Yel Değirmenlerine Savaş Açan Bir Çolak Silahşör | Cervantes

Karşında duran mıdır gerçek?

Yoksa gözünün gördüğü müdür?

Gerçek olan nedir?

Don Kişot’un dövüştüğü değirmen mi?

Dev mi?

Yoksa dev gibi bir değirmen midir?

Günün birinde bir elinizi kaybetseydiniz ne yapardınız? Bir köşeye çekilip size karşı adaletsiz davrandığını düşündüğünüz hayata karşı duyduğunuz öfkeyi, türlü hırçınlıklarla en yakınınızda bulunanlardan çıkarır; o yaralayıcı acıma duygusunun yerleştiği bakışlarını size yöneltenlerden nefret mi ederdiniz? Hangi günahın bedelini ödediğinizi bulmaya çalışarak mı geçirirdiniz ömrünüzü yoksa? Sahi… Ne yapardınız bir eliniz terk etseydi sizi?


Sol bileğinin altındaki boşluğu son derece çirkin ama bir o kadar da soylu buluyordu o. İspanyol donanmasının silahşörü Cervantes için, galip Hristiyan bayrakları altında savaşma onurunun yanında son derece önemsizdi bir arkebüz (düşük hızlı bir ateşli silah) mermisi yüzünden hayat boyu mahrum kalacağı sol eli. Belki bütün yoksullar gibi yapacak başka bir işi olmadığından, belki ismi bir kadın yüzünden adam yaralama olayına karıştığı için gönderildiği İtalya’dan artık ayrılmak istediğinden, belki de gerçekten dini ve milli duygularını gizleyemediğinden orduya katılmıştı.

Avrupalıların ”Lepanto”, ağır bir yenilgiye uğrayacak olan Türklerin ise ”İnebahtı” dediği yerdeki savaşta sol elini kaybettikten sonra bile öyle büyük kahramanlıklar göstermişti ki komutanları savaş bitiminde İspanya’da iş bulabilmesi için bir referans mektubu yazmak zorunda hissetmişlerdi kendilerini. Ama aynı mektup, kardeşi Rodrigo’yla birlikte ”El Sol” (Güneş) isimli kadırgayla ülkesine dönerken Cezayir’de karşılaştıkları Arnavut asıllı bir Türk korsanın, Deli Memi Reis’in pek hoşuna gitmeyecek ve Cervantes’in beş yıl sürecek esaret hayatı başlayacaktı. Kendisi gibi asker olan Rodrigo’yla yolları ayrılırken Cervantes, Cezayir Valisi Hasan Paşa’nın kontrolü altına girecek ve kısa sürede onun gözdesi olacaktı. O kadar ki, Cervantes’in sonradan her gün bir kişiyi sadece keyfi için öldürdüğünü yazacağı vali, zaman zaman sokaklarda özgürce gezmesine bile izin verecekti.

Canını bağışlamak için yüklü bir fidye beklediği İspanyol esire iyi bakılması gerektiğini düşünüyor olmalıydı Hasan Paşa.

Dört başarısız kaçma girişiminin ardından, umutsuzluk içinde İstanbul’a gönderilmek üzereyken kilise 500 Escudo altını ödeyerek onu özgürlüğüne kavuşturdu. Bundan böyle yeni bir adı vardı… ”el Manco de Lepanto.” Yani ”İnebahtı Çolağı”… Bu isimle anılmaktan rahatsız olmak bir yana, gurur duyduğu bile söylenebilirdi. Bir kez bile denize açılmadığı halde, Lepanto’da yenilmez Türk donanmasına karşı savaştığını söyleyerek ortalıkta gezen sahtekarlaraydı onun öfkesi. Nasıl olur da hasta olduğu halde bizzat isteyerek en tehlikeli yerde savaşan, göğsünden aldığı iki derin kurşun yarasıyla ölümden dönerken bir elini seve seve orada bırakan kendisiyle bir tutulabilirdi o yalancılar!

Donanmanın başarılı askerini yeni döndüğü İspanya’da da çok zor günler bekliyordu. Kendisine uygun bir memuriyet bulamayan Cervantes, geçimini sağlayabilmek için piyesler yazmaya başladı. Esirliği süresince de şiir yazmayı bırakmamıştı. Onu derinden etkileyen esaret yılları ise sadece eski Roma hamamlarından bozma mermer kaplı zindanları ”banyolar” diyerek anlattığı Cezayir Zindanları isimli oyununa değil, diğer yazılarına da yansıdı.

İlk romanı La Galatea’nın geliriyle kendisinden yirmi yaş genç ve bir oyuncunun kızı olan Catalina ile evlenirken kısa bir süre sonra geniş bir ailenin yükümlülüğü altında ezileceğini düşünmemişti. Bir yıl sonra terk edip kısa bir süre sonra tekrar yanına döndüğü karısıyla hiç çocukları olmadı. Yanından hayat boyu ayırmayacağı tek kadın ise, Portekiz ziyaretlerinden birinde doğan gayrimeşru kızı Isabel’di.

