Bir Çığlıkta Bin Ses: Kadınlar

“Klee’nin Angelus Novus isminde bir tablosu vardır. Bu tabloda, gözlerini ayırmadan üzerine düşünmekte olduğu bir şeyden uzaklaşmak üzereymiş gibi duran bir melek resmedilmiştir. Gözleri dimdik bakmaktadır, ağzı aralıktır, kanatları da açılmıştır. İşte tarihin meleği de böyle görünmelidir. Yüzü geçmişe dönüktür. Bizim bir olaylar silsilesiyle karşılaştığımız yerde, o ayağının ucuna savrulan üst üste yıkıntılardan oluşan tek bir felaket görür. Melek kalmak isteyecektir, ölüleri uyandırmak ve parçalanmış her şeyi bütünlüğe kavuşturmak isteyecektir. Ama cennetten bu yana bu fırtına esmektedir; fırtına meleğin kanatlarını öylesine şiddetle yakalamıştır ki artık kanatlarını kapatamaz. Bu fırtına karşı konulmaz bir şekilde, meleği arkasını dönmüş olduğu geleceğe doğru savurmaktadır, önünde kalan yıkıntılar yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bu fırtına, bizim ilerleme dediğimiz şeydir.” diyor Walter Benjamin Parıltılar adlı eserinde.

Yazımıza onun Tarih Meleği’ne dair tanımlamasıyla başlamayı seçmemizin nedeni bugün konu edineceğimiz, günümüzün de bir parçası olan kadın mücadelesinin geçmişten bugüne hangi köklerden uzandığını daha iyi şekilde açıklamayı amaçlamaktır. Çünkü tarih anlatılanın aksine baskın olanın ve güçlü olanın hikayesini anlatmaz. Tarihe yüklenen asıl misyon acı çekenin, ezilenin ve hikayesini asla anlatamayanların sesi olmaktır. Bizlerin de amacı bugün 8 Mart’ı 8 Mart yapan kadınlar aracılığıyla geçmişe ışık tutmak,geçmişi ve günümüzü aydınlatmaktır.

En baştan başlamak gerekirse önce bugünü bu denli önemli kılan nedenler üzerine düşünmemiz gerekir. 8 Mart’ın tarihçesinde dair pek çok hikaye bulunsa da hepsinin temelinde kadınların eşit haklar için verdiği mücadele olduğu son derece açıktır. Elbette kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak için verdiği mücadelenin kökeninde işçi hareketinin de önemini vurgulamak gerekmektedir. Uzun çalışma saatleri, düşük ücret ve insanlık dışı çalışma koşulları sebebiyle fabrikalarda çalışan emekçi kadınların 1857 yılında çıktığı bir grevle kadınların belki de en etkili hareketlerinden birini tarih sahnesine dahil olduğunu görüyoruz.Bu grevle birlikte Amerika’daki işçi  mücadelesinin hayati bir boyut kazandığını da söylemeliyiz. Kadınların ayaklanması işçiler arasında güçlü bir birliğin doğmasına ortam hazırlamış ve böylece bugün bile adından söz ettiren köklü dayanışmanın temelleri atılmıştır.

Fakat aynı şekilde bu olayları izleyen kronolojik tarihte, haklarını arayan bu kadınların bir tekstil fabrikasına kapatılıp, çıkan yangında hayatlarını kaybettiklerine dair önemli bir bilgi daha bulunmaktadır. Nitekim günü bir kutlama gününden ziyade bir anma ve unutulanı hatırlama günü kılan da budur.

8 Mart’a dair bilgilere çeşitli kaynaklardan ulaşmak mümkün. Bu sebeple bugün yazmayı tercih edeceğimiz şey çok daha bize özgü, çok daha yaralarımıza dokunan ve yüzyıllardır süregelen ‘kadın sorunu’nun nedenlerini irdelemektir. Nitekim daha önceki yazılarımızda sık sık zikrettiğimiz gibi toplumun ikincil plana attığı kadınlar olarak, eril yönetimin mevcudiyet gösterdiği her alanda sesimizi duyurmak bugün nefes almak kadar doğal bir olgu haline gelmiştir.

