Yüzyıllar Geçse de Kız Kardeşler Değişmez: Altered Carbon

Gelecekte bizi nelerin beklediği popüler bir merak konusu. Günümüzde muhtemel gelecek senaryoları üzerine birçok kitap, dizi, film üretiliyor. Bizi korkuttuğundan mı yoksa daha iyi olacağını beklediğimizden mi gelecek üzerine bu kadar kafa yoruyoruz bilinmez ama ortaya muhteşem yapıtlar çıktığı tartışılmaz bir gerçek. İşte Altered Carbon da bu yapıtların içinde sayılabilecek bir dizi. Bizi tam anlamıyla geleceğin içine alıyor ve hayal gücümüzün sınırlarını sorgulamamızı sağlıyor.

Altered Carbon, şaşırmayacağınız üzere bir Netflix yapımı. Bir sezonun bütün bölümleri bir günde yayınlanarak izleyiciye sunuldu. Richard K. Morgan’ın aynı isimli kitabından uyarlanmış olan dizi 10 bölümden oluşuyor ve görsel efektler açısından oldukça zengin.


Dizinin karakterlerine baktığımızda karşımıza çıkan ilk isim başrolümüz Takeshi Kovacs. Kovacs, yıllar sonra başka bir bedende başka bir dünyaya uyanır ve böylece olaylar başlar. Yıllar sonra dediğim de öyle 3-5 yıl değil; tam 250 yıl. Kovacs gayet kuvvetli, iş bitirici, zeki ve sert görünümünün altında biraz da esprili bir yapıya sahip. Kovacs, kendi zamanında ilk başta CTAC denilen bir kuruma hizmet ederken sonradan onlara karşı gelerek direnişçi Elçilere katılır. Elçi Kovacs, yakalandıktan sonra bedensiz olarak 500 yıllık hapis cezasına çarptırılır. Yıllar sonra başka bir bedende sıra dışı bir hayata uyandırılan Kovacs’in karşısına çıkan ilk isimlerden biri ise 250 yıl sonra bile var olan polis teşkilatının dedektifi Kristin Ortega’dır. Ortega, işi dolayısıyla sert olmaya çalışsa da bence duygusal bir yapıya sahip biri. Çağındaki insanlara göre ailesine, geleneklerine ve belki biraz da inancına bağlı bir insan. Tabi ki gelişen olaylar nezdinde bunların değiştiğini de görüyoruz.

Ortega’dan sonra Kovacs’in yeni hayatındaki bir diğer isim Laurens Bancroft. Kovacs’in uyandırıcısı, finansal desteği, patronu. Ve muhteşem kız kardeş Reileen. Küçük bir spoiler; diziyi izledikten sonra koca bir “Ah Rei değer miydi?” diyeceksiniz. Ana karakterlerin yanında; Poe -ki favori karakterim olur-, Vernon, Lizzie ve Ava Elliot, Quellcrist, Miriam Bancroft gibi isimlerin etkin olduklarını göreceksiniz.


Gelelim dizinin konusuna: 25. yüzyılda geçen dizide dünya günümüzden bir hayli farklıdır. Teknoloji gelişmiş demek yetmez tabiri caizse teknoloji “uçmuş” bir haldedir. En önemlisi de insanların kendilerini başka bedene nakledebilme teknolojisinin var olmasıdır. Bunun için enselerinde bir disk taşırlar. Uçan arabalar, parmak iziyle ödeme yöntemleri, vücuda tamamen uyumlu mekanik uzuvlar (el, kol vs.), gökyüzünün eğlence mekânları… Gökyüzü demişken gelişen dünyada statü uçurumları da alıp başını gitmiştir. Bulutlarda yaşayan Methler (benzetme yapacak olursak Rönesans’ın zengin aileleri gibidirler Mediciler vb.), yeryüzünde yaşayan “normal” insanlar ve yapay zekalar… Dünya bu haldeyken Kovacs, kendi cinayetini çözmesi için Laurens tarafından kurtarılır. Evet, yanlış okumadınız kendi cinayeti.

Yazının devamı spoiler içerir.

