Bilge Karasu’da Varoluşçuluğu Yeniden Yorumlamak

“Unutmuş değil; hatırlanacak bir şey yok…”

Bilge Karasu, postmodern Türk yazınında belki de hiç görülmemiş biçimde kırılma noktası yaratan en önemli isimlerinden biridir. Karasu’yu yazın içinde bu denli önemli kılan temel unsur, bir yazar olarak “felsefe”, “psikoloji” ve “sosyoloji”yi edebiyatla harmanlamayı başarmış olmasıdır. Yazar bireyin iç dünyasını, korku, şiddet, tutku, ölüm, baskı ve inanç çatışması gibi konuları kendine özgü simgesel bir dille yansıtmış, eserlerini inceleyen pek çok okur dil içine gizlenmiş bu yapıda kendinden birer parça bulmuştur. Dili çok da aşina olunmayan bir yapıda kullanması anlaşılırlığı bir kat zorlu kılsa da, Bilge Karasu için bizi varlık ve hiçlik arasında diyar diyar gezdiren bir sofudur demek abartılı olmaz herhalde.

“Vakit bol bundan sonra.Vakit çok. Ölmek için de bir şeyler yapmak için de vakit bol, çok, çok bol. Bolluğun değeri, anlamı olmayacak ölçüde bol. Ne yapmalı bu vakti? Bir şeyler yapmalı bir şeyler kurmalı. Ama kurmak… Kurmak için ,kurmak gücünü bulmak için…”

(Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı)

Karasu 65 yıllık yaşantısı boyunca eserlerinde modern bireyin toplumda yaşadığı karanlık dünyanın yansımalarını “Kafkaesk”, “çok katmanlı” ya da “metaforlarla örülü” bir dil olarak tasvir edebileceğimiz biçimde kaleme alarak bu yönüyle çağdaşlarından farklı bir ölçüte ulaşır.(1)

Yazar, postmodern edebiyatın hemen hemen tüm özelliklerini eserlerinde incelikle işlerken, bireysel varoluşun sancılarını da yine silik bir varlık düzleminde ele almayı bırakmaz. Onun eserlerine sinen varolma sancıları yer yer yerini sanrılara bırakır. Fakat bu sanrılar gözle görülemeyen elle tutulamayan yalancı birer sanrı olarak kalmazlar. Ete kemiğe bürünerek okurun iç dünyasında  soru işaretleri yaratır:

“Garip değil mi yaşamımızı nasıl kurduğumuz ?
Bir iplik parçası, bir çivi, bir mantar, bir kâğıt, bir paçavra, biraz toz, birkaç hiç…
Bir araya gelir bunlar, adı “bir yaşam”olur.”

(Göçmüş Kediler Bahçesi)

“Birkaç hiç” derken neyi kasteder Karasu? “Hiç” daima parçası olduğumuz bir kavram mıdır? Hiçi mi yaşarız yoksa hiçlikte mi yoğruluruz? Peki bütün bu anlam arayışı içinde “yaşam”ın kendisi ve “birey olma”ne anlama gelmektedir?

Bu noktada yazar yazma işlevini askıya alarak bir filozof hüviyetine bürünür ve biz, öz ile varoluş arasındaki köprüde düşünmeye başlarız. Özellikle Ritter’in yaptığı varoluşçuluk tanımı Karasu’nun eserleri için son derece etkileyici bir tanımdır.

Alman filozof Joachim Ritter’e göre varoluşçuluk “köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, toplumda yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren” bir felsefedir. Bu felsefe daha çok, “toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın manasız bir varlık haline geldiği, kendi kendisini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği yerde” ortaya çıkar. Özellikle savaş ve bunalım ertesi yılları bu çıkışın keskinleştiği, göze battığı dönemlerdir” biçiminde tanımlanır.(2)

“Yalnızım yalnızım yalnızım diyor içinden. Ya da içinde başka biri böyle söylüyormuş gibi oluyor.”

Karasu’nun eserlerinde yankı bulan bu tip eksi kutuplu bir varoluşçuluğa Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli”nde, Kafka’nın “Dava” ve “Dönüşüm”ünde, Sadık Hidayet’in hemen hemen tüm romanlarında ve Dostoyevski’de rastlamak mümkündür.

Bu noktada Sartre’in itinayla yakıştığı varoluşun imkanı için özgür iradenin dolayısıyla özgür bireyin varlığı düşüncesinin üzeri kara bir kalemle çizilir ve varoluşa yeni bir perspektif kazandırılır. Fakat Sartre’in olumladığı “varoluşun (yani fiziksel subjenin) özden önce geldiği, “öz”’ün yaşam boyunca (Locke’un Tabula Rasa’sının bir destekleyicisi olma niteliği taşır) edinilen tecrübeler ve bireyin yaptığı seçimler sonucu kendini var ettiği düşüncesi 20.yüzyıl için tam bir mihenk taşıdır diyebiliriz.

Öte yandan yazarın felsefeye dair pek çok kavramı bünyesinde bulduran “Gece”adlı sosyo-politik izler taşıyan romanında ise bireyin kaybı üzerinden toplumların trajedisi anlatılır. Karasu, romanıyla sadece bu coğrafyaya değil, totaliter rejimin vuku bulduğu ve yozlaşmaya giden tüm coğrafyalara seslenir ve bu sesten eleştiri okları yükselir:

“İnsanlar, gitgide, istediklerine, dilediklerine inanmakla yakındıklarını, düşünüp yaratmayı, ölçünmeyi, olanı biteni görmeğe çalışmayı, yavaş yavaş bir yana ittiklerini daha fark etmiyorlardır belki de. Bunun farkına varmağa başladıklarında ise ortalık iyice kararmış olacak. Sabahları güneş yeniden doğar gibi olsa da, ortalık yeniden aydınlanır gibi olsa da gecenin karanlığı bütün bütün dağılmayacak hiç.”

Eser boyunca bu eleştirinin doğruluğu ve yerindeliğiyle sarsılan okur, eserdeki yoğun örüntüye rağmen romana daha güçlü bağlarla bağlanır ve anlatının içine karışır, özdeşleşir.

Eserin sonlarına doğru ise etiğin “doğru nedir?” sorusuyla okuru başbaşa bırakan yazar nihayetinde doğrunun öznel bir süreçten geçerek var olduğunu, bu sebeple evrensel bir doğrunun var olamayacağını söyler.

Karasu için doğrular görecelidir ve göreceliğin olduğu yerde tek bir doğrunun varlığı mümkün kılınamaz.Bu noktada yazar, tüm farklılıklara rağmen yaşam içinde bu öznel doğruların bir zenginlik olduğunu ve toplumu iyileştirmek adına olumlu bir etkisi olduğunu dile getirir. Eser baştan sona kaleme alındığı dönemin sosyal yaşantısına ayna tutarken, yazar: “Her güzellik, her zenginlik, renkli bir taş olmaktan öteye geçmeksizin, öbürleriyle bir araya gelerek bir örüntü oluşturmalı benim dünyamda; hepimiz birden konuşmalıyız.” (3) diyerek birlik ve bütün olmanın onun için ne anlama geldiğini tanımlar.

Bizler, dünyaya farklı bir gözle bakmak ve yorumlamak isteyen herkesin Bilge Karasu okuması gerektiğini düşünüyor ve yine onun tabiriyle okurlarını “Yaşamağa, her şeyden önce çözülmeğe başlayan dil”inin bütünsel evreninde “kaybolmağa” davet ediyoruz.

Kaynak: (1,2,3) )1

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.