Yeraltından Notlar / Dostoyevski

“İnsana gerekli olan, neye mal olursa olsun ve neye yol açarsa açsın bir şeyi özgürce isteyebilmesidir.” (Yeraltından Notlar, F. Dostoyevski)

 

         Günlük yaşamlarımızda, ilişkilerimizde, seçimlerimizde ne kadar özgürüz? Özgür irademizle mi; önceden belirlenmiş kuralların, inançların, koşullanmaların güdümünde mi yaşıyoruz? Davranış-bilimcilerin ortaya koyduğu gibi, daima en yüksek çıkarlarımız doğrultusunda hareket ediyorsak, neden hem kendimiz hem de çevremiz için yıkımı, kaosu, yok edişi seçiyoruz?

Dostoyevski’nin 1864 yılında yazdığı devrimsel romanı “Yeraltından Notlar”, özgürlüğü ve özgür iradeyi sorgularken, insanoğlunun yaratmayı seçtiği gerçekliğe lanet; o gerçekliği seçme özgürlüğüne ise övgü yağdırıyor. Yaşamın doğa kanunlarıyla yönetildiği rasyonalizmin karşısına, insanın ‘istediği gibi davranma özgürlüğünü’ koyuyor. Yirminci yüzyılda doğan varoluşçu edebiyatın öncüsü sayılan roman, insanın, aklın ve mantığın sınırına hapsolamayacağını söylüyor bizlere. Sınırların özgür iradeyi öldürdüğünü, yaşamı otoritelerin ve sistemlerin değil, ancak bireylerin anlamlı kılacağını savunuyor.

Bizlerin yani modern dünyanın özgür bireylerinin hükmettiği bir dünyada, neden işler yolunda gitmiyor? Özgür iradesine sahip çıkmayı bilen yirmi birinci yüzyıl insanı neden acının, sefaletin, yıkımın önüne geçip daima hayalini kurduğu o tatminkâr ve kusursuz yaşama bir türlü sahip olamıyor?

 Yanıt uzakta değil, insanın kendisinde, insan zihninin derinliklerinde saklanıyor… “Yeraltından Notlar” cesurca eleştiriyor insan zihnini. Okuru zihnin dehlizlerinde acımasızca dolaştırıyor, kusurlu doğamızı, yetersizliğimizi, hastalıklı yanlarımızı yüzümüze vuruyor. Yalnızca gerçekleri dile getirmek için yazılmış bu kara “itiraf”, okuru hiç acımadan derin bir karanlığın içine atıyor. Rahatlayın çünkü Yeraltından Notlar sizi bilmediğiniz topraklarda kaybolmaya çağırırken, yanınıza bir de pusula veriyor. Özgürlüğü kutsayan, özgür iradeyi aklın ve mantığın üzerine koyan bir pusula…

Modern toplumun bireyleri olarak bizler, yaşamlarımızı özgürce tasarladığımız savıyla doğuyoruz. Demokrasinin filizlendiği aydınlık bir coğrafyada yaşıyorsak, özgürlüğe doğuştan bir hak olarak sahip oluyoruz. Fakat sahip olduğumuz bu özgürlük, yaşamlarımızın dizginlerini teslim etmiyor bize. İnsanın özgürlüğe dair en büyük yanılgısı da burada başlıyor.

