Yaratmak İçin Yok Ettim Kendimi Fernando Pessoa

1888 yılında Portekiz’in Lizbon şehrinde doğan Fernando Pessoa, 20.yyılın önemli şairleri arasında yer alır. Pessoa, Portekizce kişi anlamına gelir. Belki de şiirindeki kayboluş ve kimlik sorgulaması buradan gelir.

“Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak istemem
Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak isteyemem
ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak istemeyeceğim
Ama bende dünyanın tüm hayalleri var.”

Pessoa 1913’te, fütürist harekette yer aldı ve Sá-Carneiro ile birlikte Portekiz öncü edebiyatını başlatarak, “Paulismo” akımını yarattı.

“Bana hiç var olmamış birinden böyle söz etmenin saçma olduğu söylenirse, cevabım, Lizbon’un var olduğuna, yazmakta olan benim var olduğuma ya da herhangi birinin herhangi bir yerde var olduğuna ilişkin elimde hiçbir kanıt bulunmadığıdır.

İlk şiirlerini, İngilizce olarak, 1905-1908 yılları arasında yazdı.1912’de, ilk şiirlerini “Portekiz ‘Rönesans’ ” hareketinin yayın organı “A Aguia” dergisinde yayımlandı.

 fernando-pessoa

“Yaratmak için yok ettim kendimi. Çeşitli oyuncuların çeşitli oyunlarını sergiledikleri boş bir sahneyim ben.”

Aynı yıllarda; düzyazı metinler, eleştiri ve denemeler yazdı. Yazar ve şair kişiliği dışında pessoa’nın resim yaptığı da bilinmektedir.

“Ah, gidebilmek, nasıl olursa, nereye olursa!

Gidebilmek o açık denizlere, dalgalar, tehlikeler içinden,
Yol almak açıklara, başka yerlere, Soyut Uzaklığa,
Belirsizlik içinde, gizemli gecelerin karanlığında
Rüzgara, kasırgaya kapılmış bir toz zerresi gibi sürüklenircesine!
…”

1914 yılında, her şeyi, olabilecek bütün tarzlarda hissetmek için, kendi içinde farklı yazar kimliklerini aralarında diyaloğa sokarak, onlara yazı aracılığıyla kurmaca bir gerçeklik kazandırdı.

Sayısız insan yaşar içimizde,
 hissetsem de düşünsem de bilemem
kim düşünür içimde kim hisseder.
Düşünceler ya da hisler için
yalnızca sahneyim ben”

Pessoa’nın farklı yazar kimliklerinin yansıması olan bu şair ve yazarlar; Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis, Bernardo Soares, Fernando Pessoa’nın kendisidir.

pessoa

“1912 yılına doğru tanrıtanımaz bir üslupla şiir yazma fikrine kapıldım. Serbest dize tarzında birkaç deneme yaptım ve bu denemelerden hemen vazgeçtim; ama yarı karanlıkta dizeleri yazan kişinin yarı belirgin resmini gördüm… Bu işlerden vazgeçmişken günlerden bir gün 8 Mart 1914’te çekmeceli yüksek dolabın önünde ayakta durdum, her zaman yaptığım gibi önüme biraz kağıt koydum ve ayakta yazmaya başladım. Ayrıntılı olarak tarif edemeyeceğim bir trans halinde, arka arkaya otuzdan fazla şiir yazdım. Hayatımın en muhteşem günüydü. Böyle bir günü bir daha yaşayama herhalde. Yazmaya ‘O Guardador De Robenhos’ başlığıyla başladım ve içimden bir ses Alberto Caeiro ismini fısıldadı. Yazacağım şu garip cümle için kusuruma bakmayın: içimde benim ustam doğmuştu. Bu duyguyu oldukça derinden hissettim. Etki öylesine güçlüydü ki, o otuz şiiri yazdıktan kısa bir süre sonra yeni bir kağıda aynı tutkuyla fernando Pessoa’dan chuvas obliquas şiirini yazdım. Bu, fernando pessoa’dan Albert Caeiro’ya, Caeiro’dan Pessoa’ya dönüşümdür. Daha doğrusunu söylersek bu, fernando pessoa’nın kendisinin varoluşsal hiçliğine Alberto Caeiro olarak tepkisidir. Caeiro ortaya çıktıktan sonra hemen bilinçdışı biçimde ve içgüdüsel olarak ona çırak aradım. Gizlice var olan Ricardo Reis’i yanlış kahramanlığı elimden çekip aldı, onun için bir isim buldum ve o kendisine benzemeye başladı, çünkü o anda onu çoktan görmüştüm. ve birdenbire Reis’in tam tersi bir kişi çaresizce ortaya çıkmaktaydı. Büyük bir hızla hiç ara vermeden ve düzeltme de yapmadan Alvaro de Campos’un Ode Triunfal şiiri yazıldı. ”

