Yalnızlığı Yok Etmek İçin Gölgemle Konuşuyordum / Sadık Hidayet

Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

Rey şehrinde kayboldum sanki, bir derviş gibi tüm yolları arşınlarım artık. Kulağımda, Mohsen Namjoo:  Ey kervancı, ey kervan! Leyla’mı nereye götürüyorsun? Sonra, ürperiyorum bir soğukluk sarıyor her yanı. Yüreğimi acıtan bir soğukluk.  Ne ateşler yaksam kar etmez cana. Ben, kendi içimde tüketmişim her şeyi. Bir kara göz için delirmişim. Sonra öldürmeye ant içmişim o kara gözü.  İnsanların yalanları, hileleri yüzünden kendimi bir kara tabuta gömdüğüm su götürmez bir gerçek. O tabuttu ki yıllarca kimsenin uğramadığı, odam, evimdir.

Sadık Hidayet’ten “Kör Baykuş”u okurken, böyle kayboluyor insan bilinmez diyarlarda. Öyle bir dil ki bu; Kafka’nın hayallerine inip, Sartre’nin çocukluğundan geçer. İran’ın sokaklarını arşınlayıp, Rey şehrine kadar gideriz. Mangallar yanar, Rey şarabından içeriz. Bu şarap; bazen hayat veriri bize bazen de öldürür. Sürekli ölü bir adam, ya da kendini sürekli öldürmeye çalışan bir adamın diline hayran oluruz hikâyede.

Tek tesellim, ölümden sonra hiçlik ümidiydi; orada tekrar yaşamak düşüncesi içime korku salıyor, beni hasta ediyordu. Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışamamışım, bir başka dünya neyime yarardı benim? Bana göre değildi bu dünya; bir avuç yüzsüz dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi, onlar için kurulmuştu bu dünya. Yeryüzünün, gökyüzünün güçlüleri önünde bir sinir parçası için kuyruk sallayan aç köpek gibiydi onlar.

sadık-hidayet-kör-baykuş

Kışın bir deliğe gizlenen hayvanlar gibi kendi içime ne kadar çekilsem, başkalarının seslerini o kadar net duyuyor, kendi sesimi boğazımda işitiyordum. Yalnızlık ve inziva sonsuz, koyu yoğun gecelere benziyordu. Koyu, yapışkan, bulaşıcı karanlıkları olan ve boş kentlere çökerek şehvet ve kin uykuları yaymayı bekleyen gecelere benziyordu. –Fakat boğazım karşısında ben, kendim için vardım ve soyut ve mecnunca bir kanıtlama idim sadece. Sıkıcı bir şey: Cinsel ilişki alanında, iki kişi yalnızlıklarından kurtulmak için birbirine yapışır, herkeste aynı delice kıpırdanışlara bir kapıdır bu, ve yavaş yavaş ölümün derinliklerine yönelmiş bir pişmanlıkla karışıktır.

Yalnız ölüm yalan söylemez! Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder.

Kendi derdine merhem olabilmek mi? Ne gezer bizim gibi kendini diri diri mezara gömenler için. Ne kadar bilge olsa da karakterimiz, bir Kör Baykuş’tur o. Aynadaki yansımasını fark edip,  derdini anlatan bir gölgedir artık.

Ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar, acısını dindirmek için her biri, en kuvvetli içgüdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır. Ama ben ki zevksiz ve biçare biriyim, kalemdanlar boyayan bir ressam parçası, ben ne yapabilirim? Hepsi birbirinin kopyası tatsız, ruhsuz resimler boyayan ben, şaheser olacak ne çizebilirdim? Fakat bir coşkuya kaptırmıştım kendimi, ve içimde kavurucu bir sıcaklıkla hissediyordum. Bambaşka bir uyanma ve çığıltı idi bu. Ebediyen kapanmış bu gözleri kağıda geçirmek, kendim için saklamak istiyordum. Bu dürtüye karşı koyamadım, elimde değildi, bu tasarıyı gerçekleştirememek olmazdı, hele insan bir ölüyle kapalı kalmışsa…

 sadık-hidayet-kör-baykuş

Sadık Hidayeti okurken, beni Sarter’a götüren en önemli şey, ikisi arasında bağ kuran “köpek” alegorisidir. Kendini gizleyen o acı çeken köpek!

