Amerikan Rüyası

Uzun zamandır gitmek isteyip de New York’a her gittiğimde bir türlü denk getiremediğim Moma Müzesi’ni çok yağmurlu bir günde ziyaret etme imkanı buldum. New York’un çılgın soğuğundansa yağmurlu halini tercih ederim aslında.

Ben isterim ki bu yazı sadece sanat alanında uzun yıllar eğitim almış, sanat tarihi bilgisi iyi olan insanlar için değil de, herkes için olsun.

Bu arada yanlış anlaşılmak da istemem, çünkü açıkçası o ağır buram buram sanat kokan filmleri de çok severim. Marcel Duchamp’ın Pisuvar’ına bayılırım mesela. Bir ara onları da neden sevdiğimi başka bir yazı da anlatacağım.

  O zaman tekrar Moma’ ya dönelim. Açıkçası Moma, uzun zamandır gittiğim müzeler arasında beni en çok tatmin edeni oldu. Çünkü resim seçkileri açısından bana hitap eden bir müzeydi. 5 yıl lisans 2 yıl yüksek lisans olmak üzere 7 yıl resim okuyunca sanırım klasik eserlerden biraz yoruldum. Moma, bir çağdaş sanat müzesi olarak bütün sevdiğim sanatçıları bir araya toplamıştı.

Moma maceram nasıldı dersek; öncelikle müzenin girişinde sizi kocaman bir Miro resmi karşılıyor. (Bu arada inanılmaz kalabalıktı, hani bizim pazar yeri gibi dediğimiz cinsten. Hatta ben kapanışa yakın bir saatte gittim ama yine de akın akın insan geliyordu diyebilirim.)

        

Sonra en sevdiğim Picasso geldi. Bütün eğitim hayatım boyunca bana öğretilen ve sonsuz katıldığım şey hep şu oldu: “Önce gerçek olanı öğren, sonra istersen boz ve kendi tarzını yarat.” Ama önce bir gerçek objeyi, insan figürünü öğren sonra onu boz. Picasso bunu yapan en önemli örnek. Picasso bu soyut resimleri yapmadan önce pembe ve mavi dönemini geçiriyor ki o dönemde yaptığı tüm resimler çok gerçekçi. Resmettiği insanların 3 gözlü değil de 2 gözlü olması gibi. Sonra o kadar çok bire bir olanı yapıyor ki, artık onları bozmaya karar veriyor. Yeni bir şey yaratma gereksinimi. Bu formu daha farklı nasıl gösterebilirim diyor ve işte onun kübizmi tam da bu noktada başlıyor. Daha kübik ve farklı formlar.

Bugün insanların bakıp da ‘ben de yaparım bunu’ dediği çocuk resimleri için Picasso’ya ‘ama siz bunu sadece 10 dakika da yaptınız’ dendiğinde o: “Hayır 10 dakika değil 40 yıl artı 10 dakika” diye cevap veriyor. Yaptıklarımın ekmeğini yiyorum diyor aslında. Ben de bu yüzden çok severim Picasso’yu.

Birkaç güzelim Picasso eserinden sonra Mattise geldi. Henri Mattise bence renkleri en iyi kullanan ressamlardan biri. Rengin hangi duyguyu anlatacağını çok iyi biliyor. Birçok ressam gibi kadın hayranı, o yüzden birçok resminde kadın figürü görülüyor. O da aslında resmin hakkını verenlerden. 84 yaşında ölen Mattisse, ölene kadar tekerlekli sandalyesinden sopa yardımıyla resim yapan tutkulu bir ressam. Hiç resmin yanında fotoğraf çektirmek gibi bir huyum olmasa da sanırım o kadar çok seviyorum ki Matisse’i, fark etmeden yan yana fotoğraf çekilmişim.

Vahşi doğanın renklerini kullandığı için Fovizm akımının temsilcisi olarak bilinir Mattisse. Picasso gibi o da renklerle ve perspektifle oynar. Bize gerçek diye öğretileni bozar ve kendi gerçekliğini yaratır.

Moma’da daha nicelerinin yanı sıra, iyi bir filozof olduğu düşünülen Rene Magritte’in de eserleri vardı. Biz Magritte’i tuval uzerine ‘Bu bir Pipo Degildir’ yazan resmi ile biliriz. Çünkü o aslında bir Pipo değil, Piponun resmidir.

