ÜTOPYADAN DİSTOPYAYA? – HAYVAN ÇİFTLİĞİ

Dünya düzeninde insanlar ve hayvanlar değişik alanlarda farklı şeyler için konumlandırılır. Düzen dediğimiz bu şeye hayvanlar belki kendi içlerinde isyan etseler de bizler bilmeyiz. Fakat kanunlaştırılmış bir yazar olan George Orwell onların sesini bize Hayvan Çiftliği adlı romanında duyurur. George Orwell döneminin edebiyat dünyasının sınırlarını aşan gözlemci, edebiyatçı, eleştirmen bir düşünür olarak hayatının rotasındaki birçok şeyi eserlerine konu etmiştir. Bilimin yanında siyasi oluşumlara da bir karşıt görüş üreten George Orwell, aynı zamanda insanlığın birçok şeyden haberdar olması ve bunlara karşı tedbiri elden bırakmaması adına faydacılık ilkesini benimseyerek bütün bunları bizlere yansıtmıştır.

George Orwell 1984, Boğulmamak İçin romanlarında olduğu gibi Hayvan Çiftliği romanında da eleştirel bir dil kullanmıştır. Hayvan Çiftliği de onun edebi titrinde, farklı yorumlamalara müsait, kurgusu ve karakterleriyle alışılmışın dışında bir romandır. 1945 yılında yayımlanan eserde özgürlük adına yola çıkılmış; sürecin sonunda hayvanlar da artık insanlara benzemiştir. George Orwell’ın eserin karakterlerini hayvanlardan oluşturması da mizahi bir temele dayanır. Bir çiftlikte yaşayan hayvanların insanlara karşı başlattıkları ayaklanma sürecini konu edinen romanda,  ayaklanmanın ardından uyguladıkları politikanın tepetaklak olmasıyla her şey başa sarmıştır.

Roman, Koca Reis adlı domuzun gördüğü bir düşü anlatmasıyla başlar. Koca Reis, dünyadaki insan hegemonyasından şikâyetçidir ve bu durumun değişmesi gerektiği konusunda diğer hayvanlara bir konuşma yapar. İnsanların yaptığı kötülüklerden dem vurur. “Bütün insanlar düşmandır! Bütün hayvanlar yoldaştır!” diyerek de ekler. Konuşmasının sonlarına doğru, çok eskiden bildiği bir şarkıyı onlarla birlikte söylemek ister. Şarkının adı İngiltere’nin Hayvanları’dır.

Er geç bir gün gelecek,

Zorba insan devrilecek,

İngiltere’nin bereketli topraklarında

Yalnızca hayvanlar gezinecek…

Zorlu geçecek bir dönemin henüz başındadırlar. Beylik Çiftlik’in sahibi olan Jones’un özel hayatındaki zorluklar, birçok şeye de yansımaktadır. Tabi bunların başında da hayvanlar gelmektedir. Hayvanlar bulundukları durumdan memnun değildir ve aç kalmaya başlamışlardır. Bir gece, kafalarında kurdukları, sistemi ters düz edecek planlarını hayata geçirirler. Hayvanlar, o gece Bay ve Bayan Jones’u çiftlikten kovalarlar. Her şey hayvanların istediği gibi gider. Başlangıçta kurdukları ütopya gerçekleşir; ancak zamanla ütopya distopyaya dönüşecektir. Peki acaba distopya neye dönüşecektir? Oluşan distopyada okurları ne bekleyecektir? Bu sorunun cevabını romanın sayfalarının arasında kaybolduktan sonra bulacaksınız. Fakat ütopya ve distopya nedir dersek?  Distopyada aslında mükemmel bir yer yoktur, insanın da ideal bir toplum kurması olanaksızdır. Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler zararlıdır gibi sözler insaniyet adına birçok şey yok olduğunda aslında çok kötü bir dünyanın karşımızda olduğunun fikrini kanırtır distopya.

Yeni bir düzen başlar. Bu düzenin idare yetkisini üstlenecek bir hayvana ihtiyaçları vardır. O hayvan da en akıllı olarak gördükleri domuzlardır.  Kendileri için Yedi Emir belirlerler:

  • İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
  • Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin.
  • Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
  • Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
  • Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
  • Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek.
  • Bütün hayvanlar eşittir.

