Şu an Okuyorsun
Ulaşılamayacak Bir Hayalin Peşinden Koşmak / David Lynch

Ulaşılamayacak Bir Hayalin Peşinden Koşmak / David Lynch

Anlamlardan konuşmak beni çok rahatsız ediyor, çünkü anlam çok kişisel bir şeydir ve herkese göre değişir.

Karanlık, labirentli, bir sürü paradoksu içinde barındıran; zaman ve mekan kavramlarının kaybolduğu sürekli bir kabusun içindeymiş hissi vererek kendi anlamsızlık kozmosunu yaratır David Lynch. Sezgileriyle hareket eder, sinema onun için bir katarsis, arınmadır. Filmlerinde mantık, hikayede devamlılık ve gerçekçilik beklemek mümkün değildir. Anlamak için izlenmemelidir. Lynch, sinemayı bir hikaye anlatma sanatının ötesine taşır. Sürekli farklı sonuçlara vardıran, yeniden görme isteği yaratan, deforme anlatımıyla algıyı bulandıran… Kurduğu sürreal yapıyla bilinçaltı ve bilinç dışında düşsel bir yolculuğa çıkarır. Anlamı değil anlamsızlığı arar, bütüne değil detaylara takılır.

Mulholland Drive (2001)

Mesaj kaygısından uzak, arınmamış kahramanlarla karartır perdeyi. Kabus, uykuda gördüğümüz mü yoksa uyandığımızda bizi bekleyen midir, bilemeyiz. İnsan zihnini ‘linç’e uğratan, komple bir sanat adamı, gerçek bir atmosfer ustasıdır. Resim, fotoğraf, tasarım, müzik… Sanatı sonsuzdur; dışa vurumcu ve “dışa kusumcu”dur.

Zihniniz birçok şeyi dizginleyebilir. Mantık ve sebep aramaksızın her zaman başka bir şey görünmeyen bir şey mevcuttur. Dünya sonlu olmaktan çok sonsuz bir yerdir.

Resmin, Lynch sinemasında çok büyük etkisi vardır. Zira kendisi sinema dünyasının Salvador Dali’si olarak adlandırılır. Resme ilk başladığı yıllarda, Alman ekspresyonist Oskar Kokoschka’dan oldukça etkilenir ve onunla çalışmak için Almanya’ya gider. 3 yıl kalmayı planlarken 15 gün sonra geri döner. Bu gündelik hayatında da ne kadar “karmaşık” ve “kopuk” bir zihne sahip olduğunun, delilik ile dahilik arasında gidip geldiğinin de göstergesidir.

Twin Peaks (1990-91)

Nasıl bir Dali tablosuna baktığımızda ya da Pink Floyd dinlerken sanatçıların yapıtlarıyla ilgili, demek istediklerini, anladığımızı iddia edemezsek; onu da anlama yolunda kendimizi çok zorlamamalıyız. Bir eseri incelerken onu ne kadar anlayabileceğimiz bizim entelektüel kapasitemiz ile ilgili bir şeydir ama burada önemli olan anlamak değil; üzerimizde yaratılan sanatsal etkinin yoğunluğuyla oluşan ‘izlenim’in iç dünyamızda yarattığı estetik coşkudur.

Düş Teması

Nasıl zihnimiz hatıralarımızı yeniden kurgulayıp rüyalarla bizi çıldırmaktan korursa, Lynch de bizi günlük hayatın biteviyeliğinden kurtarır. Çok eskiden görülmüş, başını sonunu hatırlayamadığımız ama bir türlü de unutamadığımız rüya parçacıkları gibidir sanki. Asla ulaşılamayacak olan bir hayalin peşinden koşmak gibi…

The Elephant Man (1980)

Bilinçaltında sonsuz bir yolculuğa çıkarır bizi, sürekli dürtükler. İşledikleri aslında metafor değildir; gerçekliğin ötesinde şeylere değer verenlere sunulan düşsel parçalardır. Rüyaların bir anlamı olduğuna inananlara, kendi içlerindeki sırların peşinde olanların itibar edeceği görüntüler sunar ve izleyiciyi bir fenomenin peşine düşürür. Rüyalar, yadsınmaması gereken kavramlardır ve onaylanmaya ihtiyaçları yoktur.

Müzik ve Angelo Badalamenti

Lynch’in akıl almaz bir diğer yanı da filmlerinde kullandığı müziklerdir. Bilinmeyene doğru giden yolda, sinemanın büyüsünün müzik olduğunu her fırsatta dile getirmiştir. Ona göre: “Bir film bir şarkı gibidir. Tekrarlardan ve ani çıkışlardan oluşur. Filmlere bu şekilde yaklaşmak gerekir.”

Bu yüzden çıktığı bu düşsel yolculukta, yanına bir de yol arkadaşı katar Lynch; Angelo Badalamenti. Bir ruh ikizi gibidirler. Çünkü Badalamenti de arka planda kalanın, perde ardından sızanın, gizemin peşindedir. Notaları bir büyücü gibi işleyerek; Lynch’in distopik mekanlarını daha da mistik bir hale getirir. Düşlerden sonra melodilerin peşinde buluverir insan kendini birden. Dram ve gerilimi, hüzün ve sevinci, sadelik ve taşkınlığı aynı anda verir. David Lynch filmlerinde, olan bitenin pek çoğundan Badalamenti de sorumludur. Sanat koalisyonlarının en çarpıcı örneklerinden birini oluştururlar.

Ayrıca Bakınız

Kozmik bir şeyler olsun. Rüzgar gibi, deniz gibi, dalgalar gibi… Sonsuz olsun zamanla birlikte kayıp gitsin.

Hayal gücünün zekayla birleşiminin aldığı en ideal formdur Lynch sineması…

Ses ile görüntünün zaman içindeki akışı büyülü bir şeydir ve ses birçok şeyi gerçekleştirebilir. Bir sahneye doğru ses ile girerseniz, siz sahneyi gözünüz ve kulağınızla algılamadan ses tamamıyla yeni bir dünyanın kapılarını açar. Siz ulaşmadan “orada” bekler sizi. Bütün için en kritik olan ise budur. Bu bir çeşit etki-tepkidir. Akıp giden her şeyin farkına varamazsınız, ilerledikçe etkilere karşı tepkilerinizi gösterirsiniz. Her defasında ayrı bir tecrübedir bir filmin karşısına oturmak.

2020 yılı içinde Netflix’te “What Did Jack Do?” isimli yeni bir kısa film yayımlayan Lynch, bu yıl çekimlerine başlayacağı “Wisteria aka Unrecorded Night” ismindeki yeni bir Netflix dizisi üzerinde çalıştığını paylaşarak hayranlarını oldukça heyecanlandırmıştı. Lynch’in detaylarını devlet sırrı gibi gizli tuttuğu diziyle ilgili, Twin Peaks’in Dale Cooper’ı Kyle MacLachlan’ı göreceğimiz söylentileri de ortalıkta gezinmişti. Bu projeyle ilgili aylardır yeni bir açıklama gelmedi ama Lynchseverler o asla ulaşılamayacak olan hayalin peşinden koşmaya devam ediyorlar.

Bu yazı sana nasıl hissettirdi?
Emin Değilim
0
Heyecanlı
0
Hüzünlü
0
Mutlu
0
Şaşırtıcı
0
Yorumları Gör (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published.

© 2011 Sanat Karavanı, Tüm Hakları Saklıdır.

Yukarı Kaydır