UZUN VE DERİN GEÇMİŞİN BİLGESİ, ÖLÜMSÜZ MUİNAR

“Muinar, yerle gök arasında, boşlukta yakaladı beni.”
” Uygulayıp iyi sonuç almış mı, güvenilir mi öğüdüne acaba?”

Bilge bir kocakarıyla söyleşme. Daldan dala. Karakterden karaktere. Ruhtan ruha. Muinar’ın yaşı yok. Kaç yaşında olduğu belli olmayan bir bilge kocakarı. Bir iç ses. Yüzlerce hatta binlerce yıldır, kadından kadına dolaşıp, yalnızca içinde belirdiği, içine girdiği kadınların iç sesi değil, çile çeken, haksızlığa uğrayan, zulüm edilen bütün kadınların ve eril tahakküm altındaki bu kadınlar gibi, aynı tahakküme kurban doğanın sesi.

‘’Eril tahakküm’’ meselesi ise kısaca şöyle : Mülkiyet kavramının gelişmesiyle ve insanoğlunun doğaya tahakkümünün başlamasıyla, erkekler fiziksel güçlerini kullanarak toprağa egemen olurlar. Toprağa egemen olmayı takip eden süreçte devletler kurulmaya başlar, devletleşme sürecinde de asıl olan erkektir. Kadınlar toprak, mülk gibi erkeğin tahakkümü altında yer alırlar. Bu ataerkil düzen, doğayla, toprakla birlikte kadına hükmetmiş ve onları başka bir dünyaya hapsetmiştir, bir nevi bir kafese.
Kadınlara ait bu dünyadan gelen Muinar, erkek egemen dünyada yok sayılan, yok olan kadınlara destek olmak için vardır. Başka bedenlerde beliren bu ruh mit, destan ve masal zengini bir bilgedir. Yazar olacak Elime’yi de böyle böyle besler.
Romanın tek kahramanı : Elime. Muinar ise Elime’nin iç sesi.
‘’… yüzü yok, benim yüzümü kullanıyor, ellerimi, ayaklarımı… Sürekli konuşuyor, sesi yok, konuşuyor yine de, benim sesimle konuşuyor.”

Elime’den doğmuş ve Elime’ye ait de değildir Muinar. Elime’den çok önce var olandır. Kendisini Elime’ye tanıtırken tamı tamına şu cümleleri kurar:

“Coğrafyası gizli bir kocakarıyım, her kadının içinde benim gibi bir kocakarı uyur derinde, uyanması şans işi, şarta bağlı.”

“MUİNAR” BİR KADIN KİTABI

Kitap boyunca Muinar’ın iç ses olduğu, başka zamanlardan, başka kadınlar romana konuk oluyor yaşamları ile. Muinar bir kadın romanı. İç sesi olan kadınların romanı. Muinar, bir kadının aslında kaç kadından yapıldığının resmi… Kadınlık tarihinin belgesi.
En çok kendisiyle konuşur bir kadın ? İçinde sürüyle kendisi vardır. Hangisiyle konuşabilirse artık.
‘’Bu kitap kadınlar dünyasından, kadınlardan söz ediyor. Kadının dili masal dilidir, şarkı dilidir, içe atma, sessizce soluklanma dili… Kadınların dili, dünyanın diline yakın bir dil, yağmur, şimşek grubundan… ‘’

Neden ‘’kocakarı’’ peki ? Pek fazla kafa kurcalamaya izin vermeden şu bölümü okutuyor Tekin :

…‘’ Kocakarı lafı bayağı kaçıyor, hoş değil, sana teyze desem olur mu ? ‘’ dedim, hırçınlaştı birden.
‘’ Bir vakitler benim de içimde bir kocakarı uyanmıştı, çok erken yirmi beşimde yoktum, aptallık edip ona aynı şeyi söylemiştim, şımarıklık! Kendimle ilgili sözlerimin, açıklamalarımın önüne geçmeye kalkma, kocakarıyım diyorsam, kocakarıyım.’’… Nokta.