 Özgür bireyler olan bizler, günlük yaşamlarımızda durmadan isyan ederken buluyoruz kendimizi… Başkalarının belirlediği kurallara, dayatmalara, yerinden oynatmanın olanaksız olduğu güçlü yapılara; dünyada asla sonu gelmeyen sefalete, haksızlığa, acıya… Hukukun bize bahşettiği özgürlüğün tehdit edildiğine; varken yok edilip, yokken varmış gibi pazarlandığına şahit oluyoruz. Sınırların çok keskin çizildiği bir dünyada özgür irademizle yaşamakta, kontrolü elimizde tutmakta zorlanıyoruz. Yüksek çıkarlarımızı korumayacak iktidarlara oy verip, güvenilmez ilişkiler yaşıyoruz. Kendimize ya da başkalarına zarar verecek adımlar atıyoruz. Sahip olduklarımızı bilerek ve isteyerek, türlü şekillerde tehlikeye atıyoruz. İtiraf etmek istemesek de, bizler yüksek çıkarlarımızın değil, başka bir şeyin peşinden gidiyoruz: Bizler canımızın istediği gibi davranmayı, en yüksek çıkarlarımıza tercih ediyoruz. Aklın, mantığın takdiri yetmiyor bize. İsteklerimizin, arzularımızın peşinden ısrarla, tutkuyla koşuyoruz. Sözde özgürlüğümüzü önce kendimize, sonra dünyaya kanıtlamak, gönlümüzce hükmetmek istiyoruz. Çünkü aslında biz, özgür iradenin dizginlerini elimizde tutmuyoruz. Aksine, bize özgür alan bırakmayan döngülerde savrulup, özgür iradenin karşısında, yıkılmayan koca bir engel gibi dimdik duruyoruz. Yıkmaya çalıştığımız engelin ta kendisi olduğumuzun farkına dahi varmıyoruz. Peki nasıl ve neden kendi özgürlüğümüzü bizzat sabote ediyoruz?

İllüstrasyon: Korkut Akaçık

 

Romanın anti-kahramanı, bu sorunun yanıtını, yeraltı adını verdiği bir ruh ve bilinç halinden seslenerek veriyor bizlere. Kendini “hasta, huysuz, cazibesi olmayan biri” olarak tanımlıyor. Yaşamı boyunca biriktirdiği öfke, nefret ve hayal kırıklıklarıyla örülmüş, tam bir nevroz haliyle karşılıyor bizleri. Can sıkıntısıyla çekilmez hale gelen yaşamını, geçmişten bugüne öcünü alamadığı onca şeyin öfkesi ve depresyonuyla anlatıyor. ‘En yüceyi, en iyiyi” bildiğini fakat onlardan biri olmadığını itiraf ediyor. Bu nefret ve öfke dolu ‘itiraf’la kendini yerden yere vururken, bizi de çekiyor yanına; yeraltının dehlizlerinde kendisiyle birlikte yürümeye çağırıyor. Tanımadığımız, bilmediğimiz yabancı topraklarda, karanlıkta, el yordamıyla yürüyüşümüz böylece başlıyor.

Yürüdükçe öfkeleniyorsunuz ona. Kimi zaman onunla eğleniyor, kimi zaman ona acıyorsunuz. Neden sonra ona kızdıkça kendinize öfke duymaya, ona acıdıkça kendinize üzülmeye başlıyorsunuz. Kusurlarınızla, yetersizliğinizle, hastalıklı hallerinizle yüzleşiyorsunuz. Meraklanmayın, kimse duymuyor, görmüyor sizi… Siz yeraltının dehlizlerinde sessizce ilerlerken, bilincinizin derinliklerinde inşa ettiğiniz nefret ve öfke duvarlarının farkına varıyorsunuz. Duvarlar öyle kalın ve yüksek ki, kendi zihninizden dünyaya baktığınızda – ki dünyaya baktığınız yer tam olarak orası –  o duvarlardan başka şey görmediğinizi fark ediyorsunuz.  Yıllar boyu inşa ettiğiniz o duvarların, özgürlüğünüzün önünde devasa bir engel olarak durduğunu fark ediyorsunuz.

Kafalarınızın içinin özgür olmadığını, bu yüzden özgür olamayacağınızı böylece kabulleniyorsunuz. En çok da, isyan ettiğiniz kusurlu dünyanın mükemmel bir maketini içinizde taşıdığınıza şaşıyorsunuz. Dışarıda isyan ettiğiniz tüm o kuralların, yapıların, yargıların kusursuzca tasarlanmış bir maketini nöron ve sinapslarınızla, incelikle inşa etmişsiniz kendi içinizde. Yaşamlarınızı özgür iradenizle değil, bu insan icadı mükemmel mühendislik mucizesiyle yönetiyorsunuz.