Magritte’in bütün eserleri bulmaca gibidir, zekasını ve bakış açısının farklılığını resimleriyle haşır neşir olduğunuz zaman anlayabilirsiniz. Nesnelere yeni anlamlar katar. Onun da eserleri dünyanın birçok yerine dağılmış durumdadır. Paris’te, Londra’da ve Brüksel’de eserlerine rastlayabilirsiniz.

Müzenin bir diğer kısmında sadece bir tane küçük Salvodar Dali resmi ile küçük bir Frida Kahlo resmini yan yana koymuşlar. İkisi de çok sevdiğim ama Frida’yı kadın olmasından dolayı daha bir sevdiğim sürrealist ressamlar…

Frida’nın bence birçok sanatseverin hayatında yeri büyük. Çünkü hikayesi farklı ve gerçekten cesaret verici. Duygularını sanat dışında başka bir yolla anlatamayacağını anlayabildiğimiz bir ressam Frida Kahlo. Kelimenin tam anlamıyla tutkulu ve isyankar bir ressam… Yaşadığı kötü dönemlere rağmen asla resim yapmayı bırakmamış, güçlü bir kadın. Meksika devrimi döneminde yaşayan komünist parti üyesi ve birçok eylemde adı geçen kadın aktivist. Resim tutkusu gibi diğer Meksikalı ressam Diego Rivera ile çok tutkulu bir aşk yaşıyor. Ona olan sevgisini ve tutkusunu da resimlerinde görmek mümkün. Geçirdiği trafik kazasından dolayı vücudunun büyük bir bölümünü kullanamıyor ve o halde bile resim yapmaya devam ediyor. Salma Hayek’in Frida’yı canlandırdığı, ressamın hayatını anlatan filmi izlemenizi de ayrıca tavsiye ederim.

Tabii ki bir diğer sanatçı, Amerika’nın medarı iftiharı olan Andy Warhol. Andy Warhol demişken, herkese ‘New York Modern Sanat Düşüncesini Nasıl çaldı?’ kitabını okumayı tavsiye ederim! Kitapta; Amerika’nın modern sanatı Paris’ten, Avrupa’da yaşanan kaostan yararlanarak nasıl aldığını ve kendi üretimiymiş gibi gösterdiği anlatılıyor. 1950’lerde Amerika’da modern sanatın geliştiğini düşünürsek bu kitapta söylenenler çok da yanlış görünmüyor.

Andy Warhol’a dönecek olursak, Warhol; Pop sanat akımının kurucusudur. Her şeyin popüler kültürün bir ürünü olduğunu savunur ve seri üretim ile aslında sanat nesnesinin tek olma halini yok etmek ister. Dönemi içinde gayet başarılı olur. Bugün hala etkilerini hayatımızın her yerinde görmeye devam ediyoruz. Reklam afişleri onun ulaşmak istediği noktaya iyi bir örnek. Bir de pek çoğumuzun karşısına çıkan Marilyn Monroe ikonu. Farklı renkler ve filtreler kullanarak Marilyn Monroe gibi bir ikonu aslında günlük hayatın bir nesnesi haline getirmeyi hedeflemiş ve başarılı olmuştur. Daha birçok ünlü yüzü yaptığı serigrafi baskılarda kullanmıştır.

Tabii ki anlatılacak konuşulacak daha çok sanatçı vardı Moma’da ama bu gidişimde benim en çok aklımda kalan sanatçılar yukarıda bahsettiklerim oldu. Her yeni gidiş, hep yeni bir keşif… Eminim 2 hafta sonra tekrar gezsem daha başka sanatçıar aklımda kalacaktır. Benim için sanat, gerçekten kolay olmayan hayatlarımızın içinde gülümseme ve umut sebebi. Eğer sizin için de öyleyse, karşınıza hayatınızın her anında çıkması dileğiyle…

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Devamını oku:
‘Aynı Şeylerin Oyunu’ 22 Ekim’de Sahnede!

Kabile Sahne'nin yeni oyunu 'Aynı Şeylerin Oyunu', 2. Kadıköy Tiyatro Şenliği'nin ardından 22 Ekim'de Moda Sahnesi'nde seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Barış...

Kapat