Sonunda vergi memuru olarak çalışmaya başladı Cervantes. Ancak o bir yazı adamıydı. Açık veren hesaplar kısa süreli mahkumiyetler almasına neden oldu. Halktan topladığı vergiyi kraliyete teslim edememesi konusunda ileri sürdüğü neden ise hiç de inandırıcı bulunmadı. Kimse onun paraları bir bankere kaptırdığına ikna olmadı ve iki yıl hapis cezasına çarptırılarak Sevilla Kraliyet Hapishanesi’ne gönderildi. Yoksul köylülerin ambarları yerine katedralinkine el koyması ise kilise açısından bağışlanması çok zor bir hataydı.

Bütün bu yaşadıkları hiç bitmeyecek bir kabusa benziyordu. Neyse ki yıllar süren askerlik ve esirlik yaşamı ona böyle anlarda sabırlı olmayı öğretmişti. İnandığı değerler uğruna savaşırken bir elini kaybeden, fedakarlıklarının karşılığını bir türlü alamayan ve iyi niyeti yüzünden kendini hapiste bulan Cervantes, burada yazmaya başladığı Don Kişot’un ona asırlarca sürecek bir ün kazandıracağından habersizdi. Kaleminin yarattığı iyi yürekli saf kahraman ne kadar da kendisine benziyordu…

Yayımlandıktan sonra mucizevi bir biçimde tam on iki bin satarak satış rekorları kırdı Don Kişot. Aşk için tehlikeli maceralara giren, hayalleri peşinde koşarken gözü önündeki gerçekleri göremeyecek kadar körleşen, yıllarını yollarda geçiren Orta Çağ delisi Don Kişot’un maceralarını halk çok sevmişti. Şaşkındı. Saavedra soyadını imzasına bu dönemde ekleyen yazarın yüzü telif bedelleriyle gülüyordu. Hiç niyeti yoktuysa da kısa süre içinde başka ‘Don Kişot’ların türemesi Cervantes’i ikinci cildi yazmaya zorladı. Roman kahramanlarının sayısı böylece altı yüzü aştı.

Şöhreti Don Kişot’la yakalayan yazar, aslında daha önce yazmaya başladığı Örnek Alınacak Hikayeler’i kaleme alırken bir ilki gerçekleştirmişti. Bu öyküler roman türünün ilk modelleriydi. Nitekim yayıneviyle yaptığı sözleşmeye düştüğü not ilgi çekiciydi: ” Ben Miguel de Cervantes Saavedra, Kastilya dilinde roman yazan ilk kişiyim.”

Çok geçmeden Goethe de Schiller’e yazdığı bir mektupta yazarın fikirlerini destekleyerek öyküler için şöyle diyecekti: ”Hem eğlendirici, hem ibret verici gerçek birer hazine.”

Özgürlüğü süresince aslında ne kadar da mutsuz olduğunu da yine bu öykülerde itiraf ediyordu. Endülüslü bir babayla Yeni Kastilyalı bir annenin oğlu olarak Madrid yakınlarındaki Alacala de Henares’te dünyaya gelen Cervantes, inançlı bir Katolikti ve damarlarındaki saf İspanyol kanıyla gurur duyuyordu. İtalya’da olduğu dönemde babasının Papalık’ta çalışabilmesi için gönderdiği ‘temiz kan kağıdı’ da onun Yahudi, Mağribi veya Çingene soyundan gelmediğini belgelemişti zaten. Ama bu onların soylu olduğu anlamına da gelmiyordu. Saavedralar, bu döneme ait bir ara sınıf olan ‘hidalgolar’dandı.

Her zaman devletten yana olmuş, hatta ilk şiirlerini vefat eden Kraliçe Isabel de Valais için yazmış, çoğunlukla üstün Hristiyan ahlakıyla ters düşmeyen eserlerini Kraliyet ve Kilise de övgüyle onaylamıştı.

Don Kişot’tan kazandığı paranın yanı sıra Lemos Kontu’nun himayesine girmesi de hiç değilse hayatının son on yılını rahat yazı yazarak geçirmesini sağladı. 1616’da altmış dokuz yaşında öldüğünde modern romanın kapısını açmış büyük bir dahi olarak ayrıldı dünyadan.

 

Okumadan geçmeyin:

En Önemli Eserim Hayatımdır | Simone de Beauvoir

 

Hatice Durmuş

İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu.
Sağlık sektöründe çalışıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Okunduktan Sonra Toprağa Ekilebilen ve Ağaca Dönüşen Kitap Yayımlandı!

Arjantin'de özel yöntemler kullanılarak, ağaçtan elde edilen kitabın tekrar ağaca dönüşmesi sağlandı. 'Babam Ormandaydı (Mi Papá Estuvo en la Selva)'...

Kapat