Yalnızlığın Görüntülü Romanı / Issız Adam

Ve insan yalnız tanrılar kadar

Üzerinde ümitle yaşadığımız

Dünyaya sığmıyor yalnızlığımız

Ümit Yaşar Oğuzcan

”Aşka hiç vaktim yok!” Duyduğum en saçma cümlelerden biridir. Aşk kalbinize girdiğinde sorar da size sanki, ”vaktin var mı, yok mu?”

Aşkın, ayrılığın ve sonrasındaki yalnızlığın anlatıldığı, modern çağın klasik Yeşilçam esintileri ile harmanlandığı bir Çağan Irmak filmidir Issız Adam. Hikaye genel hatları ile klasik bir aşk hikayesi gibi görünse de altında psikolojik ve sosyolojik ögeler içerir.

 

Ben sadece ben olmamalıyım şimdi. Sanki bana baktığında kendi hayatından bir an yakalamalısın. Bir hikaye olmalı. Sevdiğin herkes, her şey, o an ben olmalıyım.

Kırsal kesimden göçüp İstanbul’a yerleşen Alper, çalışıp didinip kendisine bir restoran açmış, güzel bir evi ve arabası olan, yüksek standartlarda yaşayan bir adam. Dışarıdan bakıldığında imrenilecek bir hayata sahip, üst sınıfa mensup birisidir ancak hiç sevgilisi yoktur. Yalnızlığını tek gecelik ilişkilerle dindirmeye çalışan Alper, genellikle hayat kadınlarıyla birlikte olur. Çarpık ilişkiler, sıra dışı cinsel deneyimlerle mutsuzluğunu dindirmeye çalışır. En hassas ve en sahici noktası plaklardır.

Ada…

Onun apayrı bir dünyası vardır. Bir kostüm dükkanında çalışmakta, çocuklar için farklı kostümler tasarlayıp satmaktadır. Hayat dolu olan Ada’nın ikinci el kitaplaradır düşkünlüğü; onların içinden çıkan eski ayraçlar, küçük notlar, kimi zaman bir resim ile başkalarının hayatlarına dokunduğunu hisseder masalsı dünyasında.

Sen oradaydın ve bir gün benimle tanışacağını bilmiyordun.

Ada’yı ilk kez bir sahafta gören Alper, çok da olağan olmayan bir tavırla; -sahafta aradığı kitabın yenisini alıp, içine telefon numarasını yazarak- iletişim kurmayı başarır. Biraz gergin, biraz nazlı da olsa Alper Ada’yı akşam yemeği için evine davet eder kısa bir süre sonra.

Daveti kabul eden Ada, bir plak alıp yemeğe gittiğinde Alper’i beklenmedik bir şekilde hassas yerinden yakalar. Hoş bir yemek, nostaljik Türk pop şarkılarıyla romantik bir atmosfer yakalayan çift gecenin sonunda ‘tuhaf’ denecek türden cinsel deneyim yaşarlar.

Ada, tek gecelik ilişkilerin adamı, para karşılığı kadınlarla yatan ve onlara asla sevgi beslemeyen Alper’e içten ve duygusal deneyimler yaşatır. Birbirlerini tanımaya ve alışmaya başlayan çiftin ilişkisi sanılanın aksine ciddi bir hal alır. Bir kadınla birlikte uyuyamayan Alper’in evine yerleşmiştir bile Ada.

Tatmadığı duyguların içinde, birdenbire Ada’nın etki alanından çıkamayan Alper, önceki sapkın hayatına dönmek istese de dönemez. Ada’ya bağlamıştır artık.

Aralarındaki ilişki iyiden iyiye kök salarken Alper annesi ile tanıştırır sevdiği kadını. Annesi çok sever Ada’yı ve oğluna onunla evlenmesini bile söyler. Bu fikirden korkan Alper, en kısa yolu seçmiştir.

” Ada’yı terk eder.”

Ve gözlerimi kapattığımda, kollarımda başka biri değil, sen varsın. Ve sen bunu bilmiyorsun.

Sonra…

Sonrasıdır beni hep içine çeken…

Karakter savaşları, yalnızlık isteği, aynı evi paylaşamama, özel alanın kalmamasından yakınma, ilişkiye bir isim koyma derdi… vesaire vesaire…

Ben çok şey yaşadım… Çok şey tükettim…

Kendimi de, hayatı da, her şeyi… Kanımda bir mikropla yaşıyorum… Ben seni hak etmiyorum, daha iyilerine layıksın.

Kanımızda bir mikropla mı yaşıyoruz sahiden?

Film temelinde kentli modern erkek profilini incelese de, içimizde de böyle ıssız adam ve kadınların olduğunu vuruyor yüzümüze. Kimselere göstermek istemediğimiz taraflar, sapkınlıklar, bağımlılıklar, acılar…

Özgürlüğümüz tek silahımız, bağlanmak ise korkunç bir son! Kent yaşamının, kalabalıkların insanları nasıl hissizleştirdiğini düşünüyorum çoğu zaman. Biz hangi ara bu yalnızlığı bu kadar sever olduk, ne boğuyor bizi, neden birbirimize tahammül edemiyoruz?

Ve aşk neden yok?

Modern yaşam, aşkı da kolay tüketilen bir meta haline getirdi. Kısaltma cümlelerle yazılan duygusuz mesajlar, internet aşkları, sonu gelmeyen bir doyumsuzluk içindeyiz. Hem ruhumuz, hem bedenimiz(!) kirleniyor yavaş yavaş. Sevgisiz cinsellikler, hissizlik, çiftlerin birbirine yetememesi, kavgalar, sonrasında yaşanan vicdan azapları…

Yalnızlığın gizli hazzını kısa bir süre yaşadıktan sonra kaybetmenin acısını ulu orta çekerken bile üst üste hatalar yapıyoruz.

İnsan bu ya! Sürekli kendisi ile savaş halinde. Kendine bile tahammül edemezken…

Oysaki yalnızlık bir gazete yanığı gibidir; burun deliklerimizden girer içeri, oradan ciğerlerimize kadar işler. Ona alışınca da insan ne mutlu olabilir, ne iflah…

Sen dizime yattın, ben bir hikaye anlattım ve sen büyüdün… Kafamda bir hikaye. Bilirsin bunu çok severdim. İkimize bir ‘mutlu son’ yazdım sonra. O evde seninle birlikte oturduk. Sustuk… Yanımda durdun sessizce… Ve bu sondu.

 

Okumadan geçmeyin: Yalnızlığımızı Yüzümüze Vuran Efsane Adamlar / Kaybedenler Kulübü

 

Hatice Durmuş
İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğrencisi.
Sağlık sektöründe çalışıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
“Sinemaya Gitmeyen Öğrenci Kalmasın” Projesiyle Bir Milyon Öğrenci Sinema İle Buluşuyor!

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın başlattığı "Sinemaya Gitmeyen Öğrenci Kalmasın" projesiyle, 2017 yılında sinemaya gitmeyen bir milyon öğrenci sinema ile buluşacak. Bu...

Kapat