Yolun devamı ise daha karanlık… Zihninizin içinde tutsak olduğunuzu kabullenmek gerektiğini anlamalısınız artık. Koşullanmaların, nefretin, öfkenin; öcü alınmamış onca olumsuz deneyimin zihninizi doldurduğu gerçeğiyle yüzleşmelisiniz. Hatta sizi bunların yarattığını bilmelisiniz. Şu an, tam da burada, bu yaşamda, ‘zihninizin yarattığı kişisiniz’ siz! Özgür iradeniz ise uzaklarda; zihninizin ötesinde; incelikli bir mühendislikle inşa ettiğiniz o yıkılmaz duvarların ardında… Zihninizin bu karanlık dehlizlerinde sıkı bir bahar temizliği yapmadan, özgür iradeden bahsetmenin olanaksız olduğu gerçeğiyle baş başasınız şimdi.

Anti-kahramanımızın, yeraltındaki adamımızın dolaştığı topraklardasınız artık. Onun gibi nevrotik, öfkeli, tepkili; bir o kadar da duyarlı, bilinçli ve berrak olmaya yakınsınız. Kendisinin bizzat söylediği gibi yepyeni bir gerçeği, zihninizin kısıtlı olduğu gerçeğini kavramaktasınız.

“Akıl sadece akıldır ve insanın akli kabiliyetlerini tatmin eder; istek ise tüm yaşamın yani aklı ve diğer her şeyi içeren tüm insan yaşamının yansımasıdır.”

İllüstrasyon: Korkut Akaçık

 

Yaşamınız boyunca, kendiniz için istediğiniz onca şeyi zihninizden bir bir geçirmeye başladınız. Kasten, zararınıza olacak, aptalca bir şey olsa bile, sırf akıllıca bir şeyler istemek zorunda hissetmemek için, en aptalca olanı istediniz kendiniz için. Çünkü yaşamınızı tasarlamayı; biricik yaşamanızın o yüce anlamını bulmak istediniz ve ne olursa olsun, bunu isteme hakkına sahiptiniz. Yeraltındaki adamımız gibi… Dostoyevski’nin yeraltı adamı, anti-kahramanı, ‘yaşamın anlamını bulma özgürlüğünün’ rasyonel olandan yüce olduğunu söylüyor. Tüm öfkesinin, nefretinin ve acımasız suçlamalarının altında, ‘insan yaşamını ve iradesini’ dokunulmaz ve eşsiz kılıyor. İnsanın, bulanık zihninden doğan “bulanık varlığını” yerden yere vururken, özündeki bu gerçeği yüceltiyor.

Zihninizin dehlizlerinde sessizce yürümeye devam ediyorsunuz şimdi. En kutsal değer olan özgürlüğünüzü haykırmak için neleri göze aldığınızı, alabileceğinizi düşünüyorsunuz. Sözde özgürlüğünüzü hastalıklı biçimlerde nasıl kanıtlamaya çalıştığınızı anımsıyorsunuz. Binlerce yıldır bu amaç için yaşadınız, güç kullandınız, yıktınız, yok ettiniz… Belki bir ulusu, belki bir şirketi ya da evliliğinizi… Bir salyangozu, bir ağacı ya da bir çiçeği… Davranışlarınızın büyüklüğü ve şiddeti ne olursa olsun, sosyologların, davranış-bilimcilerin tanımlamaya çabaladığı tüm o yüksek çıkarlarınızı boş verip, hepsinin ötesinde, tek bir çıkarın peşinde koştunuz: “…kendi öz iradenizin, tuhaf da olsa kendi öz kaprisinizin, çılgınlığa kadar varsa da kendi öz hayal gücünüzün…”