Çöpleri koklayan aç bir köpeğe benziyordum. Etrafta dolaşan, süprüntüleri koklayan, uzaktan çöpler artıklar getirdiklerini görünce korkup kaçan, saklanan, sonra geri dönüp yeni döküntüler arasından beğendiklerini seçen bir köpek gibiydim.

Bir bedende kaç kişi yaşayabiliriz? Hangi Arzumuzu içimize kapatıp hapsedebiliriz? Ve başka bir hayat daha vardır mıdır ki kendini sakınarak yaşayasın. Üstelik kendini dahi tanıyamadan…

Lakin tek korkum: Yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan. Hayat tecrübelerimle şu yargıya vardım ki, başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var, anladım, elden geldiğince susmak gerek, elden geldiğince düşüncelerimi kendime saklamalıyım. Hayatım odamın dört duvarı içinde geçti geçiyor. Baştan sona hayatım dört duvar arasında geçti.

Kör Baykuş ne kadar masal havası içerisinde ilerlese de, kendi içerisinde güçlü realizm barındırır. Evreni, doğayı, tanrıyı sorgulayış tüm gerçekliğiyle hikâyedeki yerini alır.

Dünya, ıssız yaslı bir ev gibi görünüyordu gözüme ve ben bağrımda bir acı duyuyordum. Ben çoğu zaman, unutmak kendimden kaçmak için hatırlıyordum çocukluğumu. Çünkü ben Tanrı’yla Yüce Varlık’la değil, sevdiğim tanıdığım birisiyle konuşmaktan hoşlanıyordum! Çünkü benim çok yükseğimdeydi Tanrı.

Sıcak nemli yatağımda yatarken bütün bu sorunlar önemini kaybediyordu. Tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafından, vatandaşlarını daha da rahat sömürebilmek için, kendi tasarılara göre mi yaratılmıştır; yeryüzünün gökyüzüne bir yansıması mıdır; bu gibi şeyleri artık umursamıyor, ben yalnız sabaha çıkıp çıkmayacağımı bilmek istiyordum. Ölümün karşısında mezhebin, imanın, itikadın ne kadar gevşek ve çocukça olduğunu hissediyordum.

sadık-hidayet-kör-baykuş

Sadık Hidayet’in bu dünyaya tutunamayışını tüm cümlelerde hissederiz. İnsanların ve hayatın soğukluğu kitabın sonuna kadar devam eder.

Ayaktakımı arasında rahat, umursamaz geçiyordum.  Onları görmeye ihtiyacım yoktu, biri ötekinin kopyasıydı. Hepsi bir ağız, ağza asılı bir avuç bağırsaktan oluşuyor, cinsel organlarında bitiyorlardı.

Birbirine ters düşen öyle çok şey gördüm ki! O görmeler yüzünden gözlerim, eşyanın yüzeyinde, ruhu özü örten o ince ve sert kabukta aşındı. Artık hiçbir şeye inanmıyorum, hatta şimdi eşyaların ağırlığından, sabitliğinden, açık seçik gerçeklerden şüphe ediyorum. Avludaki taş havana parmağımla vursam ve sorsam:  Sabit misin, muhkem misin? – Evet diye cevap verse bilmem inanır mıyım!

Acaba bir baştan bir başa hayat, gülünç bir kıssa, inanılmaz ve ahmakça bir masal değil midir?

Sadık Hidayet’in, insanın yalnızlığını, topluma alışamamasını ve kendi acısını dillendirdiği “Kör Baykuş” adlı eseri tekrar tekrar göz geçirilmesi gereken bir kitap. Her okuyuşta farklı duygular sarar etrafı. O kadar çok şey var ki kitaptan alınıp yazılacak, gerisi sizde kalsın istedim…

Hayat, soğuk kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla; maskeleri de hani çoktur herkesin. Fakat bazıları hep aynı maskeyi kullanırlar, ister istemez kirlenir, yıpranır bu maske.

 Gel gidelim içelim,

Rey şarabından içelim!

Şimdi İçmezsek onu,

Ya ne zaman içelim

kör-baykuş

Sevil Ateş

MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Türkiye’den 6 Fotoğraf Sanatçısı Berlin’deki Sergide!

BERLINARTPROJECTS'in düzenlediği “Territories of Commitments” adlı fotoğraf sergisinde Türkiye'den 6 fotoğraf sanatçısı yer alıyor. “Greetings From Now On” adlı serinin ilk...

Kapat