Yaş almış, olgunlaşmış ya da hayatla ilgili çok şey bilen anlamına mı geliyor? Bilge kadın eşittir kocakarı demek mi? Kadın olmakla ilgili de çok şey bilen. Hayat ve kadın olmakla ilgili. Tam bir karmaşa , hayat da kadın olmak da. İçinin susmaması, içini-içindekileri susturamamaktır çok zaman kadınlık. Bu kitap da onu kanıtlayan şeylerden yine. Başka türlü bir etki. Biraz daha karmaşık.
Ama bir kadın ‘’bir’’ kadın değildir. Yine, bunu anlamak için kitap. Kadın olmak demek; içinde ‘’çok sesli’’ olmak demek. İçinde bir yerlerde sürekli o sesleri çatıştırmak, bazen galip belirlemeye çalışmak, bazen o baskın sesi de belirleyememek, sonra da seslerini çatıştırmaya devam etmek.
Tek ‘bir’ kadın değil kadın, kadın ‘hangi’ kadın ?

Çok şey bilen ya da, çok şey bilen Elime’nin bildiğine ses kazandıran kocakarı. Elime de derin bir kocakarı değil mi ?

‘’Unutalım bunları şimdi, sergiyi dolaşmaya başladık, söylediğim gibi içimdeki kocakarı benim gözlerimle bakıyor her şeye, ama benim bakışım, onun bakışının yanında acemi çırak.’’
…’’ O dil benim dilim,senin dilin yok ki, unutuyorsun galiba,’’ dedim, ‘’ derin kocakarıların içindeki ruhusun yalnızca.’’
‘’ Görünmezin eksiği mi olurmuş, ben ölümsüzüm Elime, sesine değer kazandırıyorum, çürüyüp gidecek dilin…’’

Muinar’ın, Elime’ye hayata karışması yönünde çeşitli öğütler vermesi ve Elime’nin kendisine söylenenler, öğütlenenler karşısındaki tedirginliği de kadın imgesini niteleyen bir sıfat olarak beliriveriyor zihinde. Tedirgin kadın. Kadın tedirgindir. Genelde her şeye karşı. Özellikle yeniliklere karşı. Yeni bir ‘’kendi’’sine karşı. Yeni duygulara, yeni ortamlara, yeni davranış ve tutumlara, yeni düşüncelere karşı. Hep ve sonsuz bir tedirginlik.

Tedirginliğinden mütevellit yavaştır kadın, bazı şeylere karşı. Adım atmaya, koşmaya, yabancı birisine bir ‘’Merhaba!’’ya, yeni bir işe, yeni şehre, yeni aşka, çılgınlığa, heyecan verici şeylere, arzuya… Bunlara karşı, yavaştır, yavaş davranır, ürkek yaklaşır.

‘’ Yakalar insanı bakışından çekip götürür beraberinde, sonsuzluğa döküp dağıtır, hiç o keyfi yaşamadın mı, soluğun bir anlık uçuşla ferahlamadı mı Elime, nedenini soruyorsun… Yavaşlık iyidir diyorlar, aldırma sen o laflara, yavaşlayan ışığı yorar, suyu, rüzgarı çağırır kendine, kadın için hız almak iyidir, durup oturuyorlar yerlerinde, her şey hep onlara akıp süzülecek değil ya, biraz da onlar kalkıp her şeye doğru koşsun, karşılasınlar hayatı dağların eteklerinde şöyle.’’

(Latife TEKİN)

Muinar hiç durmadan konuşan ruhtan ruha bürünmüş, karakterden karaktere yaşamış bir ruh, anlattıkları ise hep haksızlığa uğrayanların hikâyeleri. Küçük kızların, sevgiden yoksun ortamlardaki kadınların, hor görülenlerin, şiddete maruz kalanların…

‘’Daha kimlerin içinde uyanmamış, ne kadınların… Aklımdan geçmedi değil… Belinur’dan söz ederken, bunu ağzından kaçırmış gibi beni meraklandırmaya çalıştı, hepsinin ruhundan ruhuna bir parça duman eklemiş, hangisinin anısı canlanırsa o kadının havasına bürüyor Muinar, kendi öz yaşamının ne zamanda kaldığı belirsiz, heyecan gösterecek olsam dinlemeye soluğum yetmeyecek…’’
‘’ Gülcihan’ın talebeleri, öldüler kum fırtınasında,’’ dedi, ‘’alim olacaklardı dedi… yavaş yürüyorsun hızlan biraz, dişi varlık adım ölçüsüyle doğar, kuzu olsun, kurt olsun.’’