Kovacs, başta Laurens’in teklifini kabul etmez ama Laurens’in sunduğu imkanlar, o imkanlarla satın aldığı, sırtından düşürmediği sevimli pembe çanta ve hayalini gördüğü (ya da gerçeğiydi) kız kardeşi işi kabul etmesini sağlar. Cinayeti çözmeye çalışırken bir sürü olay gelişir ve sonunda Kovacs cinayeti çözer. Çözer ama çözmese daha mutlu olabilirdi sanırım. Çünkü olayın en derininde kız kardeşinin üst düzey kıskançlığı yani Kovacs’i Quell’den kıskanması yatmaktadır. Görüldüğü üzere isterse 21. yüzyıl olsun isterse 25. yüzyıl, kız kardeşlerin ağabeylerini yengelerinden kıskanmaları hiçbir zaman değişmiyor. Değişen tek şey kullanılan teknik. Kız kardeşi için yapacağı bir şey kalmayan Kovacs’in yarım kalan işlerini tamamlamak için yola koyulmasıyla ise dizi sonlanır.

Buradan sonrası için diziyle alakalı birkaç olumlu ve olumsuz eleştirim var. Olumsuz olarak; her dizi gibi bu dizide de kendi konusu dışındaki sahnelere fazla yer verilmiş. Neredeyse herkesi tamamen kıyafetsiz görüyoruz ve cinsellik içeren çok fazla sahne yer alıyor. Bunlar tabi ki hayatın içinde olan olaylar ama konu dışında bu kadar çok sahnenin yalnızca izleyicilerin ilgisini çekmek için kullanıldığını düşünüyorum. Görsel olarak bu kadar iyi olan bir dizinin buna ihtiyaç duyması bence üzücü bir durum. Diğer bir taraftan görsel efektlerin üst düzey olması bize dünyanın geleceği hakkında güzel bir tablo çizmiş. Tablo demişken bir Goya tablosunun kullanılması detayı da beni çok mutlu etti. “Çocuklarını Yiyen Satürn” isimli eser, tüm manasıyla Rei’nin evinin duvarında boy göstermekte. Bu tablo dizide ufak bir detaydır ama çok şey anlatır. Satürn, Yunan mitolojisindeki adıyla Kronos, bir tanrıdır ve çocuklarından biri tarafından tahtından edileceğinin kehanetiyle sarsılır. Gücü elinde tutmak Kronos doğan çocuklarını canlı olarak bir bir yemeye başlar. Eşi Rhea, son çocuğu Zeus’u Kronos’a vermez ve gizlice büyümesini sağlar. En sonunda Zeus gelir babasını yerinden eder ve kardeşlerini de babasının karnından çeker alır. İktidar zehirlenmesi mi yoksa ölecek olma korkusu mu Kronos’u çocuklarını yeme noktasına getirdi bilinmez ama bir tanrının bile ne hale gelebileceğinin en önemli göstergesidir bu hikaye. Tanrı bile kendine yenik düşüp çocuklarını yerken, Rei de ağabeyinin ondan uzaklaşacağını zannederek neden hain planlar yapmasın değil mi?


Bütün bunların yanına dizinin felsefesi, anlatıları, replikleri ve verdiği mesajlar oldukça düşündürücü. Gelişen teknolojiyle geleneklerin, inançların ve belki “insanlığın” kaybedilmesi gibi bir tehlikeye de atıf yapılmakta. Dizide beğendiğim birkaç repliği de paylaşmak istiyorum:

Bir bayram günüdür. Vernon yapay zeka Poe’ya:
-Bayramlar insanlar içindir, aile bağlarını güçlendirir. Senin anlayamayacağın şeyler.

Poe:
-Tek başıma geçirdiğim uzun yıllarda yalnızlığın muazzam işkencesini öğrendim. Delirdim, arada aklımın başımda olduğu uzun korkunç dönemler oldu. (1×4)

“Herkes yalan söylerken doğruyu söylemek sadece asilik değildir. Devrimci bir eylemdir. O yüzden doğruyu söylerken iyi düşün çünkü bu bir silahtır.” (1×5)

“İnançlarımız kim olduğumuzu biçimlendiriyor. İnanç kurtuluş da getirebilir yıkım da… Ama çok uzun bir süre yalana inandıysanız, hakikat sizi özgürleştirmiyor.” (1×8)

Beğendiğim replikleri paylaşarak ve diziyle ilgili yine detaylara dokunmadan şöyle bir üzerinden anlatmış biri olarak söylüyorum ki eğer izlemeyi düşünüyorsanız makalenin size yardımcı olmasını umuyorum. Çok beğeneceğinizin garantisini veremem ama kendi adıma fazlaca beğendiğimi söyleyebilirim. Diziye puanım 7,5/10.

Sevgiyle ve detaylardaki sanatla kalın.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Devamını oku:
2016’nın En İyi 10 Sergisi

The Telegraph’ın Gözünden Londra’nın 2016’da Ev Sahipliği Yaptığı En İyi 10 Sergi William Eggleston: Portraits: Nerede? Ulusal Portre Galerisi Kısaca:...

Kapat