Milton, Shelley, Keats, Poe, Byron, Whitman, Shakespeare, Baudelaire gibi önemli şair ve yazarlardan etkilenen Pessoa’nın şiirlerinde genellikle ;gizem yalnızlık, özgürlük ve sorgulama yer alır.

“Birden yapayalnız kalıyorum dünyada. Manevi bir çatının tepesinde seyrediyorum bütün bunları. Dünyada yalnızım. Görmek, uzakta olmaktır. Açıkça görmek, durmaktır. Tahlil etmek, yabancılaşmaktır. İnsanlar bana değmeden geçiyor yanımdan. Etrafımda havadan başka şey yok. Kendimi o kadar tecrit edilmiş hissediyorum ki, üzerimdeki giysiyle aramdaki boşluğu bile algılıyorum.”

Geçimini, İngilizce ve Fransızca iş mektupları yazarak kazandı ve yalnız yaşadı. 1918’de İngilizce şiir kitapları yayınlamaya başladı.

Portekizce yazdığı ilk yapıtı ‘Mensagem’ Ulusal Propaganda Sekreterliği’nin açtığı yarışmada ödül aldı. Yazarın bu eseri ancak ölümünden bir yıl sonra, ün kazandı. Bütün eserleri 1942’de yayımlanmaya başladı ve 26 cilde ulaştı.

2006 yılında Türkçeye çevrilen “Huzursuzluğun kitabı” adlı eseri pek çok kişiyi etkiledi ve büyük bir okur kitlesine ulaştı. Belki de yarattığı etkinin nedeni, modern insanın ontolojisinin oluşumuydu.

 pessoa

“her şeyde başarısız oldum. Bir amacım olmadığına göre, belki de hiçbir şey demekti bu. Bana verilen çıraklığı, indirdim evin arka camından. Büyük amaçlarla kırlara çıktım. Ama orda sadece otlar ve ağaçlar buldum, insanlar ortaya çıktığındaysa hepsi de birbirinin aynıydı. Pencereden çekilip bir sandalyeye oturuyorum. Ne düşüneyim?

Şimdi, daha önce de pek çok kez başıma geldiği gibi, hissel deneyimlerimle başım belada; bir şeyler hissetmenin ıstırabını, burada olmanın huzursuzluğunu çekiyor, asla bilinmeyecek olana karşı nostalji duyuyorum… Ve şeylerden berraklıkla ve kusursuz şekilde yayılan ışık onları gülümseyen, acı bir gerçeklikle süslüyor. Dünyanın, bu bayağılıktan, bu sokaktan bir heykel gibi yontulmuş tüm gizemi gözlerimin önünde beliriyor. Ah, fırça darbelerimize maruz kalan yaşamın gündelik şeyleri nasıl da gizemli! Yüzeyde, ışığın değdiği yerde, bu karmaşık insan hayatı, zaman, tereddütlü bir gülümseme gizemin dudaklarında çiçek açıyor! Tüm bunlar kulağa nasıl da modern geliyor ama derine inildiğinde ne kadar da eskiler, saklılar ve tüm bunlardan çıkan anlamdan ne kadar da farklılar.”

“Okuyarak, düşlere dalarak, yazmayı düşünerek, düşüncelerin kaprisli rüzgarına göre akan, tutkulardan arınmış, kültürlü bir hayat sürsem, sıkıntının kıyılarında dolaşacak kadar yavaş, sıkıntıya hiç düşmeyecek kadar iyi kurulmuş bir hayat. Heyecanlardan ve düşüncelerden uzak o hayatı, heyecanların düşüncesiyle ve düşüncelerin heyecanıyla yaşasam. Çiçeklerle çevrili, karanlık bir göl gibi güneşin altına uzansam, altın rengine boyansam. Gölgelerin içindeyken, bireyciliğin yaşamdan hiç ama hiçbir şey beklememek anlamına gelen soyluluğuna erişsem. Dünyalar dönüp dururken, çiçeklerden bir toz bulutu gibi olsam, bilinmedik bir rüzgarın gün biterken havalandırdığı, alacakaranlığın uyuşukluğunun rasgele yere bıraktığı, daha geniş şekillerin içinde seçilmez bir bulut. Ve bunu sevinmeden ve üzülmeden, ama güneşin parlaklığından, yıldızların uzaklığından çıkardığım, kesin bir bilgiyle yapsam. Bunların dışında hiçbir şey olmasam, hiçbir şeye sahip olmasam, hiçbir şey istemesem…”