Bu çıkarı, “…insan soyunun mutluluğu için kurulmuş tüm sistemleri sürekli parçalaması nedeniyle harikulade” buluyor anti-kahramanımız. İnsanın kasıtlı olarak gerçeği çarpıtmaya merakından, kendi mantığını haklı çıkarmak için gözünü ve kulağını kapatmaya çoktan hazır olduğu gerçeğiyle eğleniyor

Ona hak veriyorsunuz; öfkeyle, alayla, acımayla yoğrulmuş bir empati duyuyorsunuz. Zihninizin derinliklerinden benliğinize uzanan yol iyice karanlık, iyice dolambaçlı şimdi. Fakat rahatlayın biraz; az ötedeki dönemeçte özgür iradenizle kötülüğü ve acıyı seçmediğinizin farkına varıyorsunuz. Özgür iradenizin dizginlerini elinize nasıl alacağınızı bilmiyorsunuz sadece. Zihninizdeki duvarlar yüzünden, ona ulaşamıyorsunuz. Sizi bu duvarların ardına tutsak eden ne bir başkası, ne dünya, ne de kader ne de dış koşullar. Kendinizi, zihninizin içinde kendiniz tutsak ediyorsunuz. Zincirlerin kırılıp duvarların yıkılması gereken yer tam olarak tam olarak kendiniz; kendi zihniniz, kalbiniz…

Özgürlüğünüz ise kutsal, dokunulmaz… İki artı ikinin dört ettiğini dahi kabul etmeyen anti-kahramanımızla işbirliği yapıyor zihniniz; kabul ederseniz yol biteceğinden, ardında karanlık bir boşluk ve amaçsız bir yaşam bırakacağından… Yola devam etmeyi böylece seçiyorsunuz. Uğruna yürünecek olanın, özgür iradenizin, sesinizin, benliğinizin peşinden gitmenin hazzını yaşıyorsunuz…

Nasıl yıkacaksınız peki zihninizin duvarlarını, nasıl ulaşacaksınız özünüze?  Bu kusursuz mühendislik mucizesini nasıl incelikle inşa ettiğinizi anımsayacaksınız önce; ve her bir tuğlayı kaldırmaya başlayacaksınız. Duvar örmekle geçirdiğiniz ömür kadar bir ömür daha harcayacaksınız belki. Eksik, yalnız, hasta ve kusurlu yanlarınıza ışık tutup tuğlaların altına bakacaksınız.

         Aklınız ve mantığınız, sizi aynı akıl ve mantıkla inşa ettiğimiz kalın duvarların arasından çekip çıkaramaz, biliyorsunuz artık. Bunu – tam da yeraltı adamımız gibi –  berraklaşan bilincinizle başaracaksınız. Kendi yeraltınıza bakmaya cesaret etmedikçe değişemeyeceğimiz gerçeğiyle yüzleşerek… Böylece yaşamınızın, özgür iradenizin dizginlerini elinize alacaksınız.

Yeraltınızın karanlığında korkmadan yürümezseniz, tünelin sonundaki ışığı belki hiç görmeyeceksiniz. Kendi zihninizin yarattığı kişi olmaya son verebildiğinizde ise, duvarların olmadığı, her şeyin mümkün olduğu olağanüstü güzellikte yeni bir dünya keşfedeceksiniz. Bu kez safi kendinizle, benliğinizle özgür iradenizle; yüksüz, tasasız… Ayaklarınızı yerden kesecek tarifsiz bir hafiflikle…

Okumadan geçmeyin:

Kaybolmuş Bir Ruhtan Kendini Bulmuş Bir Kadına: ‘Yaban’

Aslı Eti
Boğaziçi Üniversitesi Felsefe bölümü
İletişimci, yazar
Sanat Karavanı Yazarı

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Devamını oku:
Üsküdar’daki Gizemli Pencere Resimleri

Üsküdar'da bir gecede ortaya çıkan resimler, görenleri şaşırttı. Kısa bir süre sonra, müthiş 3 boyutlu resimlerin Pejac adlı sokak sanatçısının...

Kapat