Mutlaka Bakınız  Biz Büyümeseydik Kirlenir miydi ki Dünya?

Tanrının oğlunu doğuran bir bakire ya da kendini boğarak öldüren bir yazar çok tanıdık geliyor ama diğer öykülerde köle olarak satılan kadınlar, tanrılara kurban edilen on üçünde kızlar, adı konmamış ezilen kadınlar da anlatılıyor. Muinar bu kadınların içlerinden geçmiş, şimdi de bir yazar olan Elime’yi uyandırmaya gelmiş bir ruh.
Romandaki diyaloglar binlerce yıl ötesinden hikâyeler taşıyor ama romanda fazla dekor yok. Elime bazen yatağında sayıklarken, bazen de bir uçurumun kenarında. Sanki bedeni bir mekândan diğerine atlıyor. Roman boyunca Muinar çok sayıda kadının öyküsünü anlatıyor ama, birkaç tema sürekli tekrarlanıyor. Bunların özellikle iki tanesi çevresinde dönüyor tüm öyküler.
Birincisi insanın doğaya hükmetme istemi. Bu istem doğrultusunda denizleri, içme sularını kirletmesi, hayvanların yaşam alanlarını tahrip edişi sık sık dile getiriliyor.

‘’ Bir gölünüz var, suyunun yeşili beyazına karışır, ince bir ada süzülür üstünde, kalesi kuş kalesi olmuş… Bir yanında zeytin ağaçları uçuşur, bir yanında kayasını, taşını savurmuş deli dağlar yükselir, ah öldü balıkları, elim yüreğimde o göle koşup geldim, kalksın bu memleket ortadan, Bafa giderse yakarım karneyi, cehennem korkum yok, sözümü bozarım orada…’’

Muinar’ın evreninde bir tarafta yok eden insan, diğer tarafta da doğanın gizemini çözen insan yatıyor. Biri doğadaki canlıların sahibi, efendisi olmak istiyor, diğeri ise doğadaki her şeyin varlığını, canlılığını savunuyor ve doğanın canlı kalması için uğraş veriyor.
Elime, Muinar’a kimlerin yanında savaştığını, mağarada kimlerin kılıcını parlattığını sorduğunda şöyle yanıtlıyor:

“Dünyanın canlı olduğuna inananların tabii, kimlerin olacak, canlı cansız ayrımı yapanlara karşıydık, kadın erkek savaşının özü bu, dağların kemiklerini kırıp ovaların tüylerini yolanlarla savaşıyorduk.”

Burada yazarın seçtiği sözcükler “tüylerin yolunması” “kemiklerin kırılması” kadın erkek savaşını çağrıştırıyor.
“Muinar” soluk soluğa yazılmış hissi veren bir roman. Anlatının heyecanı hissedildiği gibi, bazen soluk almadan bir öyküden diğerine geçiliyor. Hikâyeler peş peşe geliyor, sanki birbirlerinin içinden çıkıyorlar.

UZUN VE DERİN BİR GEÇMİŞİN AYNI ZAMANDA ŞİMDİNİN RESMİ

Çeşitli Dünya Görüşleri, Doğanın Katledilişi, Uzak Yakın Diyarlar

“İnsanoğlu, hayvan gibi, doğasının kendisine dayattığı temel gereksinimleri karşılamak zorunda. Bu gereksinimler onun dünyaya bakışına biçim veriyor. Savan aslanı için sevimli ceylan ilk olarak kendisini kıvrandıran açlığı dindirmenin bir aracıdır. Batılı ormancı için orman her şeyden önce bir işletmedir.”

Varoluşunun temelinde akıl olan medeniyete karşı, meydan okuyan bir tavırla dünyayı, doğayı, hayatı anlamamızı sağlıyor, öğütler sıralıyor. Kaç bin yaşındaki Muinar, içinde yaşanılan egemen kültürü hafife alıyor, usta bir dille eleştiriyor.