“Hayat ne kadar da aşağılık, iğrenç bir şey. Görüyorsun ya, istemediğin halde sana verilmiş olması, iradene hatta iradenin yanılsamasına bile hiçbir şekilde bağlı olmaması, aşağılık, iğrenç hale gelmesine yetiyor. Ölmek, tepeden tırnağa farklı hale gelmektir. İntihar işte bunun için bir alçaklıktır, kendini tamamen hayata bırakmak anlamına gelir. “Sevilmek gerçekten sevilmek nasıl bir yorgunluktur! Başkasının heyecanlarının yükü haline gelmek nasıl bir yorgunluktur! Özgür olmayı, hep özgür olmayı istemiş bir insanı sorumluluk hamalına dönüştürmek: Bazı duygulara cevap vermek, mesafeli davranmama inceliğini göstermek, sırf başkaları kendimizi bir heyecanlar prensi yerine koyuyoruz, insan ruhunun verebileceğinin azamisini kabul etmek istemiyoruz sanmasınlar diye. Nasıl da yorucudur varlığımızın bir başkasının duygularıyla olan ilişkisinin esiri olduğunu hissetmek! Öyle ya da böyle, ister istemez bir şey hissetmek, gerçekte tam bir karşılık bile bulmaksızın, biraz da olsa sevmek zorunda olmak nasıl bir yorgunluktur”

 Huzursuzluğun Kitabı - Fernando Pessoa (Livro do Desassossego),

“Ruhum üşüyor; nasıl iyice örtünürüm bilmiyorum. Ruh üşümesine ne cüppe var ne palto. Ruhunun üşüdüğünü hisseden insan artık bir daha bunu unutamaz. Ruhum gizli bir orkestra, bilemediğim çalgılar çalınıyor, kemanlar ve arplar, kudümler ve davullar içimde yankılanıyor. Kendime ancak bir senfoni diyebilirim…”

Herkes uykuya daldığı için ıssız kalmış evin öbür ucundaki duvar saati, vaktin gecenin dördü olduğunu haber veren dört berrak notayı çalıyor. Kafamı meşgul ederek uykumu kaçıran ya da bedenimi rahatsız ederek dinlenmemi engelleyen hiçbir şey olmadığı halde, karanlıkta uzanmış yatıyorum. o kadar çok uykum var ki artık düşünemiyorum; uyku benden o kadar çok kaçıyor ki, artık bir şey hissedemiyorum. Benliğimin öteki yanında, yattığım yerin çok gerisinde, çok uzağında, evin sessizliği sonsuza dokunuyor. Zamanın damla damla yağmasını dinliyorum. Kalbimin bir uzuv olarak, var olmuş olan her şeyin ya da şimdiye kadarki varlığımın anısıyla ezildiğini, hiçe indirgendiğini hissediyorum.
Zamanların akışını geçiyorum, sessizlikleri geçiyorum, şekilsiz dünyalar yanımdan akıp gidiyor.

Birden bir horoz, geceyi yok sayarak ötmeye başlıyor. Artık uyuyabilirim, çünkü içimin derinliğinde sabah oldu. Ve dudaklarımın, yüzümün etrafını kuşatan yastık kılıfının hafif kıvrımlarını oynatarak gülümsediğini hissediyorum.

Ve beni karanlığa boğan bu yepyeni uykuda ya az önce öten horozu anımsıyorum ya da horoz gerçekten ikinci kez ötüyor. Hissetmek ne renktir acaba?”

Sevil Ateş

MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Ülkelere Özgü Yerel Kıyafetler

    Bayrak, dil, milli marş, yapılar ve saydıkça artacak olan birçok simge hiç kuşkusuz ülkeleri, kişileri, inanışları temsil etmekte....

Kapat