fbpx

Bir Çınarın Yeşil Olma Kavgası / Vedat Türkali

 “Fili tuttukları yanıyla tanımlayan körleriz.”

Karadeniz’in suyu hırçındır, bilenler bilir. Az sonra bahsi geçecek olan ünlü romancı, senarist ve tiyatro yazarı Vedat Türkali’de; 1919 yılının Samsun Mayıs’ında dünyaya gözlerini açtı. Yaşamı boyunca kırkın üzerinde senaryo, üç sinema filmi, dört tiyatro ve sekiz romana imza attı. Büyük ustanın 1987’de BBC Türkçe’ ye verdiği röportajdaki şu sözleri yaşamının özeti niteliğindedir:

‘Özgürlük isteyen insan, özgürlüğü kullanmak yürekliliğini gösterebilmedir. Aksi takdirde özgürlüğe layık olunmadığına inanmaktayım. Ben bir yazarım, düşündüğüm gibi davranırım. İpotekle, izinle değil yurtdışında konuşmaya kalkışmak, dışarıya adım bile atmam’

Gerçekten de, yapıtları ve işlediği konular itibariyle Türkiye’nin en çalkantılı siyasi süreçlerinde bile kalemine sarılmaktan, üretmekten ve inandığı doğruları dillendirmekten vazgeçmedi. Onun yaşamı yalnızca bir insan ömründen ziyade Türkiye’nin 97 yıllık tarihi olarak da değerlendirilebilir. Türk aydınının çıkmazlarını, kavgalarını romanlarına taşıdı. Romanlarında en dikkat çeken şey ise; aydın olmanın verdiği sorumluluklarla, sokaktaki insan olmanın zayıf yanlarına yaptığı vurgulardı. Türkali’nin romanları aydın insanın sıradanlığına, iç hesaplaşmalarına, ideolojik çıkmazlarına büyüteçle bakmanızı sağlar ve bunu yaparken romanını bir belgeselci edası ile kaleme alır.

Yalancı Tanıklar Kahvesi’nde de yazar çalkantılı bir süreç içerisindeki kahramanların değil, sıradan bir devrimci gencin kendi hesaplaşmalarını, bir iç dökümü tadında ortaya koyar. Altmışların, yetmişlerin devrimci çocuklarının ideolojik sıfatlarından, kahramanlıklarından arınmış; kendi benlikleriyle savaşını romanına taşımıştır. Bu anlamda, Remarque’a benzeyen bir tekniği kullanır. Kahramanlardan ziyade, tüm çalkantının ortasındaki niteliksiz, zayıf taraflarına yoğunlaşır insanın. Romanlarını diğerlerinden ayıran en önemli nokta da budur aslında. Tüm ülke büyük bir siyasi yoğunluk içerisinde debelenirken kahramanları konuşmak kolaydır. Ölümlerin istatistiklerini yapmak, ideolojik terimlerle süslü kahramanlar yaratmak kolaydır. Peki, genç bir adam o süreçte kendi içinde neler yaşar?

Kitap, dili ve anlatısı ile din ve siyaset ilişkisine farklı gözlerle bakmanızı sağlayacak ansiklopedi kıvamında ilerliyor. Türkali’nin romancılığı bu anlamda öğreticilik ve edebiyatın iç içe geçişine güzel bir örnek teşkil ediyor. Orta Doğu’daki siyaset üzerine önemli isimlerin yaklaşımlarına da yer veriyor. Okuyucuya ‘Aydın’ nerede durmalı sorusunun yanıtını vermese de, bu sorgulamalara götürüyor.

“Dediğin doğru, halk uyuyor! Can alıcı noktaya bastın parmağını. Ekmeği çalınanlar uyuyor. Tek umudu Allah’ ta! O yolu da dinli, dinsiz eşkıyalar tutmuş! Uyutanlar da onlar. Halkı koyun etmişler! Çobanlar kurtların ortağı. Köpekler kuduz! Ne halt etsin bu halk?”

Kitabın baş karakterlerinden Muhsin üniversitede tanıştığı Salih aracılığıyla: Hak, emek, sınıfsal mücadeleler ve eşitlik kavramlarının arasında bulur kendini. Feodalliğin soyunu sürdürecek bir erkek evlat olmakla, devrim hayalleri kuran üniversiteli olma arasında sıkışıp kalır. İnandıklarına duygusallıkla bağlı olduğu için, sorgulamayı kendine bir hakaret olarak algılar. Kitapta en yakın arkadaşı eylemselliği ile ön plandayken, Muhsin kendi içinde öyle karmaşıktır ki, son ana kadar kararsızlığıyla okuyana kızgınlık hissi verir. Muhsin kitaptaki rolüyle ‘çelişki’yi temsil eder aslında. Türkali bunu bilinçli olarak yapar, okuyucuyu psikolojik gerçekliğiyle yüzleştirir.

“Dinmiş, ulusmuş, sınıfmış; sonunda herkes birbirini öldürüyor. Bu saçma kavgalara dayanacak gücüm de yok! İstemiyorum da böyle bir gücümün olmasını..”

Kitap boyu sürgit çelişkinin cevabı, Nahide olarak karşımıza çıkacaktır. Muhsin’in sorularının cevabı geçmişinden gelip onu bulsa bile, Türkali yine geç kalmışlığın tüm hüznünü sindirmiştir romanına. Öyle ya, dönemin Türkiye’si bir şeylere geç kalmaktadır.

” Seni Seviyorum ” ne demek? Yerine, gününe, kişilerine göre, binbir girintisi çıkıntısı var o sözün! Cinsel dürtü ile ağzından kaçıvermiş çıplak söz, sözdür sade! Metafizik bir söylem!”

İnancını taşıdığımız tüm ideolojilerin engellerine rağmen, insan insandır der Türkali. Eserlerinde kahraman olmak isterken; insan tarafına yenilen kadınların, adamların, gençlerin ve büyük ideallerin resmini çizer. Herkes kahraman olmasa bile en nihayetinde insandır. İnsanın törpüleyemediği taraflarının romanını yazar. Siyasetin kanlı, eril ve ideolojik tasvirini yaparken, insan olmanın çıkmaz sokaklarında yürürsünüz. Bir taraftan katılığıyla, keskinliğiyle Salih’in kavgasına öte yandan; Nedim’in tecrübesine, hayallerin hayal olarak kalacağı gerçeğine tanıklık edersiniz.

“Devrim şiir gibi oğlum; başka dile çevrilmesi güç iş!”

Doksan yedi yıllık ömrüne sığdırdığı Türkiye tarihinde aradığı tek şey, kaleminin özgür olmasıydı Vedat Türkali’nin. Yaşamını adadığı davasından arta kalan tek cümle yıllar önce verdiği bir röportajda şöyle kayda geçmişti:

“Yine de, hiçbir zaman tam manasıyla özgür hissetmedim kendimi…”

Büyük Usta’nın sözleri yaşamındaki bir gedik aslında. Hepimizi ortak paydaya alan, koca bir gedik. Özgürlük uğruna çıktığımız o yolda, bu kez de yolun esiri olmaz mıyız ey insan?

 

2 Comments

  1. Avatar

    Ömer

    11 Nisan 2019 at 10:08

    Çok başarılı bir yazı. Elinize, emeğinize, zihninize sağlık…

  2. Avatar

    Sibel SORAN

    11 Nisan 2019 at 11:18

    Çok güzel ve özgün olmuş çok beğendim başarılarının devamını dilerim .

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.