“Dünyanın ne gücüne gidiyor biliyor musun Elime… Senin ırmaklarının, dağlarının yeri yanlış demek istiyor bu insanlar bana, kesiyoruz ormanlarını, doldurup düzlüyoruz kıyılarını, kırıyoruz tepelerinin burnunu… İşi doğrusuna getiriyoruz biz, beğenmiyoruz aldığın biçimi, acele soğumuşa benziyorsun, güzel olmamış kabuğun… ” (arka kapak yazısından)

Kitapta yoğun şekilde erkek egemen kapitalist sistemin yok etmek üzere olduğu doğanın, ancak kadınla birlikte kurtulacağını öngören ekofeminizm vurgusu mevcut. Bu sebepten, Muinar kendi deyimiyle, prensip olarak ‘’kafese girip erkeklere cıvıldayan kadınlar’’ın içinde uyanmıyor. Onların, her ne kadar kadın olsalar da, sisteme ayak uydurup çıkarları için hareket eden kişiler olduğunu söylüyor. Erkeklerin baskı altına almalarına gerek kalmadığı kadınların içinde uyanıyor genellikle.Ya da aslına bakılırsa, Muinar denen kocakarı ruhu her kadının içinde var, uyanmayı bekliyor sadece.

Dünyada bir hayatın sonuna gelinmiştir; tepelerinin burnu kırılmış, kıyıları doldurulmuş, ormanları yakılmıştır diyor… Nasıl bir biçim aldığını, neye benzediğini merak eden, dağını düzünü öğrenmek isteyen dünya kendisini insana bırakınca da olmuş bütün bunlar…
“Sincapların kuyruğu kısaldı, ağaçlara çürütücü mantar aşılıyorlar, soluyacak havanıza sahip çıkın, kıyamet belirtisi bunlar, dünya kurtarır kendini, insanları üstünden kaç defa silkelemiş…”

Konu tamamen kadınlar aslında. Kadınların kendilerini ne şekilde-şekillerde tanımladıkları, kendilerini konumladıkları yeri ve konumlandıkları yeri nasıl adlandırdıklarını sorgulamalarını sağlıyor yazar. Yeryüzüne mi konuşlandık, erkekler dünyasına mı? Hangisine, hangilerine?

Bir kadının önce kendisini örgütlemesi gerektiğini söylüyor Muinar. Bir kadın olarak kendisiyle dayanışma halinde olmasını. Erkekleri, iç içe geçmiş öykülerine, romanına karıştırmadan yapıyor tüm bunları, onlarla kavga etmeden. Erkekler aşkla, kadınlara kattıklarıyla varlar romanda.

SON

‘’Dünya yaralı, kan kaybediyor, karnından bombalanmış, hepimizi dünyaya yardıma çağırıyor, öncelikli olarak kadınları, erkeklere de sesleniyor elbette, silahlarını bıraksınlar, savaşıp durmasınlar diye. Dünya, insanları üstünden kaç defa silkelemiş, eğer bugün kükremiyorsa, üstünde yaşayan masum canlılara kıyamadığı içindir…. ‘’
…‘’İnsan insana tutuştuğumuz kavganın çığlığı, gürültüsü havada birikiyor, biz o havayı soluyoruz, havanın sahibi değiliz, hava kuşların da havası, çiçeklerin böceklerin, hiç öyle bir hassasiyetimiz yok. İnsan, saldırganlığıyla bütün canlılara zarar veriyor. ‘’

Kadın, tüm kimlikleri iptal edebilecek güçte. Barışı kadınlar sağlayabilir.
Kadınlara kendi güçlerini hissettirmek için var bu kitap.
Muinar söyledi zaten Elime’ye :
‘’ Muinar ışık dilini öğretti bana…’’

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Fatih Akın’ın Yeni Filmi: “Elveda Berlin”!

Ünlü yönetmen Fatih Akın, yeni filmi Elveda Berlin ile beyazperdeye geri dönüyor! Uluslararası platformda nam salmış, Duvara Karşı, Temmuz'da, Yaşamın...

Kapat