“Ey Kör! Aç Gözünü de Düşlerden Uyan” / İhsan Oktay Anar

İnsan, bu dünyada sadece bedeniyle yer kaplamaz. İnsanı diğer canlılardan ayıran bir özellik olan düşünme eylemi de var olmasının diğer bir şeklidir. Düşünmek ve düşlemek, “ben buradayım!” demektir aslında. Var olduğunu kanıtlamaktır. Kendine ve dünyaya…

Bütün bunları düşünürken son dönemde elime geçen İhsan Oktay Anar’ın “Puslu Kıtalar Atlası” kitabı beni bu düşüncelerin derinine daldırdı diyebilirim. Kitap, düşünmenin ve düşlemenin sarmal bir zincir şeklinde birbirini takip ettiği bir örüntüyle kaplı. Tarihin ve felsefenin iç içe geçtiği fantastik bir roman. Bu yapının oluşmasında Anar’ın felsefe bölümü mezunu olması da etkilidir diyebiliriz. Romanın temelinde varlık felsefesinin, “Varlık nedir?” sorusunu ele almıştır.

“(…) kendi kendine, düş görüyorum dedi. Düş gördüğümden şüphe edemem. Düş görüyorum öyleyse ben varım ama kimim?”

Anar, romanında ezoterik bir tema işlemiştir. Yani, ele alınan düşüncelerin ehil durumda olmayan kişilerden ziyade sadece bunu iştirak edebilecek kişilere göre şekillendirildiği bir tema oluşturmuştur. Kısacası, romanı okuyup içerisindeki işaretleri hissedip görebilen kişilere ne mutlu! İşte onlar farklı bir dünyanın kapılarını çoktan aralamıştır.

“Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kafdağı’na varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?”

Romanı okurken, tıpkı romanın adı gibi puslu kıtaları bir bir dolaşmaya çıkıyoruz. Pusların içerisine saklanan dünyanın binbir halini, farklı insan suretlerini ve düşlerini gizlendikleri yerden çıkarmaya çalışıyoruz. Romanın sadece okuyucusu değil aynı zamanda kaşifi de oluyoruz. Cesurca bir keşfe dalıyoruz.

“Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu, yeterince cesur olmadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yol açmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma.”

Bu atlas, insana adeta puslu dünyanın içerisinde yol gösteren bir kılavuz.  Hem de insana cesaret veren ve her şeyin insan için olduğunu açıkça belirten. İnsanın yapmak isteyip de yapmadığı, gitmek isteyip de gidemediği, görmek isteyip de göremediği ve daha bunun gibi nice durumlar için bizlere adeta davetiye hazırlıyor. Dünyaya bir kere geldiğimizi düşünürsek oldukça cazip bir davetiye bu. Oysa bunun karşısında insanoğlu sadece korkularına yeniliyordu ve yapmak istediklerinden uzakta bir hayatta yaşıyordu.

“Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyordu. Bu yüzden daha rahat döşeklere daha leziz yemeklere ve daha eğlenceli dostlara sığınıyorlardı.”

Roman 1995 yılında yayınlanmıştır. O dönemde yapılan bu tespitler yaşadığımız dönem için de geçerli diyebiliriz. Sanırım ileriki dönemde de bu böyle sürüp gidecektir. İnsanoğlunun bazıları cesaretini toplayıp dünyayı bir şekilde dolaşırken kalan kısmı ise öğrenmekten korktuğu için sahte alemlerin içerisine dalıp gidecektir. Yaşadıkları mutluluğun, tatlıkları lezzetlerin, rahatına sığındıkları hayatların gerçek olmadığını bile bile yaşamaya devam edeceklerdir. Oysa ne olursa olsun hayat bir macera. Varlığımız süresince tattığımız kadarıyla var olan bir macera. Öyleyse bu bize sunulan bir nimet değil midir?

“Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk bu dünyanın şahidi olmaktı.”

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.