Bütün hayvanlar eşittir, bazıları daha eşittir!

Mutlaka Bakınız  Toplumsal Sorunlara İllüstrasyonlarıyla Dikkat Çeken Sanatçı: Pawel Kuczynski

İnsanlar nasıl ki hafızalarıyla yanıltılır, George Orwell da bu yetiyi romanda hayvanlar üzerinde kullanır. Hayvanların bildikleri birçok olay hafızalarından silinmek istenir. Doğru bildikleri şeyler yanlış olarak kodlanır. Yedi Emir’de yazan “Bütün hayvanlar eşittir.” maddesi, Napeleon’un önder olmasından sonra değişmiştir. Kendini diğer hayvanlardan daha üstün görür; onlarla aynı yerde yemek yemez, insanların uyuduğu yatakta uyumaya başlar. Hayvanlara iletmek istediği emirleri, Squealer ya da diğer domuzlarla iletir. Hayvanlar, bulundukları bu oluşum içinde artık mutlu değillerdir. Birçok şeyi Napeleon’dan gizli yaparlar fakat bunları daha sonra itiraf etmek zorunda kalarak öldürülürler. Yedi Emir’de yer alan “Hiçbir hayvan başka hayvanı öldürmeyecek.” maddesi de böylece çiğnenir.

Yeni Zelanda var mıydı?

Artık domuzlar dönemi başlamıştır, yönetenler domuzlar yönetilenler ise hayvanlardır. Peki domuzlar da hayvan değil midir? Domuzlar, artık insanların kıyafetlerini giyip onlarla aynı masaya oturup o masada kumar bile oynayabilecek duruma gelmişlerdir. Ya diğer hayvanlar? Servet-i Fünun yazarları, dönemlerinde bir Yeni Zelanda hayali kurup oraya kaçmayı kendilerine ilke edinmişlerdir. Tıpkı Servet-i Fünun yazarları gibi bu romanda da kuzgun, “Balbadem Diyarı” isimli bir yer kurgulayarak içinde diri tuttuğu umudu diğer hayvanlara aşılamaya çalışır.

“Balbadem Diyarı, zavallı hayvanların tüm sıkıntılarımızdan kurtulup sonsuza dek huzur içinde yaşayacağımız ülke… Orada, şu gördüğümüz kara bulut var ya, onun hemen ardında!” (s.128)

Balbadem Diyarı ütopya içinde hayal edilen yeni bir ütopyadır. Fakat bu düşünce hiçbir zaman gerçekleşmemiştir.

Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!

Bütün kurallar altüst olur ve evrim kendini bile yeniler. Dört ayak üstünde yürüyen domuzlar artık arka ayaklarının üzerinde yürümeye başlarlar.  Bir gece, hayvanlar ve insanlar aynı koşullarda, bir masanın etrafında ilk kez otururlar. Burada önemli bir mimetik vardır:

“Tombul yanakları mosmor kesilinceye kadar kahkahalar attıktan sonra, espriyi patlattı: “Sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundaysanız,” dedi, “Bizler de bizim aşağı sınıflardan insanlarımızla uğraşmak zorundayız!” (s.148)

Görüldüğü üzere sınıfsal mücadelenin bekçileri bellemişlerdir kendilerini. Bundan sonrasında her şey bir flashback gibi geri saracaktır. Eşitlik, en başta istenildiği gibi olmasa da sağlanmıştır; insan ve hayvan birbirine karışmıştır. Son bölümde artık masanın etrafında bulunanların hepsi domuzlaşmıştır.    Hangisi hayvan, hangisi insan artık belli değildir.

“İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama onları birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.” (s.152)

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Çıplak Olduğunu Sana Kim Söyledi?

“Başlangıçta Söz vardı; Söz de Tanrı'yla birlikteydi ve Söz Tanrı idi.” Diye başlar Yuhanna incili. Tanrı, önce yeri ve göğü;...

Kapat