Yüzyıllar boyunca çeşitli coğrafyalardan, çeşitli sınıflardan kadınlar kimliklerini kabul ettirmek için büyük bir cesaretle sisteme başkaldırmış ve gerek meydanlarda gerek var olabildiği kısıtlı kamusal alanda sesini duyurmuştur. Lakin kadınların uzun yüzyıllar boyunca sistemle içinde bulunduğu bu karşılıklı mücadelede kadın daima kaybeden olmaya zorlanmıştır. Toplumsal cinsiyet algısı ve yaşamın içinde kadının ev dışında daha aktif bir rol alması daima büyük bir problem olarak görülmüş ve kadının yeri ev olarak belirlenmiştir. Fakat hatırlatmak istediğimiz çok mühim bir detay daha var: “Kadınlar onları kapatmak istediğiniz bu dört duvarlı ev adı verilen hapishaneden çok daha fazlasını hak ediyor.”

Bugün yazdığımız ve günün önemini vurgulamak için bilhassa özen gösterdiğimiz bu yazı bizim için bir çığlık niteliği taşıyor aslında. Bu çığlığın sadece zorlu mücadeleler sonucunda hayatını kaybetmiş kadınların anıldığı günlerde değil, bir kadının can vermeden önce de atılması gerektiğini temenni ediyoruz. Bu 8 Mart için de aynı dileklerde bulunuyoruz çünkü artık sesimizin duyulmasını istiyoruz.

Yazımıza Benjamin’in Tarih Meleği ile başlamıştık. Geçmişte hayatını kaybeden, bir kadın olduğu için yaşamı değersiz görülen tüm o insanların sesi olmak istemiştik. Çünkü bugün yaşamak için atılan her çığlığın, her haykırışın yarın bir kadının hayatını kurtarabileceğini biliyoruz. Çünkü her gün ve hatta belki bugün bile yaşanan ve yaşanacak olan bir kadın cinayetini durdurmak için kadınların sesi olmak zorunda olduğumuzu biliyoruz. Çünkü kadın olmanın ne demek olduğunu biliyoruz.

Toplumlara şu mesajı iyi vermek gerekiyor, bir toplumda “kadın cinayetleri”son bulmuyorsa toplum en hayati damarından hasar almış ve ölmek üzere demektir. Ataerkil sistemin en büyük çelişkisi de burada yatar. En büyük rakibi olan kadını yok etmeyi amaçlar ama bu yok oluş kendi sonunu hızlandıran süreci başlatır.

Bugün kadınlar her 8 Mart’ta olduğu gibi yine hakları için sokaklara çıkıp haykıracak ve bu kez bir fark yaratmayı umacaklar. Fakat zihniyetimizi değiştirmediğimiz, sterotiplerimizin dışına çıkmadığımız ve cinayetlerin suçlusu olarak gerçek zanlıyı görmediğimiz sürece ne yazık ki bir fark yaratmak zor olacaktır. Artık kadın’ı Beauvoir’in tabiriyle bir “döl yatağı”ndan fazlası olarak görmemiz gerekiyor. O, herkesin bilinçsizce ötekileştirdiğinin aksine dünyada mükemmel işlere imza atacak bir varlıktır. Baskılanmışlığı belki de en yoğun yaşayan bir başka yazar Virginia Woolf ise bu konuda kadının bir ayna işlevi gördüğünü vurgulamıştır. Ona göre erkekler kadınlara bakar ve onlara baktıkça kendilerini yüceltir, bu yüzyıllar boyunca değişmemiş bir durumdur. Yani ataerkilitenin en büyük güç kaynağı yine kadındır. Kadını bir tüketim nesnesi haline getirip onu toplumun dışına iter ve tüm sorumluluğu yabancılaşan bireylere yükleyerek onları suçlar.

Peki bizler ne yapmalıyız?

Rahat koltuklarımızda oturup dünyanın ellerimizden kayıp gitmesini izlemek yerine her an daha iyi, daha bilinçli insanlar olmak için cehaletle, kötülükle ve sistemin dayattıklarıyla mücadele etmeliyiz. Cinsiyet, din, dil, ırk ayrımına son verip “öteki” olmanın anlamı üzerine düşünmeli ve eylemlerimizin doğruluğunu gerçekçi biçimde sorgulamalıyız. Her şeyin altında yatan tek gerçek her birimizin insan olduğu ve ortak değerlere sahip olduğumuzdur.

Umuyoruz ki bu 8 Mart bir şeylerin değişmesine kapı aralar ve biz kadınlar daha özgür yaşamanın mümkün olduğu günlere adım atabiliriz. Umuyoruz ki yarın sabah diğer tüm sabahlardan farklı olur ve güne bir kadının daha can verdiğini duyarak uyanmayız.

Kurtaramadığımız her bir kadından özür dileyerek yazımızı sonlandırırken, ruhlarının daha temiz bir dünyada huzur bulmasını diliyoruz.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.