve bilgiye en aç oldukları, hayatlarının bu kısıtlı zamanlarını boş derslerle, faydasız uğraşlarla geçirmelerine karşı durur daima. Yurt dışındayken gördüğü çocuk oyunlarını büyük bir takdirle karşılar ve ülkesinde de aynı şeyi gerçekleştirmek için kolları sıvar. 1935-36 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatrosu çatısı altında, Darülbedayi Çocuk Tiyatrosu, Türkiye’nin ilk düzenli çocuk oyunu olan “Çocuklara İlk Tiyatro Dersi”ni sahnelemeye başlar. Muhsin Ertuğrul böylelikle Moskova’da gördüğü çocuk oyunlarına özenmek ve ülkesi adına üzülmek zorunda kalmayacaktır.

“İlkokul sıralarındaki çocuklara tiyatro sevgisini aşılamak ve bu yolda kendilerini aydınlatmak için geçen yıl pazar sabahları küme küme öğrenci, öğretmenlerinin öncülüğünde, Paris’in, bence hiçbir özellliği olmayan Athénée Tiyatrosuna giderek sahnenin bütün teknik girdisini çıktısını görüyor, tiyatro üzerine bilgilerini arttırıyordu.

Bunu okuduğum zaman hep kendi kendime sordum: Şu yanıp giden Taksim’deki binayı acaba kaç İstanbullu yavru gündüz gözüyle gezebilmiş, binbir teknik olanağı olan o koskoca fabrikayı andıran sahnesini görebilmiştir? diye!

Özellikle bizim okullara tiyatronun erken sokulmasında ve çocuk tiyatrolarının sınıflarda başlatılmasında güdeceğimiz tek amaç; çocuğu, mahallesinin dar ve pis sokağında patlak bir top peşinde koşmaktan kurtarmak, futbolun da devlet eliyle kumara dönüşünden sonra yozlaşan “gövde eğitimi” dallarından gayrı da Ademoğlunu oyalayacak başka alanlar olduğunu göstermek olmalıdır.”

Eğer ‘İnsan ve Tiyatro Üzerine Gördüklerim’i inceleme ve okuma fırsatınız olursa göreceksiniz ki Muhsin Ertuğrul farklı ülkelerde tiyatro konusunda araştırmalar, incelemeler yaparken zihnini meşgul eden tek şey Türkiye’de tiyatroyu bu ülkelerdeki seviyeye nasıl çıkarabileceği sorunudur. “Bugün bu oyunu görmeye gittim.” şeklinde başlayan cümlelerinin hiçbiri bir sanat ve tiyatrosever olarak aldığı hazdan, kişisel doyumundan bahsetmesiyle sonlanmamış. Her cümlesi sonunda mutlaka denize ulaşan sokaklar gibi, ülkesinin tiyatrodaki eksikliğine ve bu eksikleri gidermek için neler yapılabileceği konusundaki fikir yürütmelerine bağlanmış. Muhsin Ertuğrul’un gerçekleştirdiği ve başardığı şeylerin önemi belki de buradan kaynaklanıyor. Yer yer umutsuzluğa kapılmış olsa da çözüm yolu aramaktan asla vazgeçmeyen bir adam görüyorsunuz karşınızda, çünkü halkın ancak tiyatroyla yükselebileceğine bu konuya hayatını adayacak kadar inanmış.

“Tiyatro; sayfaların içindeki olayları canlandıran, satırların arasındaki insanları dirilten, ölü kelimeleri konuşturan, heceleri bağırtan, harfleri ağlatan büyülü bir sanat koludur. Kapısına sansürün sürgüsünü, sahnesine edebi heyetlerin mührünü vursanız da tiyatro yine gerçekçi görevini yapacaktır. Fabrika açacaksak grevden korkmamalıyız. Tiyatro açacaksak halkı uyandırmasında ürkmemeliyiz. Ne yaparsanız yapınız, binbir sansür koysanız, binbir yere bağlasanız da tiyatro, karanlık gecelerinde gömülü yaşayan insanları uyandıracaktır. Bütün kuşkular, okul açıp da kapısına “Öğrenmek Yasak!” levhasını asmak kadar yararsızdır. Tiyatro, halkı uyaracaktır. Görevi odur. Sanatçı esrar kaçakçısı değildir,  toplumu uyutarak para kazanmaz, kıvranan halka dadı gibi ninni söylemez. Kendimizi aldatmayalım: Hem tiyatro açılacak, hem halk uyuyacak! Olmaz böyle şey. Halk buna izin vermez.”

