‘Yaşamın Kıyısında’ Ne Kadar Güçlüyüz?

”-Gideceğin adada seni koruması için yanına bir kişi alacaksın. Bu kişi baban mı olsun isterdin yoksa ben mi? 

-Babam.

-Bence yanılıyorsun.”

Evet… Amcası Lee bu soruyu yeğeni Patrick’e sorduğunda o da yanıldığını henüz bilmiyordu. Hayatın ilginç önsezilerle ve yanılgılarla dolu olduğunu tecrübe ederek öğrendiğimiz gerçeğini filmin çeşitli sahnelerinde tokat gibi yüzümüzde ve ruhumuzda hissediyoruz.

Kenneth Lonergan’ın yazıp yönettiği ‘Manchester By The Sea’ (Yaşamın Kıyısında), film boyunca izleyiciye kah tokat atıyor kah anlayışlı gözlerle gülümsüyor. Lee Chandler’ın ürkütücü yaşam hikayesi; pişmanlıkları, keşkeleri, kimsenin görmediği hıçkırıkları, korkuları, kaçışları, kabullenişleri ve teslim oluşları 2 saat 17 dakika boyunca at arda seyirciye tüm çıplaklığıyla yaşatıyor.

Kapıcılık, sıhhi tesisat gibi işlerle yaşamını sürdüren, yaşamını sürdürmekten ziyade ardı sıra sürükleyen Lee Chandler’ı filmde Casey Affleck canlandırıyor. Affleck, filmde Lee Chandler’ı oynamak yerine adeta yaşıyor. Mutlu bir ailesi olan ve ailesini kaybettikten sonra hayatı tümüyle değişen Lee, abisinin ölümüyle yeğeni Patrick’in vasisi oluyor. Ve bu olay üzerine Lee’nin hayatı bir kez daha değişiyor… Affleck’in oyunculuk başarısı da tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor. Parçalanmış ve bir ölüden farksız şekilde yaşamını sürdüren Lee’yi, karakterin içinde yaşadığı tüm çalkantıları bazen tek bir bakışla bazense tek bir sözcükle izleyiciye aktarıyor.

Kurduğumuz mutluluk düşleri, tutunduklarımız, amaçlarımız, sevdiklerimiz, hayallerimiz… Hepsinin yerle bir olma ihtimaline de hazırlıklı mıyız? Ya da ne kadar güçlüyüz? Gücümüzü kaç kere test ettik? Kaç testi geçtik? Hiçbir zorluk ya da hiçbir kayıp yaşamamış olamayız sanıyorum. Bu sebeple hala ayaktaysak ve hala gülebiliyorsak güç testini başarıyla geçmişiz demektir. Manchester By The Sea filmi Lee Chandler’ın güç testini olanca zorluklarıyla, biraz gözyaşı biraz anlayışla içimize doğru bir yolculuğa çıkmamıza fırsat tanıyor. Düştüğümüzde tekrar ayağa kalkmayı -bazen düşüşler çok sert ve çok yüksekten olabiliyor ne yazık ki-, tekrar yaşayabilmeyi, nefes alabilmeyi anlatıyor, derinden bir sızı şeklinde. Yeniden… Yeniden inanmaya, yeniden güvenmeye, yeniden sevmeye ne kadar aç olduğumuzu fakat bu isteği tüm korkularımızla nasıl da içimize gömdüğümüzü bu kez şefkatli bir anne eli gibi yüzümüze dokunduruyor. Şefkatli dokunuşlar kimi zaman yerini bir dost tokadına dönüştürüyor. Asla bir düşman vuruşu değil. Çok sevilen bir dostun ‘kendine gel’ mesajı gibi…

Film hakkında daha fazla yorum yapmadan izlemenizi tavsiye ediyorum. Tabii eğer yeterince hazırsanız. Ağlamaya, sorgulamaya ve etkisinden bir süre çıkamamaya… Casey Affleck’in ‘En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’ kazandığı film Manchester By The Sea, özetle sert bir film. ‘Çok’ bir film… Her şey fazlasıyla ‘çok’. Gerçek hayatta da böyle değil midir zaten? Dışarıdan birinin hafiflettiği bakış açısıyla değil, içten dışa bir film. Birine anlattığımız bir acı gibi değil, direkt yaşadığımız acı gibi.

Ve filmde yer alan müziklerle ilgili; ‘gerçek hayatta o an müzik mi çalıyor sanki?’ diye soruyor bazı izleyiciler. Evet… Elbette çalıyor. İç sesinizi biraz daha açmanız gerekiyor yalnızca, duyabilmek için… Her anın bir müziği vardır, müziğinizi kaybetmeyin…

Saniye Kaya

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi – Arkeoloji.
Sanat Karavanı Genel Yayın Yönetmeni.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
STANLEY KUBRICK (Yalnızlar Sineması)

Eğer Arthur Penn'in bir yönetmen olarak sorunlarının bir bölümü ticari Amerikan sinemasının biçim ve içeriğini benimseme arzusuna ve süreç içinde...

Kapat