Albert Camus: Tersi ve Yüzü – Gizli Umutlar

Her insan kendine hayatın bir noktasında neden yaşadığını sorar. Bu varoluş arayışı süresince kimisi budizm, kimisi islam, kimisi ateizm ve başka felsefeler ile tanımlar kendisini. Sorarlar kendilerine ‘’Niçin yaşıyorum?’’, ‘’Niçin yaşamalıyım?’’. Eğer toplum içinde statünüz orta veya yüksek ise yaşamayı seçmek mantıklı olabilir. Ancak yoksulluk, acı, savaş, yalnızlık, kaygı, korku ile devam eden bir hayatı insan neden sürdürmeye devam eder?

“Doğal bir ilgisizliği düzeltmek için, sefalete de, güneşe de aynı yakınlıkta bulunan bir noktaya yerleştirilmişim. Sefalet güneşin altında ve tarihte her şeyin iyi olduğunu inanmamı önledi; güneş de tarihin her şey olmadığını öğretti bana.”

Sefalet içinde, bir pencereden iki dünya savaşı görmüş; kadere başkaldıran insan Camus. Ondaki bu başkaldırı yürekten doğmuş, tenden fışkırmış, fikrin ve aklın iş birliği ile de devrime dönüşmüştü. Onun için zorluklar karşısında ‘’umut’’ yoktu, ‘’gizli umutlar’’ vardı. ‘’Bilmiyorum’’ der bolca tekrarla; ‘’Bu dünyanın kendini aşan bir anlamı var mı, bilmiyorum.’’ Bunca şeyin akıl ile kavranabileceğine inanmaz, insanüstü olduğunu söyler. Ancak sonrası hakkında bir şey söylemez, gerisi umutsuzluk ve keşmekeştir. Bu yüzden basit ve bilinçli yaşamalı insan. Ve uyumsuz olmalı zihin, olmalı ki umutsuz yani ‘’özgür’’ kalabilsin. Peki, Camus umutsuz muydu? Evet ama ‘’gizli umut’’ fışkırıyordu. Eserleri samimiyete, gerçekliğe verdiği değer sonucu ‘’umut’’suzluğun tablosu olurken; bu tabloda özlemlerini yansıttığı fırça izleri de görülüyordu. O fırça izlerinden biri;

“Bir adam çevresine dalmış, bir başkası mezarını kazıyor: nasıl ayırmalı onları? İnsanları ve saçmalıklarını? Ama işte gökyüzünün gülümsemesi. Işık kabarıyor, yaz pek mi yakın? Ama işte sevilmesi gerekenlerin gözleri ve sesi. Tüm devinimlerimle dünyaya, tüm acımam ve tüm minnetimle insanlara bağlıyım. Dünyanın bu tersiyle yüzü arasında bir seçim yapmak istemiyorum, seçmesini sevmem.” 

Camus’nün bu yazımlarına sıkça rastlarız ve o der ki; ‘’Bir insanın yapıtları, çoğu zaman özlemlerinin öyküsünü çizer.’’ Öyleyse hayatlarımız yapıtlarımızsa, özlemlerimiz umutlarımız haline gelmez mi? Yukarıda ki alıntılandığım pasaja baktığımızda; ‘’İnsan kesin olarak bildiği ile yaşamalıdır. ‘Umut etmek’ yalan ile yaşamaktır.’’ diyen bir adamın, güneşten beter ‘’umut’’ saçtığını görürüz. Peki tüm bu ‘’umut-umutsuzluk’’ arası git gelin sonucu nedir? Samimiyettir. Bir çoğumuz farkında olmadan onun soruları ile meşgul olup (‘’Neden varım?’’, ‘’Neden yaşamaya devam ediyorum?’’ vb.), sonunda olumlu, olumsuz sonuçlara varsak da yaşamaya devam ediyoruz. Tablolarımızı, özlemlerimizi yansıtan fırça izleriyle dolduruyoruz, umut ediyoruz.

 

Yazan: Şafak Gülpınar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.