Turk-tiyatrosunu-aydinlatan-adam-Muhsin-Ertugrul3

Tiyatronun sadece bir ülkenin her köşesine yayılmasıyla gelişebileceğini ve herkesin bir oyun görmeye hakkı olduğunu adeta nefes bile almadan savunan Ertuğrul, şu an tiyatronun içinde bulunduğu durumu göz önünde bulundurursak çağının ve ne yazık ki bugünün bile ilerisinde durmuş, 2016 yılında hala bizde eksik olan şeylerin tamamlanması için çalışmış. Farklı şehirlerde İstanbul’dakine benzer Şehir Tiyatrolarının kurulmasında görev almış, bununla yetinmeyerek fazlasının da hayalini kurmuş daima. Ona göre insanı tiyatronun eli kadar kuvvetli sarsacak başka bir sanat dalı yoktur ve daha ilerisini yapmak için istisnasız herkesin, devamlı olarak daha çok, daha büyük kuvvetlerle sarsılması ve tiyatroya dokunabilmesi gerekir. Tiyatro bir kez her kesime ulaştığında devamı kendiliğinden gelecektir.

““Dünya bir oyun sahnesi, herkes kendi rolünü oynar, payını alır.” Bu yazıyla Shakespeare’in Globe Tiyatrosu’ndaki “Bütün dünya bir oyuncu gibi oynuyor!” arasında anlamı bakımından ne sıkı bir bağ var. Oyun oynamanın yaratılıştan içimizde bizimle beraber doğmasından örülüyor bu bağ. Onun için yeryüzünde ne kadar insan denen varlık varsa hepsi oyuncu, oyuncu olamayanların hepsi de seyirci. Elverir ki onlara gösterecek oyunumuz olsun. Kimi yerinde duramaz, sahneye çıkar, oyuna katılır, kimi o ateşi içinde duyamaz, oturur seyreder. Onun için oyuncular ister İsveç’in buzla örtülü Haparanda’sına, ister Anadolu’nun Ardahan’ına, Kağızman’ına gitsinler, seyirciler kendilerini dört gözle bekliyorlar!”

Daha pek çoğuyla birlikte tüm bu noktalar, Muhsin Ertuğrul’un sadece bir aydın olarak nitelendirilmemesi, zamanının önemli adamlarından biri olarak sadece sahnelere adını veren bir hayalet olarak görülmemesi gerektiğinin canlı kanıtları gibi karşımızda duruyor. Muhsin Ertuğrul herkesin başkaları önünde el pençe divan durduğu dönemlerde, oyun seyretmeye geç gelen başbakanı ilk perdede içeri aldırmayacak kadar idealist ve sağlam duruşlu bir tiyatro insanıdır. Çünkü sanat beklemez, sanat ilerlemelidir, her şeye rağmen devam etmelidir. Engellere karşı durmalı, insanı beklememeli; aksine insan sanatın seviyesine yetişmek için uğraşmalı ve peşinden koşmalıdır.

“Sanat yapmak börek pişirmek demek değildir. Sanatta ülkü bir oluş, bir derinleşmedir. Çeşitli yönlere giden sanat akımlarının tek amacı erginlik noktası bulmaktır. Ve bu nokta sanatta, insanoğlunun yaşadığı ve sanat zevkini yitirmediği sürece varılamayacak, keşfolunamayacak bir noktadır. … Asıl olan ilerlemektir, her ileri adım sanatta bir kazançtır. Her deney, fakat yeniliklere oturtulan deneyler, sanatı olgunluğa doğru iter. Eğer belirli bir sınırı olsaydı sanat, ne sade ve ne kolay bir şey olurdu, pasaportunu vize ettiren oraya geçer, oraya varırdı.”

Geçen onca zamana rağmen Muhsin Ertuğrul’un yazdıklarına baktığımızda şu an içinde bulunduğumuz durumla her açıdan aynı noktalar görüyoruz. Üzerinden neredeyse asır geçtikten sonra gelinen noktanın aslında pek de bir yere gelememiş olması, hayatta olsa Muhsin Ertuğrul’u üzüntüden hasta bile edebilirdi diye düşünüyorum her sayfada. Bir yandan da yine de, hasta yatağından kalkıp bugünün karanlığıyla da mücadele ederdi diyorum emin şekilde. Evet, dünya bir oyun sahnesidir, herkes kendi rolünü oynar. Şüphesiz Muhsin Ertuğrul o oyunda unutulmayacak bir başrol oynamayı başarmıştır.

Bitirirken kendisinin İspanya’daki tiyatronun durumu konusunda yaptığı bir değerlendirmeye yer verelim. Göreceksiniz ki bu cümleler, sıradan bir eleştiri ve değerlendirmeden kat kat fazlasıdır.

“Şöyle bir düşündüm: Nasıl oluyor da özellikle burada Brecht oyunları birbirini kovalıyor, nasıl oluyor da gelip sahneyi basmıyorlar? Bu soruya iki ayrı karşılık var. Biri şu: Rejim bu, meclis yanlış karar verebilir, bu karar belki de bir süre uygulanır, ama kararlara uymayan tek şey Tarihin Akışı’dır. Siyasal barajlar bu akışın önüne geçemez. Düşünceye kelepçe, fikirlere pranga vurulmaz. Nerede ve ne zaman olursa olsun özgürlüğe baskı yenilgiyle biter. İşte İspanya’da bu olmuştur.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Afife Tiyatro Ödülleri Sahiplerini Buldu!

21. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri, Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenen törenle sahiplerini buldu. Türk tiyatrosunda sahneye çıkan ilk kadın oyuncu...

Kapat